“Onu (A.Kocaman)konuşturan ve destekleyenler çok önemli”

Başlıktaki cümle, geçen hafta sonu kendi sahasında Galatasaray’a farklı mağlup olduktan sonra Fenerbahçe medyasının ve camiasının her GS mağlubiyeti sonrası olduğu gibi geleneksel olarak “hatır şikesi” imasında bulunduğu Trabzon’un hocasına ait. Şenol Güneş’e yani.

Şike imasının Güneş’i rahatsız ettiği fikrinde değilim, zira çok yakından tanıdığım Güneş ve Güneş gibiler önce lafa bakarlar, sonra da söyleyene, sonra da gülüp geçerler lafın sahibini kendi katanlığına mahkum edip.

Şenol Güneş’in, aralarında karat sorunu yaşanan Aykut Kocaman’a yönelik eleştirisini de, her şeye rağmen, bir küçümseme ya da kurgulanmışlığa gönderme olduğunu düşünmüyorum. Ne Şenol Güneş böyle bir ucuz yola girer ne de ben.

Şenol Güneş’in başlığa çıkan tespitinde eleştiri, camiasının ve kanaat önderi dediğimiz kimi figürlerin Aykut Kocaman’ı kendi karakteriyle de ayrı uçlara savuran temelsiz özgüven pompalamasıdır.

Örnekleyelim;

Cengiz Çandar gibi siyasi analizlerine kıymet verilen bir ismin konu Fenerbahçe olduğunda tüm adalet duygusunu bir yana bırakıp Makyavelizmi FB gemisinin sancak direğine çekip ve ona hayran ve ayran bakarken selam duruşu, Kocaman’ı da süreci doğru okumaktan alıkoymakta ve onu hiç yakıştıramadığımız ucuzluklara yöneltmektedir.

“Beşiktaş iyi mücadele etti, dilerim diğer takımlar da eder” ucuzluğunun son limanı, TT Arena’daki golsüzlük finali olacaktır. Aykut Kocaman’ın bu zorlu süreç sonunda geriye dönüp kendisini yeniden değerlendireceğine ve özeleştirisini yapacağına hala samimiyetle inanıyorum. Yerinde olsam Şenol Güneş’in samimiyetine inanır ve hiçbir komplekse kapılmadan “nerede hata yaptım” faslına geçerdim.

Saha sonuçları unutulur, hatta insanlar bazen hatırlamak istemeyecekleri hatalar da yapabilirler, sonuçta hiçbirimiz peygamber ışığı taşımıyoruz . Kocaman işe Terim’in “ saygı görmek isteyen önce saygı göstermesini bilmeli”sinden başlayabilir.

Başlığa bir başka örneklememiz de, toplumda güç ve etki sahibi olanların şike çete sürecine yönelik duruşları ve tepkileridir. Nergiz tvnin, patronunun fanatizmini kurumsal bir tavıra dönüştürerek, şike-çete soruşturmasını sporun ruhundan çekip, siyasi bir alana taşıma ve topluma öyle sunma çabası da Aykut Kocaman’da olduğuna inandığımız adalet duygusunu paralize etmektedir.

Elbette ki işin siyasi bir boyutu da olabilir, lakin hangi akıl tapelere yansıyan şike konuşmalarını vicdanına olmamış gibi kabul ettirecek? Kendi emeğini kutsayıp rakibi önemsizleştirmenin kaçınılmaz sonucu, önemsizleştirilen rakibin ötekileşmesi ve ötekileştikçe de toplumsal ayrışmalara neden olmasıdır. Aykut Kocaman aklının, örneklem olarak kullandığımız Nergiz tv den de Cengiz Çandar’dan da eksik olmadığını, bilakis fazlaları olduğunu biliyoruz, en azından ben öyle olduğuna inanıyorum, hala…

Başlık açmadan Aykut Kocaman’ı ilgilendiren bir konuyu da aydınlatalım. Trabzon 2. Başkanı Nevzat Şakar Kocaman’ı eleştirirken, “Biz İstanbulspor’dan neden kovulduğunu soruyor muyuz” gibi temel zekalı! bir cümle kurdu, iyi ki sormadınız , diyerek!

Olay şuydu; 2005 yılında Elazığ, Bursa ve Altay takımları arasında ligden düşecek 3. Takım olmama yarışı vardır. Rahat olan İstanbulspor ve Diyarbakır başroldedirler. Her taraf teşvik söylentileriyle kaynamakta ve Altay kulübünün feryatları kimsenin umurunda olmamaktadır. İstanbul ligin en flaş takımlarından biridir ve deplasmanda şike soruşturmasına tabi tutulan Elazığ maçını kaybederler. İçerde son maç Altay iledir ve Altay’ın düşüp Elazığ ve Bursa’nın kurtulabilmesi için İzmir ekibinin İstanbul’da kazanamaması yeterli olacaktır.

Öyle de olur ve maç İstanbulsporluların can siperane mücadelesi neticesi 0-0 sona erer ve Altay ligden düşer. Altay Başkanı Ahmet Taşgetiren’in feryatları üzerine şike soruşturması başlar ve komisyon şike kanaatine varır. Daha sonra TMSF’nin kontrolüne geçen İstanbulspor’un hesapları incelendiğinde, o maçta oynayan futbolcuların neredeyse tamamının “imza karşılığı teşvik primi aldığı” ortaya çıkar ve konu Bakırköy Adliyesine taşınmasına rağmen yine güçlülerin hukuku işler ve olay kapanır.

O günün “imzalı teşvikçilerinden” biri halen futbol oynamaya devam eden Selçuk Şahin’dir. İşte o İstanbulspor takımın Teknik Direktörü Aykut Kocaman’dı. Hemen belirtelim, imza karşılığı teşvik alanlar listesinde Aykut hoca yoktur!

6 MAYIS TEMİZ FUTBOL YÜRÜYÜŞÜ

Demokratik toplumların temel hak arama argümanlarından biri toplu gösterilerdir. Trabzon tarafatrı da, iç hukuk yoluyla adaletin sağlanacağına inanmadığı için sesini tüm dünyaya duyurmak istiyor ve bu amaçla 6 mayıs Cumartesi günü (Bugün) Trabzon’da kitlesel bir protesto gösterisi düzenliyorlar. Tek cümle; Kim ki bu protesto eyleminde kendi grup bayrağıyla yer alır, bilin ki onların derdi Trabzon değildir.

MEMLEKET MESELESİ TV-AHABER’de

Memleket Meselesi programında Şike-Çete yi konuştuk. Gördük ki, onca bilgi, belge ve tapeye rağmen, başarılı bir avukat şikeyi pekala “hukuken” yok edebilir!

Entellektüellik, ERGÜN BABAHAN ve Fenerbahçe

 

Bir okurumdan enfes bir ergun babahan analizi gelmiş. kendisinin bana göre tek hatası babahan ı entellektül sayarak kendine yazık etmiş. ama, düşüncelerini ifade yeteneği dikkata değer. Buna benzer yazıları seve seve yayınlayacağımı ilan, bu kardeşime de teşekkür ediyorum. S.tunalı

 

 

Entellektüel toplumun vicdanıdır.’Kollektif vicdan olmak’ hem ağır bir yük, aynı zamanda da bir ayrıcalıktır. ‘Yüzüklerin efendisi’ni taşıyor olmak gibi. Çünkü taşıdığı sorumluluk ‘topluma yol gösterme’dir. Ve bu sorumluluk toplumun krizlerle çalkalandığı dönemlerde daha bir ağırlaşır. Mahşeri fırtınaya, dev gibi dalgalara, kapkaranlık gökyüzüne aldırmadan ‘deniz feneri’ misali savrulmadan dimdik ayakta kalmak zordur entellektüel için. Ayakta kalırken bir de sahip olduğu ışığı taa uzaklarla paylaşıp, yolları aydınlatmak herkesin harcı değildir. Entellektüelliğin olmazsa olmazları vardır.

Bunları bilmek için de öyle uzun boylu Edward Said’e gitmeye ya da literatürde derinlemesine bir araştırmaya ihtiyaç yoktur. Vicdanı ve insafı olan her insan tarafından bilinir; intizamlı bir şekilde söze dökülemese dehissedilir. Bilincin altında kalır bazen, bazen de üstüne çıkar. Burada bütün bu şike süreci münasebetiyle – ki bir nevi kendine has bir krizdir- yazılarını okuduğum ve tavrını son ‘Fenerbahçe’nin ve Yıldırım’ın 28 Şubat’ı’ yazısıyla taçlandıran Ergün Babahan’ı ele alacağım. Ya da meşhur ‘kocaman’ tabirle ‘irdeleyecek, bu vesileyle bendeki bir yanılsamanın, bir entellektüel portresinin önümde nasıl yerle bir olduğunu resmedeceğim.

Entellektüelliğin belki de en olmazsa olmazı hakikat tutkusudur. Entellektüel aşık olduğu o hakikati olanca kusur ve olanca güzelliğiyle görmek ister. Hakikatı hiç bir kırlımaya ve filtreye tabi tutmadan, olanca çıplaklığıyla görebilmek için dünyaya gözlüksüz bakmalıdır. Gözleri bozuk olanlarsa hakikati de kendilerine benzetirler, bozarlar. Babahan diyor ki yazısında ‘’Medyası, polisi, özel yetkili savcısı, işinden olan yorumcusu tek bir fikirde birleşmiş: Fenerbahçe düşmanlığı’. Kusura bakmasın ama bu tür saçma ve anlamsız genellemeleri bizim köyde ancak kahvehanede dile getiriyorlar. Muhakemeleriyle kalbur üstü insanlar sathında kabul gören ‘köşe yazarları’ da aynı mantık örgüsü/ya da örgüsüzlüğü ile meseleye bakıp, aynı dili kullanıyorlarsa vah güzel ülkemin bab-ı alisine. Vah ki vah!

Evvela bu saydığı meslek gruplarının içinde hiç fenerbahçeli yok mu ki, hepsi Fenerbahçe’ye düşman olsun? Kaldı ki iddianemeyi hazırlayan savcı Fenerbahçe kongre üyesi. O da mı Fenerbahçe düşmanı? Benzer türden bir yanlış genellemeyle darbecilerin, ”Medyası, polisi özel yetkili savcısı, işinden olan yorumcusu tek bir fikirde birleşmiş: ORDU düşmanlığı” fikrini seslendirmesi kendisi için çok yerinde bir tespit olurdu herhalde. Entellektüelin bilginin değeri konusunda ilkesel bir duruşu vardır. Fikirlerini üzerine bina ettiği düşünce ve bilgilerin temiz ve sağlıklı olması adına sürekli bir yeniden tanımlama uğraşındadır. Aralıksız, sıhhatli bilgi edinmenin yöntemlerini arar. Hatta Cemil Meriç gibi ömrü kavramlarla kavga ederek geçer.

‘Polisin servis ettiği yalan-dolan haberler polis gazeteciler aracılığıyla medyaya servis edilmeye başlandı’ diyor Babahan, aşağıda da cemaatin Hakan Fidan’la ilgili bir problemi olduğunu söylüyor ve Fenerbahçe’yle de benzer bir problemi olduğunu ima ediyor. Peki siz sayın Babahan, bu doğrulanması çok zor (ki Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı yalanladı zaten) bilgileri nereden aldınız? Size de bu bilgileri birileri doğrudan mı servis etti, yoksa siz de medyaya bir şekilde servis edilmiş haberleri, gerçek mi kabul ediyorsunuz? Ama bu kez tersinden, cemaate karşı. Mesele cemaate mensup, sempatizan ya da düşman olmak değil. Zihniyet meselesi. İnssanları suçladığı ‘yalan-dolan haberler’ belli ki kendisi için bir sorun teşkil etmediği gibi, ‘insider information’ olarak onda çok kıymettar bir yere haizler.

Ayrıca şike iddianamesini -servis edilen gizli bir belge filan da değildir – okuyan akıl sağlığı yerinde sağduyulu bir insanın da – ki yazılarını okurken sürekli Babahan’ın hiç okumadığı izlenimine kapılıyorum- köşe yazarının tam aksine olarak ‘Aziz Yıldırm Fenerbahçe’yi şampiyon yapabilmek için her naneyi yemiş’ demesi gerekmez mi? Dese haksızlık mı yapmış olur? Zira Babahan’la aynı mantığı güdüyor. Aynı çizgide ilerliyor.

Fenerbahçe, yetkili ağızları aracılığıyla defaatle ve ısrarla Atatürk’ün fenerbahçeli olduğunu söyledi durdu. Pratik bir değeri olmayan, artı doğruluğu da çok su götürür bir veri. Israrla anlatılması lazım gelen o büyük insanın idealleridir, tuttuğu takım değil. Herkes bir takımı tutuyor zaten. Selanik Türkiye sınrlarına dahil olsaydı, Selanikspor’lu olurdu herhalde. Bu mesele hakkında bir şey yazdığını hatırlamıyorum Babahan’ın. Sormazlar mı, ‘siz bunun hakkında bir şey söylemediniz şimdiye kadar da insanlar buna tersinden tepki göstermeye başlayınca neden sizin için yazı konusu olacak kadar ehemmeiyet kazandı?’

Bilginin değerini akılla tartmak yerine tepkisel yaklaşmak bu olsa gerek. Empati kuramayan entellektüel olamaz. Kendinden farklı düşünenlerin dünyasına da aşina olmayı gerektirir entellektüellik.Az da olsa kendini karşıdakinin yerine koyamayan neyi anladığını iddia edebilir ki? Fenerbahçe’yi savunduğnuz kadar olmasa da – kimse o kadarını bekleyemez – evinizi temizlemeye gelen ablaya olduğu kadar kulak veremez misiniz? Haksızlığa uğradığını ve şampiyonluğunun dalaverelerle elinden alındığını haykıran Trabzonspor’a? Fenerbahçe’yi kurtarmak için türk futbolunu ateşe atmayın dik duruşunu sergileyen Galatasaray’a? Ve dahi zulme uğradığını iddia eden Bucaspor’a? Çok mu şey istiyoruz? Entellektüel toplumsal sınıfları ve ilişkileri çözebilen insandır. Yöneten-yönetilen hiyerarşisinin farkında olduğu gibi, sömürenin ve ezilenin kim olduğunu da bilir. Bu meyanda ‘mağdur’ ve ‘mağrur’ onda hem kavram olarak hemde gündelik ilişkilerde olabildiğince açık ve nettir. Olması da gerekir, zira ‘topluma yol gösterme’ mükellefiyeti, kayıtsız şartsız mağdurun yanında olmayı ve mağrura meydan okumayı şart koşar. Babahan’ın mağdur-mağrur sınflamasını yaparken de bir entellektüelden ziyade, sadece ve sırf bir Fenerbahçeli olarak sürece yaklaştığını söylemek pek de yanlış sayılmaz. Yoksa bütün bu ‘sisli tiyatro sahnesinde’ Fenerbahçe’yi mağdur kabul etme noktasına gelmek nasıl açıklanabilir ki? Bu aydın kurnazlığı icra etme gayreti değilse nedir? Herkesin hemfikir olduğu şudur: Fenerbahçe hakkını savunurken bir acziyet içinde bulunmuyor. Bilakis, 6122 sayılı ‘şike kanununu’ değiştirttiler, cumhurbaşkanının vetosuna ve başbakan yardımcılarının karşı çıkmasına rağmen.

Kaldı ki o kanun daha bir kez bile uygulanma imkanı bulamadan değişti. Federasyon başkanı (kendisi fenerbahçeli olmasına rağmen) değişti, 58. maddeyi değiştiremediği için. En sonunda talimatname de, 58 de değişti. Velhasılı her şey değişti, tiyatrodan sis kalkmasın diye.Fenerbahçe düşmanı olan herkes bu sürecin neresinde sayın Babahan? Ve Fenerbahçe bu süreçte gerçekten mağdursa(!!!), mağduriyetinin giderilmesi adına yapılmayan daha ne kaldı? Entellektüel toptancı yaklaşımlara prim vermez. Israrla her yerde hakikat kırıntılarını arar, şeyleri ve insanları kamplara, kategorilere ayırmadan.

Esasen fazla söze de ihtiyaç yok. Ergün Babahan bahsi geçen yazısının son cümlesinde dünya algısındaki bütün yamukluğu ifşa ediyor. Diyor ki ‘Biz mi çok büyüğüz, sizler mi çok küçüksünüz tam çıkaramadım doğrusu…’ Hadi ‘bizi’ anladık da – Fenerbahçe camiası olsa gerek- ‘sizler’ kim? Ben de o ‘sizler’e dahil miyim acaba? Beni zerre kadar tanımasanız da bu yazıdan sonra sırtıma o mührü basar mısınız? ‘Siz’ mührünü. Her kimse o ‘sizler’? Sözün özü: Sayın Babahan, siz fenerbahçeli gözlüğünüzü çıkarmdığınız sürece şike olayına objektif bakamazsınız. Öyle bir derdiniz de yok zaten. Siz ‘yüzüklerin efendisi’ni taşıyamazsınız, ancak efendilerin yüzüğünü takarsınız parmaklarınıza.

Şu halde, sizden entellektüel de olmaz, kelimenin bünyesinde barındırdığı bütün nüanslara rağmen aydın da. Olsa olsa amigo olur. Bugün Fenerbahçe’nin, yarın başkalarının. Başbakan’ın çok hazzettiği tabirle; başkaca ‘özel ve tüzel kişilerin’.

Oğuz Kolbaşı

Korkunun ecele faydası meselesi VE KIZILAY başkanı

Toplum olarak kapitalist kuralların dayattığı bir çürüme yaşıyoruz, tabi aslında bu çürüme sadece bizde değil tüm Dünya’da hissedilebiliyor. Gemisini kurtaran kaptanlar nicedir tüm insanlığı menfaat transatlantiklerine filika olarak kullanıyorlar.

Ve fakat, bir “iyilik” kurumu olan 144 yıldır acının olduğu her yere merhameti taşıyan Kızılay gibi bir kurumun başkanının, herhangi bir insanı işinden etmek için o kişinin işverenine “ bu adamı işten atın” diyecek düzeylere inmesinin benim insanlık anlayışımda yeri yok.  “Bize iftira atıyor, o yüzden” gibi bahaneler elbette olacaktır, lakin bunun için tarafıma açılmış bir dava zaten hukuki sürecinde işlerken, bir de patrona ihbar! Ederek işime son verilmesini istemenin adını siz koyun.  Herkes bilir ki bir yazarın yazılarına son verin demek, işten atın anlamına gelir.

Kızılay Olağanüstü Kongresiyle Başkanlığa seçilen Ahmet Lütfi Akar’ın şikayet ettiği yazıyı aynen okuyalım.

Adliye Koridorları Ve Kızılay”

Taraf’ta çıkan bir yazım nedeniyle Kızılay yönetimi beni mahkemeye vermiş. Van’da yanan çadırlarda ölen 5 çocuğun günahı boynunuzdadır demişim! Kızılay avukatları, “ölümler bizim çadırlarda olmadı, o bakımdan suçsuzuz” demeye getirmişler. Başkanları Başbakan’dan 2 gün sonra deprem bölgesine giden kurumdan daha vicdani bir bakış bekleyemezdik elbette. Lakin, bir önceki dönemde projelendirilen “yanmaz çadır”ları neden Van’a yetiştirmediniz, işiniz ne? diye sormaya ve Müdür sıfatıyla görev yaptığım kurumda neden hiçbir ihale komisyonuna girmediğim gibi konuları paylaşmaya devam edeceğiz.”

Akar’ın gönderdiği  ihbar mektubunda “iftira” örneği olarak sunulan şeylerden biri;  ben “Başbakan’dan 2 gün sonra gitti” demişim, oysa kendisi  2 günden daha daha kısa bir süre “sonra” gitmiş..miş..

Bu mantıkla çalışan bir zihniyete , önemli olan Başbakan’dan önce giderek Sayın Başbakan’ı olay yerinde karşılamak ve bilgilendirmektir. Biz yazımızda Akar’ın da içinde bulunduğu Kriz merkezinin Başbakan tarafından aranarak hakaret edildiği gibi abuk sabuk bir iddiada bulunmadık. Sadece iradenin ataletini eleştirdik. Kızılay Okyanus ötesindeki Haiti depremine bile bu kadar gecikmemişti!!

Bir başka “iftiram” da şu imiş; ben davaya konu edilen yazımda  “Kızılay’da sadece 1 ihale komisyonunda yer aldım, ondan sonra da yer almadım” demişim!

Arayıp tarayıp çıkarmışlar; Ben meğer 1 değil tam 7 ihaleye girmemiş miyim?

Bilmeyenler için; ben Kızılay’da son iki yılı Basın Müşaviri olmak üzere 5 yıla yakın yönetici olarak görev yaptım. Ve İhale komisyonuna benzeyen tek ihaleye girdim. Kızılay’ın Ankara binasında zemin katta bir oda vardır, orada her hafta birkaç ihale olur ve ben sadece 1 kez girdim ve bir daha girmemek için de kendimce yeterli verilere sahip oldum. Yoksa ben de misal milyon milyon avroluk kan hizmetleri ihalelerine girebilirdim, kimse de engel olamazdı. Üstelik, Kızılay Kartal Hastanesi’nin yılan hikayesine dönen ihale sürecinin senaristi şudur da demedik!

Bunun dışında ihbar makamına şunu hatırlatırım;

Benim toplam 7 ihaleye girdiğimi söylüyorlar ya hani, hayır Kurumsal İletişim’le ilgili değil 7 en az 777 işe imza atmışımdır. İhale edildiğinden bile habersiz olduğum konuları yanımda çalışan ve dürüstlüklerine inanıp güvendiğim arkadaşlarım masama getirmişler ben de imzalamışımdır. Halen görevlerine devam eden arkadaşlarım eğer Genel  Müdür ya da Genel Başkan baskısından çekinmezlerse bu gerçeği zaten kabul edeceklerdir. Yani  iftira ve ihbar meraklıları gerekirse tozlu rafları arasınlar, yepisyeni ihalelerde imzalarımı bulacaklardır. Ama o imzalarda bir şey daha bulacaklardır, onurlu bir insanın hiçbir pisliğe bulaşmamış gururu.

Son bölüme de Kızılay Başkanı Ahmet Lütfi akar’ın “ihbar”ından bir bölüm koyalım;

“Sayın Başar Arslan/ Taraf Gazetesi

………… ……………… ………..

.. Türk Kızılayı’na ve Kızılaycılara yönelik bu tür çirkin iftiralar öncelikle umutlarını bu kuruma bağlamış kişilere zarar vermektedir. ….. Bu haksız ve yalanlarla dolu, toplumu yanıltan yayınlar için Taraf gazetesinin alet edilmesinin SONLANDIRMASI SORUMLULUĞUNUN” TARAF YÖNETİCİLERİNE DE DÜŞTÜĞÜNE İNANIYOR, DESTEĞİNİZİ TALEP EDİYOR ÇALIŞMALARINIZDA BAŞARIALR DİLİYORUM

AHMET LÜTFİ  AKAR (ISLAK İMZA)

Kızılay üzerinden kendilerine kariyer, ikbal ve gelecek inşası hedefleyenler;

SEDAT TUNALI  “hür ve hesapsız” dır, AMA ELBETTE  O’NUN DA BİR HESABI VARDIR;

KIZILAYI BÜTÜNÜYLE ŞEFFAF BİR YAPIYA KAVUŞTURMAK VE ERGENEKONVARİ AİLE ŞİRKETİ HAVASINDAN KURTARARAK GERÇEK BİR SİVİL TOPLUM KURULUŞUNA DÖNÜŞÜMÜNE AĞIRLIĞINCA KATKI YAPMAK.!

Not: Ahmet Lütfi Akar nam Kızılay Genel Başkanı hakkında Kadıköy Cumhuriyet Savcılığı’na, gıyaben iftira ve hakaret için suç duyurusunda bulundum. Bakalım ifitiracı kimmiş, Yüce Türk Adaleti karar verince anlarız

VAN’DAKİ ÖLÜMLERİN SORUMLULARI KİM?

Üzerinden 4aya yakın bir zaman geçmesine rağmen hala yaraları sarılamayan Van ve Ercişdepremzedelerinin ağır kış koşullarınakarşı verdiği mücadelede, başta çocuklar ve yaşlılar olmak üzere acı kayıplaryaşanmaya; çaresiz insanların sahipsizliği yürek burkmaya devam ediyor. Bilanço çok ağır, 127 çadır yangınında 5 ibebek ve çocuk 14 insanımız yanarak ya da dumandan zehirlenerek canverdiler. Ortalıkta masumlar masumuBerfin bebeğin hesabını soracak kimsegörünmüyor. Sessiz çığlığın desibeli ne iktidarın duyabileceği kıratta ne devicdanların. Oysa bu bebekler ve yaşlıların eceliyle ölme hakları vardı,birileri aldı. Hepsi yaşayabilirdi bu canların, hepsi bayramlara kavuşupbüyüklerin ellerinden küçüklerin gözlerinden öpebilirlerdi, öptürmediler. Yönetim Felsefesindeki uyuşmazlıknedeniyle görevinden istifa eden bir önceki Kızılay Genel Başkanı Tekin Küçükali , 7 yıllıkKızılay tecrübesiyle çadırların yanma ihtimaline karşı yepyeni bir modelgeliştirmiş ve Simav depreminde de bu projenin saha çalışmasını başlatmıştı. Peki neydi bu bu proje biliyor musunuz? Yanmayan malzemeden yapılan, 5 – 7kişilik bir aileyi alabilecek, içinde banyo ve mutfağı da bulunan Yunus EmreEvleri projesi. İşte bu evlerin hayata geçirilmesisürecinde Genel Başkan Tekin Küçükali ve Yönetim Kurulu arasında biranlaşmazlık çıktı. Bu anlaşmazlığa, saha uygulayıcısı olarak müdahil olması gereken Genel Müdürlükmakamı ise, adeta “yesinler birbirlerini” hesabiliğiyle hep kenardan izledi. Tartışmalar büyüdü ve sonuçta Yunus EmreEvleri projesi kadükleştiı. Sonra ne oldu derseniz; 5′i melek 14 insanımız çadıryangınlarında hayattan koparıldı, merkezi hükümet Yunus Emre çözümü yerinekaosun göbeğine itildi. Çözümsüzlüğün vebaşarısızlığın sebebi olarak Van Valiliğini gösteren ve bir aile şirketi havası veren Kızılay’ınGenel Müdürlüğünün gizli gündemi isemuhtemeldir ki hangi müdüre “durumlarına göre” hangi lüks makamaracının tahsis edilmesi sorunsalı olmalı. O üç yaşındaki Mustafa var ya Mustafa! Kurumları ve mevkileri kişisel ya dakurumsal çıkar için kullanan haysiyet fukaralarının yakasına yapışacak ve heriki cihanda haykıracak; Beni Siz Öldürdünüz!

FENERBAHÇE’NİN CAS DAVASI GERİ Mİ ÇEKİLDİ?

FENERBAHÇE’NİN  CAS DAVASI GERİ Mİ ÇEKİLDİ?

Kendi keyfiyetleridir, elbette ki hem açılmış bir davadan vazgeçebilirler hem yeni davalar açabilirler hem de uzlaşma noktaları yaratıp süreci istedikleri gibi yönetebilirler. Açılan, kapatılan ya da uzlaşılan davalarla ilgili milyon avroları bulan mahkeme harcamaları ve avukatlık ücretlerinin hesabı sorulacaksa da, bunu da Fenerbahçe Genel Kurulu  sorar!  Buraya kadar kimsenin itirazı olacağını sanmam.

Ve fakat, takımlarıyla karşılıksız bir aşk ilişkisi dışında hiçbir menfaat ilişkisi kurmayan milyonlarca FB’liyi kandırmaya, yönlendirmeye ve gerçeğin saklanması için kullanmaya kimsenin hakkı olmamalıdır.  CAS’ta açılan davayı “namus meselesi” düzeyine taşıyanlar için dramatik olması kaçınılmaz bir izah kendini dayatmıştır. Bir davayı önce Namus Meselesi yapıp sonra da meseleyi unutturan ruh halinin yanıtlarını neREde aramamız gerekiyor, biri bize söylesin ? (Davanın geri çekilmediği açıklanırsa onu da yazarız elbet)

Spor Hukuku Enstitüsü’nün Galatasaray Kongre Üyesi Kurucularından ve mevcut  Başkanı Kısmet Erkiner’in yardımcılarından biri Fenerbahçeli Şekip Mosturoğlu , Genel Sekreteri Beşiktaşlı Emin Özkurt. Eminim ki içlerinde Trabzonsporlu hukukçular da vardır.  Yani bir ticari işletme mantığı ile kurulduğunu herkes gibi ben de düşünebilirim ve son süreç bu öngörüyü ziyadesiyle desteklemektedir.

Senaryo dersi aldık okulda, garabet düzeyini aşmayan senaryolar da yazdım hatta, ama son senaryomu Enstitü adının itibarı ile gerçek statüleri  olan “Dernek”i kullanmayan  “spor hukuku enstitüsü” üzerinden kurgulayalım.

Aslında Spor Hukuku diye bir hukuk dalının olamayacağını ve enstitüsünün de “şekil olsun” diye ve “gel gel” için kurulmuş olabileceğini dile getiren birçok tecrübeli hukukçu, Fenerbahçe’nin yapması gereken tek şeyin süreci gerçekçi bir bakışla değerlendirmek ve iddianame süreci sonrasında da savunmasını yapmak olduğunu sıkça dillendirler.

Ancak süreç böyle işlemedi . Fenerbahçe’nin çaresizlik ve şaşkınlık içinde çare arayan yöneticileri ile ilişkiye geçen kimi hukukçular, UEFA’nın F.B’ye büyük haksızlık yaptığını ve tazminat davası açılarak FB’nin haklılığının ispat edileceğini söylediler. Gerek UEFA ve gerekse Türkiye’den “konuya hakim” hukukçular, bu davanın bir yanıltma, yanılsama ve kamuoyu tepkisini azaltma davası olacağını söylemelerine rağmen,  CAS hakimi olma sıfatıyla inandırıcılık kazanan Kısmet Erkiner ve ekibi, yani Spor Hukuku Enstitüsü, aksini iddia ederek FB’ye umut, UEFA’ya hasım oldular. Ve  umut olmanın karşılığı olarak “dava vekili ücretini” elbette aldılar, hasım olmanın  ise Spor Enstitüsü nezdinde bir önemi yoktu. Zira avukatlık , yüzde yüz katil olduğu bilinen bir katile bile “bebek kadar masumdur” diyebilen bir duruş olduğu ve bu da yasalarla güvence altına alındığına göre, Enstitü açısından herhangi bir mesele yok!

Kimsenin kazandığı parada gözümüz olmadı. Hatta  kazanılma ihtimali sıfır olan bir dava üzerinden bilmem kaç liralık dava vekilliği ücretinden , masraflarından  vb gibi ayrıntılardan sana ne de denebilir,  ancak milyonlarca kalbi temiz insanı olmayacak bir davaya amin dedirterek kazandığınız para, kaybedilen itibarın yanında hamam parası bile olamayacaktır.  (Ben TS’liyim ya, kesin kumpas planlıyorumdur!  Zaten namus meselesi yapılan davayı da ben geri çektim!  Benim Halaoğlum Salih’in oto yıkama tükanı var , İnfantino hiç gelmiyorsa haftada üç gün orada, hatta motoruyla oynanmış Maserati’si var. Salih rica edince kıramamış, dosyayı olduğu gibi vermiş! )

Kimse ak kaşık değil evet. Ama futbolumuzu temize çıkarmak istiyorsak  bu ancak FB’nin gerçekleri tüm çıplaklığıyla görmesi özeleştirisiyle başlayacaktır, bunu başlatabilecek tek irade ve akıl da maalesef hala tutuklu. CAS hayaline harcanan enerji savunmaya harcansaydı belki de süreç çoktan başlamış olacaktı. Ama işte ne sakalımız var ne de enstitümüz…

ZUPPER FİNAL!

Deveyi diken ahlaki öpen futbolumuzun finalleri geldi çattı, bir heyecan bir heyecan anlatılır gibi değil. Hatta henüz Birleşmiş Milletler’e kaydını yaptırmamış bir ülke bu dev maçları canlı yayınlamak için kulis ön çalışmalarına bile başlamış, bu derece!

Fenerbahçe ve Trabzonsporlu yöneticilere değildir sözümüz,  sözümüz gerçekten temiz futbol isteyen her iki camianın taraftarlarınadır. Bırakın adli süreç kendi içinde işlesin, yöneticiler kendi hesaplarıyla kirlenmiş açıklamalarıyla birbirlerine sallasın dursun. Biz futbola odaklanalım ve saha içindeki 22 delikanlıya saygı duyalım. Ve kendi evimizde “hakkıyla yendiler” diyebileceğimiz bir rakibi alkışlayacak düzeye “bir gün önce” ulaşabilmek için el ele verelim…

“İKİ İBRAHİM’İ ÇAĞIRMAYIN DA KİMİ ÇAĞIRIRSANIZ ÇAĞIRIN”

Başlıktaki ifade Wov Otel buluşmasına kimleri çağıralım sorusuna , Trabzon’un her şeyi olan iki tepe ismin de katıldığı toplantıda verilen cevaptır. Bu bir duyum,  elimde belge yok.  Ama doğru olduğuna inandığım bu ifadede saklı zihniyet Trabzon’un yakasından düşmedikçe, Trabzon yel değirmenleriyle kavgaya devam edecektir

Twit: tunalisedat

 

TRABZONSPOR YAZMAYA ARA!

İYİLER Mİ KAZANIR SİLAHI OLANLAR MI?

Bir köşe yazarı olarak okumaktan büyük keyif aldığım Halil Berktay’ın; Barcelona-R.Madrid maçına dair (tırnak içinde) “Kötüler kazandı” başlıklı kısa yorum yazısı beni de erken 23 Nisan coşkusuna ortak etti. “Mütevazı Ciddiyetiyle” Guardiola ve “meşum gangster havalı Mourinho” tesbitiyle yoruma her şeyi açıklamaya yetecek bir benzetmeyle giren Berktay için Barcelona ; çalışılmışlığın, emek verilmişliğin ve en duru haliyle duruluğun ve saflığın sembolü ve kendisi de haliyle bordo-mavililerin yanında duruyor. Tüm oyun planını rakibin en etkili silahlarını fizik güç ile durdurmak üzerine kurgulamış Real Madrid’i de mahkum ediyor; “heyhat, tarih gibi futbol da illa iyilerden yana değil” Saygıdeğer Berktay’ın Barcelona sevgisinin salt futbolun içinde kalınarak tarif edilebileceğine inanmıyorum. Türk futbolunun tek “devrimci” takımı Trabzon adına da Berktay aklının, birikiminin ve kaleminin birkaç cümle kurması hoş bir hayal olarak kalmasın istiyorum. Türkiye özelinde” iyilerin” neredeyse hiç kazanamadığı gerçeği, silahı olanların hemen her gün yüzümüze çarptıkları bir utanç belgesi olarak tarihe ciltler dolusu notlar bırakırken, Halil Berktay ve dahi Roni Margulies gibi “adam”ların da sürece katkı yapmaları gerekmiyor mu?

TRABZONSPOR YAZMAYA ARA!

Bazen cümlelerin içinde saklı kalır utancımız, bazen en çok sevmek isterken en yalnız kalırız. Bazen size bir söz verilir, sonra o söz utanmazca unutulur. Sonra bir söz daha verilir, markayı saha sonuçlarıyla ve üç-beş utanılası doların hatırına değil de insanca ve devrimci bir Duruş ve Tavırla yüceltmek için heyecan duyarsınız, markanın bir numaralı temsilcisi size onay verir; hatta rakip takımla konuşur onları da bu onura ortak etmeye çağırırsınız, her şey konuşulur , sonra maça çıkıldığında ve ilk düdük çaldığında yer yarılsa da içine girsem utancı düşer payınıza. Aynı masada oturup kemençe ve atma türküler eşliğinde eğlendiğiniz zeka özürlü hödüklerin arkanızdan ettikleri hakaretleri çekersiniz, internet üzerinden kargaları güldüren iftiralar atan sırtlanların, şehir ve takım üzerindeki ikbal hesaplarına payanda olan binlerce genç yüreğin, iftiralara sessiz kalışının acısını yaşarsınız, gerektiği hiçbir zaman sesini çıkarmayan çakalların emek verdiğin kimi oluşumları da “kullanarak” seni de bu lekeye ortak edişlerinin hüznünü sonra… Rakip olduğu algısındaki algı dumuru zavallıların “ama herkes yaptı”lı gülünç saldırılarına muhatap olursunuz bir de.. Trabzonspor üzerine yazı yazmama kararımı, Trabzon ya da tüm ülkeyi ilgilendiren konular hakkında yazmama olarak algılayan çakallar ise hiç sevinmesin, “köpekler istedi diye atlar ölmez.” Tüm bunlar ne için? Sizi ve hayatı var eden tüm “değerleri” temsil ettiğine inandığınız, haksız verilen penaltıyı seve seve dışarıya vuracak bir kültürü hakim kılmak için yanıp kavrulurken; endüstriyel futbolun “beslediği” herkes ve her kurum tarafından saldırıya uğrayıp, bir de mahkeme kapılarına taşınırken, bir de aldatılan, küçük düşürülen biri neden yazsın ki? En büyük yanılgım, “endüstriye” göbeğinden bağlı kişileri kendim gibi hesapsız “adam” sanmam oldu. Herkesin bir hesabı varmış meğer, meğer yönetici diye bilinen insanlar türlü çeşitli ticari ilişkilerin batağında çıkar hesaplarına yöneticilik kartvizitini anahtar olarak kullanırken ben yel değirmenleriyle savaşıyor muşum. Tuvalete gitmek için bile onay bekleyen zatların dik duracaklarını sanmak gibi bir zalaklığın öznesi olmayı bıraktım artık. Evet, iyi bir adam olamadım belki, ama kardeşlikten ve adaletten başka hesabım da olmadı, gizli gündemli ve güdümlü puştlardan da olmadım. Trabzon üzerinden “beslenenlere” ilanen duyurulu. Patlayıncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin…

BANK ASYA!

Allah kalbimi biliyor. Konyaspor’u o şehre yakışmayan kötü zemini ve stadı nedeniyle lige gelsin istemiyorum. Elazığspor’u, şike-çete sanığı ve tapeleriyle kişiliği hakkında az çok fikir sahibi olduğumuz adını anmaktan bile imtina ettiğim kişiyi hocalığa getirdikleri için bu ligde görmek istemiyorum, Kasımpaşa’nın oynadığı güzel futbola rağmen seyirci potansiyeliyle ligi taşıyamayacağı fikrindeyim. Şu anki tabloya göre geriye Çaykur Rize, Akhisar BLD , Adana ve Bolu kalıyor. Gönlüm Rize, Adana ve Bolu dese de, matematik olarak olanaksız. Bolu ve Adana’dan biri zaten ilk iki şansını kaybettikleri için elenmek zorunda. Şikeli ligin mağduru Buca ve Erciyes’in de şansları devam ediyor olsa da, işleri çok zor. Aklım Giray Bulak farkıyla Rize ve Elazığ’ın ilk iki olarak direk lige çıkacağını; kalbim ise Rize ile Akhisar’ı ligde görmek istediğini fısıldayıp duruyor. Konyalı ve Paşalı kardeşler kızmasınlar, tamamen stat ve kapasiteli bir duygusallık bu. Yoksa her iki takımımız da ligi sonuna kadar hak ediyorlar Aşağısı da pek karışık. Ezelden beridir gönlümüzde ayrı bir yeri olan Göztepe ve Karşıyaka’nın bu yıl lige tutunup seneye süper lige çıkmaları, yanı sıra Giresun’umuzun da mafyanın cenderesiyle birlikte düşmekten de kurtulmasını diliyorum. Ama tüm dileklerimizi şu üst başlığın altına koyuyoruz; Herkes layığını bulsun!

EMRE BELÖZOĞLU FAŞİZMİN NERESİNDE?

“Tutam Men de Diyem Ona Müselman”

Emre B. nam futbolcu kişisinin psikolojik desteğe muhtaç olduğunu söylemeyen yok, ama son vakıası kendi sonunun da başlangıcı oldu. Bir futbol oyuncusu olarak birçok meziyetin sahibi olan EB,  sahibi olamadığı birçok insani meziyet nedeniyle  “iyi insanlar” nezdinde zerre saygı görmedi ve hiç sevilmedi. EB’nin TS’nin siyahi oyuncusu Zokora’ya yönelik ırkçı saldırısının, maalesef, kimseyi şaşırtmadığını da herkes kendi çevresinde yaşayarak gördü. Daha önce İngiltere’den şimdiki takım arkadaşı Yobo’ya yönelik ırkçı saldırısı nedeniyle apar topar kaçan EB, soluğu eller üstünde tutulduğu çakma beyazlar ülkesi Türkiye’de almıştı.

Saha içinde hakem tayfasının, saha dışında ise İstanbul Medyasının ve yöneticilerinin sahip çıktığı EB, umar ve dileriz ki daha fazla çevre kirliliğine neden olmadan sahneden çekilir.

Şike ve çeteyi normalleştiren sistem, EB’yi neden dışlasın derseniz, çok şükür ve iyi ki Türkiye dışında da bir dünya ve insanlık vicdanı var deriz. EB bu sistemin ürünüdür ve bu çok yüzlü oportünistler düzeni zay olmadıkça yeni EB’ler de türeyecektir, haliyle

Irkçı saldırının hedefi Zokora’nın yerinde olsam, insanlığın düştüğü hale üzülsem de saldırıyı yapan EB’ye bir bakar sonra da “hade ordan çapsız muhteris” der geçerdim.

Sevgili Zokora şunu bilmeli ki, hayatını “her ne olursa olsun kazanmak” duygusuna esir eden “çakallarımız” dahil, bu güzelim Anadolu topraklarında insanları renginden dolayı aşağılamak kimsenin aklının köşesinden geçmez. Maalesef EB gibiler her yerde var. Şair Nefi’nin dizeleriyle , sen de ona Müslüman de!

“Bana kafir demiş müftü efendi/ Tutam men de diyem ona müselman/ Vardıkta yarın ruz-i cezaya/ İkimiz de çıkarız onda yalan”

Nefi diyince Neyzen’e selam etmeden olmaz;

“Kime sordumsa seni doğru cevap vermediler/ Kimi hırsız kimi alçak kimi deyyus dediler/Künyeni almak için partiye ettim telefon/Bizdeki kayda göre o şimdi mebus dediler”

Ahmet Özhan ve Kutlu Doğum Haftası

Son yılların modası Kutlu Doğum Haftası oldu. İnsanlığa sunulmuş tanrısal bir armağan olarak gördüğümüz Hz.Muhammed’i yüz yıllardır kalbinin en derinlerinde yaşatan ve tarifi zor bir aşkla seven Müslümanlar, Kutlu Doğum Haftası “yanlışıyla”, naivliği zedelenmiş suni bir sevgi saldırısına muhatap ediliyor. Bu milletin insan nesline onur katan Hz. Muhammed’i sevmesi için “programlanmaya” ihtiyacı yok!

Yine de, bir an için program sahiplerinin samimi olduğunu düşünelim.

Be birader, futboldaki bunca çarpıklığa, belgeye ve tapeye, ve dahi sürmekte olan bir davaya rağmen, katıldığı bir tv programında Trabzon camiasını hedef alarak “ şike şike şampiyon olduk” diyen bir sanatçı! eskisinden, Ahmet Özhan’dan,  başka kimseyi bulamadınız mı? Bir camiayı “şike şike” şampiyon olan bir düzeyi, Kutlu Doğum Haftası’na hangi kafayla “bulaştırırdınız”? Kim sebep olduysa kutlu kutlu kutlarız!

Nevzat Şakar – Hasan Yener Vesaire vesaire..

Şike-Çete süreci hepimizin malumu. Şike yanlısı Medyası, TBMM ve siyasetçileri ve TFF bir yandan, Akil adam olarak tanınan kör fanatikler diğer yandan, tekmili birden şikenin affı için seferber olup, hukukun gücünü değil gücün hukukunu kaim kılmak için çırpınıp duruyorlar. Öyle bir iklim yaratıldı ki, şike yapmak değil de şikeyi konuşmak ve yazmak suç haline dönüştü!

Şikenin bir numaralı sanığı Kulüp ve O’nun Başkanı, haklı haksız birçok gerekçe ile kendini ve camiasını savunurken, şikenin mağduru Trabzon cephesinden neredeyse hiç ses çıkmadı!

Bu suskunluğu, “ merdane” bir duruş olarak yorumlayıp anlamaya çalıştık. Ancak süreç öyle bir noktaya geldi ki, muhatapları tarafından sürekli suçlanan ve geçen haftaya kadar hep suskun kalan bir TS yönetimi gördük!

İşte bu noktada, bir şekilde öğrendiğim bir gerçeğin belgesine ulaşmaya çalıştım. Milyonlarca TS taraftarının kafasındaki karışıklığı giderecek bir belgeydi bu ve TS yöneticisi sayın Nevzat Şakar, Sadri Şener’in de doğruladığı  bu belgenin fotokopisini vereceğini söyledi.

İki gün sonra ise TS yöneticisi Hasan Yener aradı. “ Sedat bey biz size bu belgeyi veremeyiz, ortamı germek istemiyoruz, süreç sona ersin ondan sonra belki” gibi, şike mağduru ve ruhsal darp kurbanı TS yöneticisi değil de, Necmiati yöneticisi gibi konuşunca, şunu anladım;

Mevcut TS yönetimi değil TS’yi, karizmatik amcam Kenan Kınalı’nın muhtarı olduğu Zavzaga’yı bile yönetemez. Hoş Zavzaga’nın ekonomik boyutu ne?

Adliye Koridorları Ve Kızılay

Taraf’ta çıkan bir yazım nedeniyle Kızılay yönetimi beni mahkemeye vermiş. Van’da yanan çadırlarda ölen 5 çocuğun günahı boynunuzdadır demişim! Kızılay avukatları, “ölümler bizim çadırlarda olmadı, o bakımdan suçsuzuz” demeye getirmişler. Başkanları Başbakan’dan 2 gün sonra deprem bölgesine giden kurumdan daha vicdani bir bakış bekleyemezdik elbette. Lakin, bir önceki dönemde projelendirilen “yanmaz çadır”ları neden Van’a yetiştirmediniz, işiniz ne? diye sormaya ve Müdür sıfatıyla görev yaptığım kurumda neden hiçbir ihale komisyonuna girmediğim gibi konuları paylaşmaya devam edeceğiz.

 

Previous Older Entries Next Newer Entries

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.