Öne çıkan

Temmuz 2018 …

Türk Futbolu Neden temizlen-e-mez

—————————————————-

Fenerbahçe, şikenin müseccel markası Aziz Yıldırım ve arkadaşlarının marifetleriyle çaldığı kupayı sahibine teslim etmeden sporumuzda temizlik ve barış asla gerçekleşmeyecek, bu sosyolojik gerçeklik başucumuzda dursun

Ama konjoktürdür, siyaset sosyolojisidir, Feto ihanetinin sarmalında gündem dışıdır, şudur budur diye sabır çekerken, en alt düzeyde bile temizlik yapılmaması ülkede yaşama isteğini ve adalet umudunu sıfırlıyor

Misal şike sezonunun etkin isimlerinden biri olan Abdurrahman Arıcı, her normal insanı kuşkular içinde bırakacak faaliyetlerine rağmen görevinden alın-a-mamıştır

Darıcı, şike sezonunun en kritik haftasında , yani şike çetesinin hasat haftasında, Eskişehir- Trabzon ve Buca- FB maçlarının oynandığı hafta çok ilginç ziyaretler yaptı.

İlk ziyareti maçtan 2 gün önce Dış Ticaret Müsteşarlığına oldu. İlk bakışta gayet doğal gelebilir. Ama ziyaret ettiği kişi, 2 gün sonrasının Eskişehir -Trabzon maçının hakemi Bülent Yıldırım’dır ve o Yıldırım şampiyonluğa koşan Trabzonspor’un biri tartışmasız 2 golünü iptal etmiş ve maçtaki tüm takdir haklarını ev sahibi lehine kullanmıştır. Şike tapeleri ortaya dökülünce de pisliğin tüm boyutları lağım gibi patlamıştı.

İşte bu Arıcı, aynı hafta kendisini de İzmir’deki Buca- Fener maçına gözlemci olarak atıyor ve oyundaki yerini alıyordu . Fanatik bir fenerli olması elbette ki haksızlık yapacağı anlamına gelmezdi, ama devre arasında (fener 3-1 mağlup) hakem soyunma odasına girdiği iddiası mide bulandırmaya yeter de değirmeni bile döndürürdü.

Bu ilişkilere giren adamın bile hala görevde kalabildiği futbolumuz, ne Hasan Doğan ne de Lefter Küçükandonyadis gibi isimler üzerinden temize çekilemez. Pislik orta yerde duruyor, herkes de seyrediyor. Mandalla nereye kadar, hep birlikte izliyoruz…

@@@@@@@@@@@@@@@

“Neye Kime Transfer”

Varsın herkesin kötü adamı olayım. 2000 yılında Mehmet Ali Yılmaz’la kurumsal ve varoluşsal çöküş yaşayan Trabzonspor, kent dinamiklerinin harekete geçmesiyle Özkan Sümer liderliğinde bu çöküşü durdurmayı başardı. Kabaca gidiyorum,
Atay Aktuğ geldi, çok doğru işler yaptı, çok yanlış işleri gibi…
Nuri Albayrak geldi, doğru işler de yaptı yanlış işler de. Ama Sivas faciasında bizzat Trabzonlular tarafından yalnız bırakıldı, sıtkı sıyrılmış halde bırakıp gitti.
Sadri Şener geldi sonra. Vücut dili ve konuşma yeteneği, hazırcevaplığı ve zekasıyla camia için bir başka umudun adı oldu. Şike süreciyle yüzleşti. Çok zor bir dönemde başkanlık yapıyor olmanın yüküyle ezildi, ufalandı, sonunda da gitti.
İHO geldi sonra, İbrahim Hacıosmanoğlu. Tescilli şikeci Aziz Yıldırım’ın hem suçlu hem güçlü atarlanmalarına karşı, O’nun kaleminden ve dilinden anlayan biri olarak öne çıktı.  Ama başkanlığa seçilene kadar değer verdiği dinamiklere ve kent birikimine, başkan seçildikten sonra sırt çevirdi. Başkan adaylığı sürecinde sesini kitlelere duyurması için aracı oldum, ama o ikili görüşmelerde ne söylediyse tersini yaptı, menecerlerin oyuncağı oldu, kulübü çöp oyuncu pazarına çevirdi eh o da kaçtı, cezası bitmemişti Trabzonsporluların:)

“Ben başladığım hiç bir işi yarım bırakmam ve başarısızlık benim lügatımda yoktur Sedat” dediği gibi, isim hanesine yüzlerce farklı isim ve medya mecrası ekledi. Muharrem Usta’nın Başarıdan neyi kastettiğini, arkasında bıraktığı borçlar dağı ile anladık. Üstelik bu soygun gibi sözleşmeleri, şikecilerle kol kola girmiş isimlerle lekeledi, sonra o da kaçtı gitti…

Gönüllü kayyum Ahmet Ağaoğlu ve arkadaşları şimdi görevde. Şeytanın avukatlığını yaparak yoğurdu poyraz fırtınasına tabi tutsak ve kötü niyetli odluklarını, önceki başkanların nerelerden nerelere geldiklerini görerek iştahlandıklarını düşünsek bile, ortada har vurup harman savrulacak bir şey kalmamıştı, kapıyı çalan elinde haciz kağıdıyla geliyordu.

Gelinen noktada bu yönetime “transfer de transfer, ille de transfer, mille de transfer” baskısı yapmak Trabzonsporluluk olamaz. Elbette ki genç kitle transfer isteyecek, onlara durumu anlatmak da büyüklerin, medyanın, başkanın vs görevi. Yakın zamanda medyaya düşen borç ödeme listesi, Trabzonspor yönetimlerinin utanç listesidir aslında, ama maalesef utanmak rafa kaldırıldığı için aslında çok istemelerine rağmen utanamadılar!

Sevgili Trabzonsporlu.
Türkiye 1. ligine çıkmak için para saçan Trabzonspor’un meşhur PTT mağlubiyetiyle biten son hüsran sezonunun ardından ne yaptı Trabzonspor biliyor musun?

Trabzonspor “zorunlu” olarak kendi kaynaklarına döndü. Aslında bu zorunluluk, bir rüzgar ekimiydi ve izleyen yıllar bu tarlalardan fırtına biçti Trabzonspor.

Tıpkı şimdi olduğu gibi. Yine bir sorunluluk ve yine alt yapıya zorunlu bir dönüş…
Trabzon ve Karadeniz insanı genetik olarak futbola yatkın. Trabzon’un ihtiyacı olan şey bu kaynakları akılcı ve verimli kullanacak aklın eksikliğidir.

Hem Başkan Ağaoğlu  hem de Özkan Sümer/ Ünal Karaman ikilisi bu ihtiyaca cevap verecek saygın portreler.

Bu takım “dişlileri yerine oturtacak” bir kaç zorunlu takviye ile bu ligin tozunu atacak potansiyele sahip.
Önce destek sonra sabır.

Mahur Beste

IMG_20170625_150440

Sevgili annesi;

Seni mutlu edecek bir haberle başlayalım. Daha mutlu edecek olanı akışta öğrenirsin, az sabır:)
Uğruna ölümü göze aldığın Kuzey, senden aldığı temelin hakkını verdi geçen hafta sonu ve 152 arkadaşı ile girdiği 8.Sınıflar LGS sınavını, İnkilap Tarihi’nden (bilirsin katma değeri Türkçe Matematik ve Fen’e göre düşüktür) 1 yanlış ve 49 doğru ile çok başarılı şekilde tamamladı. Merak etme, motivasyonunu fazla kaybetmesin diye çok hafif uyarılardan başka hiçbir müdahalem yok, hoş bu huyumu sen de , çoğu kere şikayetçi olarak hatta, bilirsin.
Kuzey’e tek söylediğim şu; evlat kendi kapasiteni senden iyi kimse bilemez ve bütün amacın kendini aşmak olmalı, ki bu da ille de 8. sınıfta olacak diye bir kaide yok, tüm sınavların sonuncusu da olsan kalbimizin köşkü senindir, bilmem doğru mu yapıyorum ama durumumuz budur.
Ve şimdi de seni çok bekletmeden daha çok sevineceğin haber:)
Ama ilk işin, bu haberi önce,
Daha iki ay önce seninle buluşan dedesine ,
Sonra aklını seninle birlikte aldığı babaannesine ve fakülteden o çok sevdiğimiz, Süleyman’a, artık keyfine göre geri kalan kim varsa onlara da, anlat, unutma bak!
İki hafta önce veli toplantısına vardı okulda. Branş öğretmenleriyle görüşmeler vesaire bilirsin. Bu arada Denizatı’nın o çok sevdiğin kurabiyelerinin hatırını senin için de sordum merak etme, ha evet tabi ki senin yaptıklarının yerini tutmaz!
Son görüşmeyi İngilizce hocası ile yapıyordum.Her hocası gibi İngilizceci hanımefendi de, Kuzey’in kurduğu uzun cümlelere olan hayret ve hayranlığını ifade ederek, (seni bilmediği pek belli) her şeyin yolunda olduğunu söyledi, ben de teşekkür ederek vedaya hazırlanırken birden bire;
“Bir şey daha var söylemeden geçemeyeceğim” dedi, yüzünde tebessüm.
Devam etti sonra;
“Geçen gün 8. sınıf erkekleri okul bahçesinde futbol oynarlarken, 8. sınıf kızlarından birkaçı yanıma geldiler ve birlikte izlemeye başladık çocukları. O sırada kızlardan biri ‘hocam 8. sınıf erkekleri içinde en çok Kuzey’i seviyoruz, bize karşı her zaman nazik, her zaman adil , her zaman paylaşımcı ve olgun davranıyor’
Diğer kızlar da hararetle destek verdiler bu söze, bilin istedim”
Biliyorum, sen de şu an benim o an hissettiklerimi hissettin. Okul sonuncusu olmasa iyi olur tabi, ama öyle de olsa, arkadaşları tarafından gıyabında bu kadar takdir edilmesi, tarifi zor binbir çiçekli bir bahçeye fırlattı beni, dünyamın kokusu değişti, nisan yağmuru ile ıslanıp, sabah güneşiyle kurudum, üstüm başım nar çiçekleri, (Üniversitenin yemekhane girişine yakın nar ağacı çiçeğe durduğunda birlikte fotoğraf çektirmiştik ya hani ,işte o anı yaşattı bize o kutsal emanetin). Öylesine “insan” bir temel atmışsın ki oğluna, bulunduğu her yerde ışığı(n) fark ediliyor, biliyorum en güzel doğum günü armağanı bu sana,evlat kokusu:)
Zaman zaman seni aradığını sen de hissediyorsun biliyorum. Merak etme , her şeyin farkında ve sana layık bir evlat olacağından zerre kuşkum yok. Sen maddeye hiç değer vermezdin bu senden de ileri. Söylemiştim, okulla birlikte Almanya gezisi yaptılar ve kurallardan biri de kendilerine verilen dolap anahtarlarını kaybetmeleri halinde 50 avro ceza kesileceğiydi. Ne yapmış Kuzey dersem çokları anahtarı kaybetmiş der, ama öyle olmamış tabi. Kuzey anahtarını kaybeden arkadaşına kendi harçlığı olan 70 avronun 50’sini vermiş, bilmem bu sana bir şey hatırlattı mı:)
“Niye oğlum?”
“Baba ya babası çok kızsaydı ve dövseydi onu daha mı iyi olurdu”
Ne diyebilirdim ki, annesinin oğlu:)
Zahiri yokluğunu su ve buz örneği ile anlatmayı denedim, çaresizlik ne kötü şey!
“Su hep var oğlum” dedim, “kimi zaman kaynar göklere çıkar, kimi zaman donar toprağa denize yapışır, ama senin de anlayacağın gibi su hep var olur hayatımızda. İşte anneni de su gibi düşün, aslında o hep bizimle”
Yüzü güldü Ömer Kuzey’in, (babaannesi hep Ömer demek isterdi , ama seni üzmemek içim söyleyememiş) tıpkı şu an senin yüzünde açan gül gibi o da gül dü.
Sana bu mektubu yazarken, Trabzon sevgisiyle kendini ve kariyerini kaybetmiş bir abimizin daha sizin tarafa göçtüğünü öğrendim. Yüzü hep gülen, çevresine neşe saçan Serdar Sevim abimiz de size emanet artık. Yaş 50 yi geçince sevdiklerimiz ve sevenlerimizin sizin tarafta daha çok olduğuna sevinmek mi gerek üzülmek mi, bilemedim.
Durduk yerde, bir iş günü iş yerinden gelen bir telefonla, sinirli bir şekilde iş yerini terk edip eve gittiğini ve seni yalan söylemekle itham eden iş yerindeki müdürüne “adamsan bir yere ayrılmazsın, bir saat sonra geliyorum” dediğini hatırladım.
Bunu yapacağını benden iyi kim bilebilirdi? Hemen eve gelip, eşofmanlarını giyip çıkmak üzere olan seni nasıl zar zor durdurduğuma tüm Çamlıca şahittir, çantanda ne vardı kim bilir!
Beton gülü gibi açmıştın hayata, kardelen hafif kalır seni tarife. İnananların anlayanlardan mesut olduğu bir dünyaya düşmüştü yolumuz, benim seçişlerime çoğu kere tebessüm etsen de, -misal “bu Trabzon sevgin trajikomik” derdin, meğer ne kadar haklıymışsın
Boğaziçi Üniversitesi’nin , Aşiyan’ın hemen üstündeki boğaza bakan banklarında oturup müjganlar ağlaşmadan “Mahur Beste”yi söylediğimiz geceyi hatırla ve bekle, ırmakların denize kavuşacağı günü…

Babam

Küçük çaplı inşaat işleri taşeronluğu yapan dedemin , baban Hacı Murat’ın yanında gurbete sürüklendiğinde daha 11 yaşındaydın. Oysa yaz başlarında nasıl da cennete dönüşürdü Zavzaga; orman içinde saklanmışçasına akan küçükdere’de; kazan göl’de misal ya da zindan göl veya dipsiz göl’de kuş seslerine senfoni desteği veren o çocuk kahkahalarını  çaldı senden hayat, çok küçük yaşta öğrendin ekmeğin her şeyden önce geldiğini…

Erzincan’dan Edirne’ye, Küçük Çekmece’den Diyarbakır’a gurbetlere taşıdın o küçük bedenini. Yaşanmamış bir çocukluktu seninki, yoksuldu ülke, yoksuldu ailemiz, Zavzaga’daki ata toprakları sofrayı kurmaya yetmiyordu, gurbet dayatıyordu hasreti ve özveriyi. Ben çalışmak zorunda kalan her çocukta seni gördüm baba, her çocuk avcunda  daha 11 yaşında nasır tutmuş o çocuk ellerini…

“Bazen o kadar zorlanırdım ki o bilmediğim şehirlerde sonunu hiç düşünmeden kaçmayı düşünürdüm. Ama sonra aklıma köydeki kardeşlerim (Hatice, Asiye, İsmet ve Seyfettin- Ali Osman, Safiye, Kenan ve Muhammed daha doğmamış) gelirdi, kaçamaz, çalışmaya devam ederdim. Geceleri ağrıdan uyuyamadığım ve ağladığım çok olurdu. Babam rahmetli Hacı Murat çok sert adamdı, ama bazı geceler gelir saçımı okşardı o zaman anlardım O’nun da beni aslında çok sevdiğini ve çaresizliğini, sabah yine iştahla başlardım çalışmaya…”

Zavzaga vadisinin en afili delikanlısı sendin baba, ömrümüz bu övgüleri duymakla geçti, ama sen sadece tebessüm eder geçerdin bu övgülere. Tevazu nasıl da yakışırdı sana.

29 yaşında hayata gözlerini yuman deden Ali Osman’dan geldiği hikayeleştirilen yeşil gözlerinle efsaneleşen erkeksi güzelliğinin de büyüsüyle, evlenme çağındaki genç kızların rüyalarını süsleyen kahraman oldun bir zaman. Ama sen kimselerin beklemediği bir seçim yapmıştın bile!

“Bir gün açık kalan pencereden saçlarını tararken gördüm Makbule’yi, ay yüzlü bir güzeldi, saçını taramıyor da resim yapıyordu sanki, o an kalbimin sesini dinledim, alacaksan bu kızı al Seyfi diyordu”

Anne tarafından akrabalarından Hacı Hasan’lardan Muhammed’in kızı o Makbule, çok küçük yaşta oyu oynarken düşmüş, kalçasını kırmış, cehaletin eline teslim edilen o minik beden de, eksik  tedaviyle bir bacağı birkaç santim kısa olarak devam etmişti hayatına. Bir genç kız için hayata yenik başlamanın kaç türü var bilinmez, ama ay yüzlü Makbule’n yenik başlamıştı hayata işte. Senin nasıl bir yiğit adam olduğunu, sevginin en katıksız hali ile sevdiğini,  aklımız başımıza geldiğinde anlayabildik ancak. Bir insan hayatının belki en önemli kararını verirken sadece kalbinin sesini dinleyebilirmiş, dinlemeliymiş, sevgiyi senden öğrendik baba

Sen Kınalıoğlu Seyfullah, sen yetmiş köyün en güzel horon oynayanı,  sen horonda kızların koluna girmek için fırsat kolladıkları koca yürekli adam, ruhunu, yüzünü, gülüşünü ve ahlakını sevdiğin Makbule’den vazgeçmedin ve bir gece kaçırarak evlendin Makbule’nle. Düğün dernek yapacak ekonomik gücünüz yoktu, kimsenin sana karşı koyacak cesareti de tabi. Herkes bilirdi ki Seyfullah belki tüm Trabzon’un en cesur adamlarından biriydi ve korku nedir bilmezdi. Evet baba, sende hayret ettiğim ve bugün bile anlamakta zorlandığım bu cesaretin kaynağı neydi? Bedenin ve ruhunla Allah’a yüzde yüz teslimiyet desem yetmiyor, genetik kodlar desem eksik kalıyor, yoksulluğun girdabından kurtulmak için kadere isyan desem kesmiyor.

Kesmiyor; zira asla kaderci olmadın, geri adım atmak gibi bir “akılcılık!” limanına hiç tenezzül edip de bakmadın bile.

Tek günlük aşklar dünyasından bakıp da sana saygı duymamak mümkün mü baba!

Modernleşme nicedir daha çok şeye , daha fazla eve, arabaya , eşyalaşmış sevgililere dönüştüğü bir çukurdan nasıl bir hasretle bakıyorum sana.

Sıradan olmayı güya reddedip,  armağan gibi sunulmuş hayatlarını, son istasyonu başkalaşım ve bayağılaşma olan umutsuzluk yolcuları keşke senin hayatından örnek alabilselerdi. Mutluluk sevgi ve sadelikti, yaşamınla onu da sen öğrettin bize babam…

Kamuran ilk meyvesiydi bu sevdanın. Sonra Ünal , Pembe ve ben. cropped-20170101_161820-e1530957678745.jpg

Çok erken yürümüş olmalıyım. Zira ben 8-9 aylıkken Zavzaga’dan Trabzon’a taşıdın bizi.

ımg_20171123_174059-659756632..jpg

Bu fotolar Zavzaga’daki kestane ağırlıklı altı ahır üstü direni (*)  her biri içinden duş tekneli 5 oda bir salonlu ve çift kapılı köy evimizin Guguda/ Garifta tarafına bakan kapısında çekilmiş. Yazılı ne bulursam dehşetle sahiplendiğim için olmalı, deftere yapışmışım. Ve ay yüzlü Makbule, benden önceki üç kardeşimle aynı kapıdawp-image-750209274.

Trabzon’da yoksul ailelerin ilk yerleştikleri yer, Değirmendere ile Arafilboy’un ortasındaki Sezai Uzay mevkisi bizim de kaderimiz olmuş.  İki abim ablam ve ben, 6 nüfusa bakmak için köyün yetersiz kaldığını gören ve çocuklarını ille de okutmak isteyen aydınlık bir zihne sahiptin, hiç şüphesiz annem Makbule’nin de büyük teşvikiyle cehalet ve yoksulluğa savaş açmıştın.  Evin en küçüğüydüm bir zaman, malum sonra sırasıyla Nigar (Ayşe), Arife (Şaduman) ve Emrullah geldi , en hayırlısı evlatların.

Evdeki herkes okula gitmek için sabah yola çıkınca, “ben de okula gideceğim” feryatlarıma dayanamayan annem ve zaman zaman da sen, beni de koltuğumun altına bir iki defter sıkıştırarak okul yolunun yarısı sayılan Kıran’a kadar götürüp, sonra ikna olmuş benimle tekrar eve dönüşlerimizi anlatırken attığınız kahkahalar kadar masum yaşadınız  hep, ülkemin tüm yoksulları gibi

Daha ilkokula başlamadan, Trabzonspor’un maçlarına başladım ben, şu hayatta her çocuğun en şahane tahtında; senin,  babamın omuzlarında!

1974 yılı Mayıs ayının son günleri olmalı.

Daha önce iki abimi götürdüğün gibi, beni de bu tarifsiz duyguyla tanıştırdın. Nasıl unuturum, sarı siyah formalı İstanbulspor ile bizimkiler, bordo mavililer oynuyordu. Kalede Mustafa adlı hafif tombulca bir kaleci vardı, ben en çok O’nu sevmişim, öyle derdin bana baba, sen ise Hüseyin, Kadir, Ali Kemal  ve Dozer Cemil’i ayrı severdin. İkinci ligde şampiyonluğu daha önce garantilemiştik ama olsun bu maçı da kazanmalıydık, 1-0 da kazandık.

Şehir Stadı’ndaki o atmosferden hiç çıkmadım , çıkamadım baba. Açık havada sergilenen masumiyet müzesinde gibiydik. Benim gibi onlarca çocuk babalarının omuzunda belki de hayatlarının ilk kitlesel sosyoloji deneyimlerini yaşıyordu. Çok şanslıydık ki, Trabzonsporluyduk ve kendilerine güvenen babaların çocuklarıydık.

Çimento Fabrikasının yuvarlak bir otobüsü vardı. Sanmam ki, ömrü boyunca 70 km sürati geçmiş olsun. Ama bir de bana sorun bu tombalak otobüsü!

Ben bu tombalak otobüsle iki kez Ordu bir kez de Giresun deplasmanları gördüm, sayende baba, yine senin kanatlarının altında.

Bir Ordu deplasmanı dönüşünde (Hiç yenilmedik bu maçlarda) otobüsümüze taşlı saldırı olduğunda tombalağın ani bir frenle duruşu, sonra başta sen içerideki istisnasız herkesin taş atan gruba “kaçmayın ulan kancıklar” sesleriyle yönelişi  ve sonrasında yaşananları bir film senaryosuna saklıyorum baba, aklımda “Annene bunları anlatırsan seni daha maça yollamaz ha” ile bir başımayım şimdi

Maşatlık’ta(**) , Sonradan Karadeniz Teknik Üniversitesi olan Üniversitenin ilk eğitim gördüğü bina olduğu için “Üniversite İlkokulu” adını alan okulumu bitirdikten sonra , hemen yanı başındaki Atatürk Ortaokulu’na kayda gitmiştik birlikte. İlk’i sanırım kürsüde bitirmiştim, bu özgüvenle olacak kaydı yapan müdür yardımcısı “Yabancı dil olarak hangisini istersin” diye sormuş, ben de “en zoru hangisiyse o olsun” diyince yabancı dilim “Fransızca” kaydını düşmüştü

Eve geldiğimizde anneme saklayamadığın gururla şunu demiştin babam,  “hanım, iyi ki köyde durmamışız, öğretmenle konuşması öyle hoşuma gitti ki, sandum Trabzon’u komple bana verdiler, ama bilmiy ki habu poloş pondoroşu hala adam yerine koyup da maça girerken para istemiyler, bu da sanay ki adam oldum!”

Bilmiyorum neden, belki üzülürüm için için, belki espriyi kavrayamam diye cevap vermişti annem; “Herif” demişti “benum uşaaam minnet etmez kimseye, bi dahaki maça da biletlan girecek, sen vermesan ben verurum parasini”

img_20190801_141136-1305964778.jpg

Nasıl gülmüştün o terbiyeli kahkahanla, gülerken araya zar zor sıkıştırdığın “Ha bolaki”n hiç gitmez kulağımdan baba. Ne çok armağanın var sevdiklerine, kim ölçebilir bu sevgiyi, hangi sarraf tartabilir, hangi yürek unutabilir…

Kızlarını başka severdin, iş çıkışı evimize çıkan dik sokağın başında elinde öteberi ile göründüğünde benden küçük olan iki kız kardeşim Nigar ve Arife’nin sana doğru coşkun ırmak  koşuları,  bükülü dizlerin ve iki yana açılmış kollarınla buluşma ve sarmaş dolaş oluşlarınız baba, 7.sanat sinema ile bile anlatılabilemez bir mutluluk fotoğrafı olarak kazındı belleğime. Kız kardeşlerimi hiç kıskanmazdım, bilirdim ki bizi de en az onlar kadar severdin ama sevgini kızlarına daha çok hissettirirdin, belki her baba gibi…

O zamanki adıyla İstanbul Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu’nu kazandığımda önce inanamamış, öyle ya poloş pondoroşun hiç ders çalışmazdı, sonra da İstanbul’a gönderip göndermeme konusunda tereddüt yaşamış, hatta çok sevdiğin Murat Murathanoğlu adlı arkadaşınla beni iknaya çalışmıştın. Hatta yakın akrabamız. anne yarım teyzemin kocası, sülalenin en akıllı ve adil adamlarından rahmetli Tahsin Kınalı’yı da beni ikna çalıştayına ortak etmiş, ama kararlılığımı görünce de hep birlikte “ha bolaki” demiştiniz.

Terminal’den bir Kanberoğlu otobüsünün 1 numaralı koltuğunda İstanbul’a doğru yola çıkarken, büfemizin önüne çıkmış ve birbirimize el sallamıştık. Rizeli dünya iyisi komşularımızdan çok sonra öğrendim; otobüsümüz daha limanı geçmeden için için ağlayıp gözlerinin nemlendiğini. Erkekler ağlamaz diyen hayatsızlardan olmadın hiç sen, demir yumruklu , nemli gözlü, insan güzeli babam…

Telefonla konuşmayı hiç sevemedim, biraz da bu yüzden olsa gerek “devrimci” öğrencilik yıllarımda Trabzon’u çok az arardım. Şehirler arası konuşmalar hep sorunlu, cep telefonu da henüz icat edilmediği için bahanemiz de hazırdı.

Bir bayram arifesi mi yoksa sömestr sonu muydu hatırlamam zor, meleklere karışan annemle telefonla konuşmuş ve annem “gariplanduğun (annemin jargonunda özlemek) bir şey var mı oğlum, hazırlayayım” demişti. Her Karadenizli çocuğun özledikleri neredeyse aynıdır; kara lahana sarması, turşu kavurması,  annemin eşsiz kıvamdaki ispir kuru fasulyesi, sağnak yaz yağmurları , lauz haşlama , fındıklı burma kadayıf vesaire, hasılı liste çok uzun değil ama her biri cennet hurması. “En çok Kıranda saç üzerinde pişirdiğimiz midyeyi özledim anne” demiş bulundum en son.

Dünya’nın belki en merhametli kadını Makbule’nin merhamet etmediği tek şey belki midyeydi, kokusundan rahatsız olur ve eve sokmazdı “ander”i.

Bir alışkanlık türü olarak İstanbul’dan Trabzon’a dönüşlerimde hep bir gün sonrasının tarihini verdim. Bilirdim akılları hep yollarda kalacak ve her trafik kazası haberlerinde kısa süreliğine hayattan kopacaklardı.

Topkapı’dan 22.30’da kalkan Trabzon Seyahat otobüsünün en arka koltuğunda Trabzon’a indiğimde bizimkiler benden İstanbul’da otobüse bindiğim saat haberini bekliyordu, yine…

Havaalanındaki (Pelitli)  kendi evimize yeni taşınmış olmalıyız, annemi hemen evin yanındaki arsa/tarlada kara lahana, patates ve domates toplarken buldum, gözlerinin içinden yayılan ışık sarıp sarmaladı ruhumu , öyle güzel bakardı ki Makbule, gecenin zemherisinde karşılaşsak şehir aydınlanırdı, öyle derin öyle sevgi yüklü.

1-20120824_144949

Bülbül şakımaya başladı; “Ula uşak yine aldadun bizi he mi” diyor bir yandan, bir yandan sıkı sıkı sarıyor, “ama ben yarin gelecesun diye sarmaları sarmadum!” hayıflanmasını dillendiriyordu. “Günler bitmedi ya Gosvam, yarın yaparsun, ha beyük iş”

Peder Hacı Seyfi geldi bir süre sonra, camide öğlen namazını kılmış, çay ocağında birkaç sohbetin belini kırmış, elini öptüm, hoş beş. Karşısındakini bakışlarıyla donduracak kadar erkek olsa da, kibar adamdı okul-ders  işlerini öğrenci olaylarını filan hiç sormadı. Annemden “yarın gelecek diye gara lahanaları hazırlamadum” serzenişini duyunca babamın o mübarek yüzüne bir tebessüm yayıldı ve kısa süre sonra da ortadan kayboldu!

Eve çıkıp uzandım, annemin içi rahat etmezdi yoksa, 16 saatlik otobüs yolculuğu da yorucuydu hoş, içim geçmiş uyumuşum. Uzatmalar sonunda penaltılara kalmış  bir futbol final maçı süresi kadar uyuduktan sonra, çatır çutur odun seslerine uyandım. Makbule’m mutfakta o şaşılası çabukluğuyla bir şeyler hazırlamış mutfak gereçleriyle tek kale maçına devam ediyordu, sordum;

“anne bu sesler ne?”

“boban geldi, yukarda (evimizin üst katında kabası atılmış daireler vardı) bişeler ediy, çik bak istersen”

Bir koşu üst kata çıktım, Hacı Seyfi o izlemeye doyamadığım incelik ve ustalıktaki sol eliyle yaptığı bir tabureye oturmuş odanın birinin ortasında yaktığı ateşi harlamaya çalışıyor, kenarda duvara yaslanmış bir pişirme saçı, tıpkı kıranda ve mezarlık dediğimiz yeşil alanda midye pişirdiğimiz saçlara benziyor, çaktım midyeyi hemen; beyaz bir poşetin içinde duvara çakılı bir çiviye asılmış uygun kavı bekliyorlardı kuzu kuzu

“Nerden buldun habulari baba”

“Garadeniz dolu bularlan”

“Sen mi çıkardın?”

“Olara galsa gayaya yapuşuk elene gada beklerler, mejbur ben çikardum”

Ah babam, 50 yaşı devirdi oğlun ve bu hatıralar altında ezilir durur, bilsen nasıl hem…

Demek oğlunun midye özlediğini annemden öğrenmiştin,

Demek oğlunun şimdiki yaşından birkaç fazlası bir bedeni Karadeniz’in sularına daldırıp, en irilerinden midye çıkarmıştın gurbetteki oğluna, ah babam…Oğlun tek bir evladına bile yetişemezken, bu kadar sevgiyi nerelerine sığdırdın

img_20190809_002303-1734994787.jpg

Ben midye poşetini incelerken, en az 50-60 tane vardı ve hepsi de iriceydi, “Tesislerin (TS tesisleri) altında Sürmene tarafına tarafına doğru yiri bir kaya var, ondan çıkardım, daha çok çıkarırdım ama, sen uyanana gada pişmeye hazır olsunlar diye acele ettum”

Üç tuğla üstüne vurduk sonra saçı, sonra midyeleri yaydık üstüne, atma bir türkü tutturdun kısasından, midyeler piştikçe ağızlarını açmaya başladı, ayin vakti yaklaşıyordu ve ben bir koşu aşağıdan ekmek alıp geldim, “soğansız yenmez gaybanalar” , ah nasıl da unuttum, bir koşu daha soğanlara, tuğlanın üstünde iki yumruk sesi ve mezesi hazır derya kuzularının, sanki bir şaman ayinindeydik baba-oğul, o ela-yeşil gözlerindeki tarifsiz mutluluk…

Ve 30 küsür yıl sonra yağmur kaçağı bir oğul ardında…

img_20180803_171339-1935299199.jpg

(Her Dede gibi başka sevdin torunlarını, Zavzaga da sensiz artık torunlar da)

Doğduğun günden kimse emin değildi baba, ama bir İstavritte (13 eylül-13 ekim) doğduğun bilinirdi, ve yine bir İstavrit günü (22 eylül), yıllar yıllar evvel evlatlarından birini kucağına aldığın gün yani, o yüzde yüz teslimiyet içinde yaşadığın yaradanının kucağına bıraktın kendini.

Tıpkı annemiz Makbule gibi tek bir gün umutsuz ve imansız yaşamadan, tek bir saat hayata küsmeden, tek bir gün şikayet etmeden ve sevdiklerine adanmış bir ömrü destan gibi yaşayarak çekip gittin sen de…

Alacağın olsun baba…

** Maşatlık : Yahudi ağırlıklı gayri müslim mezarlığı. Liman şehirlerinde sıkça bulunur, sefer halindeki gemilerde vefat eden garipler bu mezarlıklara gömülür(dü)

**

Dondurmanın Hatırı ve Dozer Cemil

Alay zekanın en doğal hakkıdır der Voltaire. Alay eden penceresinden bakıldığında yüzlerde tebessüm çiçekleri açmasın da ne olsun!

Ve fakat alay edilen açısından sıkıntılı bir durum oluşur. Şimdi o sıkıntının kaynağını anlatmaya çalışalım.
**
İlkokulda okuyordum, Değirmendere Sezai Uzay Sokak’taki evimizden her sabah erkenden çıkar, Maşatlık (Arafilboy)’daki okuluma giderdim, yüzlerce arkadaşım gibi. Bu yaya serüvenim, Üniversite İlkokulunun 1. sınıfından Trabzon Lisesi son sınıf son gününe dek devam etti. Yani 11 yıllık bir yürüyüş…
Arafilboy’da, sevgili amcam Kenan Kınalı’nın da komşusu Yılmaz abi vardı, evinde yaptığı dondurmayı dondurma kabına doldurup omuzlayarak Arafilboy sokaklarında satardı.Kral adamdı Yılmaz abi, yoksul çocuklar ülkesinde dondurma sattığını bilir, parası yeten yetmeyen herkese az çok mutlaka dondurmasından tattırırdı. Sanırım o tadı bugün hiç bir yerde, hatta Beton’da bile bulamadığımızı söylememe lüzum yok!
Kıran (Gıran) diye bir yer vardı bizim mahallede de, Karadeniz’de Gıran olmayan yer var mıdır sahi? Tam bir yüksek lisans tez konusu billahi! Bizim Gıran da br de futbol sahamız vardı ki, oradaki maçlar anlatılabilemez!
İşte, sabahları dünyanın en vefakar annesi Makbule’nin yedirip içirip sevgiyle doldurduğu bir ilkokul uşağı olarak okula gittiğimiz günlerden biri.
1977-78 Mayıs sonları olmalı, Yılmaz abi sabahın serininde Arafilboy’da yol kenarı korkuluklarına yaslanmış, ağzının kıyısında tüten cigarası, her zaman olduğu gibi belini sıkıca saran pantolon kayışı ve ağzında pek duyulmayan bir atma türkü ile , ayağınızın altında hissi veren limanı seyre dalmış.
Beyaz Gemi gelmiş (Akdeniz ya da Ege vapurları vardı o dönem, limana her inişleri minik çapta bir festival demekti, gel de Hasan Tunç’u anma, evet Ordu Vapuru limana eneyi Hasan amca, ama liman öksüz), renklerinden dolayı Beyaz Gemi dediğimiz vapur limanda olur da o doğal terastan limanı izlememek olur mu?
Yanından geçerken seslendim
-Günaydın Yılmaz abi
-Günaydın Gara uşak
-Dondurma yapmay misun abi?
-Gari evde sütü gaynatiy. Öğlene gada hazir olur. (Yani biz okuldan çıktığımızda)
Benim gibi kim bilir kaç çocukla benzer konuşmaları yapardı Yılmaz abi. Trabzon’un yoksul halk çocuklarıydık, çoğu kez bir yarım simit alabilecek kadar harçlığı bile veremezdi ailelerimiz. Buradan trajik bir tablo yaratmaya çalıştığım çıkarılmasın, aksine paramız olmazdı cebimizde belki ama, hiçbir eksiklik duygusu hissetmeden ve her an ışığımızı patlatmaya hazır  havai fişekler gibi yaşardık. Ama işte dondurmanın da vahşi bir cazibesi vardı!
İşte biz kopillerin her okul çıkışına dair bir hayalimiz olurdu.
Şuydu hayalimiz;  biz okul çıkışı eve doğru giderken, o güzel abi de oralardan geçsin!
Dondurmacı Yılmaz abi de bilirdi ki, o abi ile çocukların çıkış saatini buluşturabilirse herkes için, “yoksunluktan çalınmış bir damak şöleni” yaşanacaktır.
İşte bu çocuk bayramının sebebiydi bu abi…O bizim Dozer Cemil abimizdi.
Ben kendi payıma en az 3 kez yedim o dondurmadan , arkadaşlarım kaç kez bilemem, ama yüzlerce kez, en az.
Şimdi şu an bile, biz dondurmaları yalar yutarken bizim mutluluğumuzdan nasıl keyif aldığını, bakışlarındaki derin sevgiyi hissetmemek, ah be Cemil abi…
Bu güzel abimizin, cebinde 5 lira ile son bulan trajik yaşamından bize kalan en büyük miras, tertemiz bir insanlık tablosudur, fabrikadan çıkmış bir A4 kağıdı kadar lekesiz, pir-ü pak. Bu fasıl burada dursun…
Gelelim bu tertemiz adamın , şike ile kirletilmiş, adaletsizliği normalleştirmiş, mağdurdan değil zalimden yana tavır almaktan utanmamış iklimin pisliklerini temize çekmek için araçsallaştırılmasına ve bir kısım TSlinin de bunu alkışlamasına.
Kardeşlerim;
Büyük Cemil Usta’nın , gelen transfer tekliflerini “ben Trabzon’un kaptanıyım, başka bir takım kaptanı arkasında sahaya çıkamam” diyerek sahiplendiği şehri, Trabzonspor’u,
Futbol dünyasının en büyük ve organize şikesiyle yağmalandı;
Kupası, sevinci, gururu çalındı;
Ülke içinde bulamadığı adaleti dışarıda aramak zorunda bırakıldığı için ötekileştirildi;
Hz Ali’nin “Hakkından vazgeçen hakkıyla birlikte şerefini de kaybeder” şiarını bayraklaştırdığı için sistem tarafından itilip kakıldı;
Daha geride kalan sezon bile herkesin gözleri önünde sayısız kez doğranan Trabzonspor… Cemil Usta’nın, uğruna kariyerini ve belki de hayatını verdiği şehir ve onun takımı…
Evrensel tescilli şikeyle çalınan kupası ve bu çalınmış şampiyonluktan elde edilen gelirleri yağmalanmış Trabzonsporlular, sorum size;
Şu anda TFF’nin başında bulunan kişi, Tescilli baş şikeci iş başındayken hangi görevdeydi, haberiniz var mı?
Hani derler ya, sorunu yaratan kafayla sorun çözülmez.
Peki, şikeyi yapanlarla şike pisliği temizlenir mi?
Sevgili Trabzonsporlular,
TFF’nin size yönelik bu hamlesinin, ilaçlı Nuri Alço kolası olduğunu anlamanız için daha kaç kez şikelenmeniz, yağmalanmanız gerekiyor!
Tertemiz Trabzonspor’un tertemiz ismi Cemil Usta’nın, bu kirli federasyon eliyle “kullanılmasına” sessiz kalan,
Ya Trabzonspor ve Cemil Usta’nın taşıdığı anlamlardan  habersiz,
Ya da futbolu sadece futbol zanneden ve TS ile FB vb arasında hiç fark görmeyen zavallı bir algıya yeniktir.
Bu rezilliği önlemek için elimizden bir şey gelmiyor. Anahtar içerden olunca kilidin de pek anlamı kalmıyor malum.
Bize düşen Cemil Usta’nın hatırasına sarılmak ve bu kirli hesaba karşı durmaktır.
Cemil Usta, bu kirli iklimin ve şikeci TFF’nin vidanjörü olamaz.
Umar ve dileriz ki, Cemil Usta ismiyle “temizlemeye” çalıştığınız ne varsa, CAS ve FİFA eliyle TFF yönetim kurulu odasına boca edilir!
Yazıya Türkü:
Hasan Tunç: Divane Aşık Gibi

 

“AL GÖZÜM SEYREYLE SALİH”

Pasolig uygulamasına daha en başta karşı mesafeli bir ihtiyatla karşılamamın nedeni çocukluğumda saklı aslında.

Hemen her şehirde olduğu gibi ve tabi daha bir yoğunlukla, biz Trabzonlu çocuklar da maç kuyruklarındaki abilere yaklaşır, “geliyim mi abi” müesses nizamı sayesinde kendimizi Trabzon Şehir Stadı’na atardık. Omzumuzda daha önce hiç görmediğimiz bir abinin güven veren elleri ile turnikeyi geçip de saha zemini ve tribünleri gördüğümüz o anlarda yaşadığımız sevinç ve coşkuyu anlatmaya, gözümüz ve kalbimiz komisyonlar kursa kifayet etmez!
İşte pasolig geldiğinde ilk vuracağı bu masumiyet, önleyeceği de şiddet değil sahalara artık giremeyecek olan bu tarifsiz ve her güzelliği çoğaltan sevgiydi.
Herkes bilir ve / veya kolayca tahmin edebilir ki, abilerin kucaklarına bir yavru kuş gibi sığınarak maça giren bu uşaklar, yoksul halk çocuklarıydı ve onlarsız oyun ruhunu kaybetmeye mahkumdu,kaybetti.
Kaldı ki, en büyüğü 11-12 yaşlarındaki bu çocukların tribünlerde herhangi bir şiddetin parçası olamayacakları da aklı selimlerin malumudur.
Şiddeti önlemenin yollarından biri olarak öne sürülen Pasolig ile, vücudun belli bir bölgesindeki kanserli hücreye kemoterapi uygulamak arasında bir fark yok. Hastalıklı bir hücreyi öldürebilmek için sağlıklı binlercesi de feda edildi. Bilmem okur olarak sizler ne düşünürsünüz.
Peki holiganizm ve şiddet nasıl önlenebilir?
Bu sorunun cevabı o kadar basit ki aslında; Adaleti hakim kılarak!
Ama bizim futbol iklimimiz adalete geçit vermiyor.
Ülkemizde yasalar ve alt düzenlemeler her zaman güçlülerin çıkarları doğrultusunda inşa edilir. (Esasen tüm dünyada böyledir de, bizim gibi hamasetin aklı alaşağı ettiği ülkelerde katmerli olur)
2011 şikesinden sonra bir gecede 58. maddenin değiştirilmesinin, TBMM tarihine bu utanç kaydının düşülmesinin ve yasaya bizzat partiler tarafından tecavüz edilmesinin yegane nedeni, şike suçüstüsü yapılan isimlerin “güçlü”lerden olmasıydı.
Demokrasi ve Hukuka inancı dibe çeken bu olay,  spordaki adalet duygusunu kökünden kazımış ve sporumuz, futbolumuz, bir kısım kör fanatikler ve sistemden beslenenler dışında kimsenin saygı duymadığı boş bir çuvala dönüşmüştür. Umarım bir gün bu çuvalı sistemin kafasına geçirecek iklime de kavuşuruz.
Tüm toplumun üzerinde uzlaşacağı asgari bir eşitlik ve adalet duygusu kitlelere hissettirilmeden ne pasolig ne 6222 ne başka bir şeyle sporda şiddeti önlemek mümkün olamaz, olmayacak. Toplumsal düzeni sağlamak için ihtiyaç duyulan tek şey adalettir.
Adalet sağlanmadığı sürece güçlüler şike yapmaya, hırsızlamalara, hak ihlal ve gasplarına devam edecek;
Hakları yenenler de Hz Ali’nin “Hakkını kaybeden hakkını aramazsa hakkıyla birlikte şerefini de kaybeder” şiarını bayraklaştırıp zalime ve zulme kılıç çekmeye devam edeceklerdir,  “Al Gözüm Seyreyle Salih!”
(kanadı kırık bir martıya duyulan çocuk sevgisini anlatan Yaşar Kemal eseri)
Daha en baştan, kapitalizmin, kitleleri tüketim güçlerine göre düzenli ve takip edilebilir sürüler haline dönüştürmesine itiraz edemiyor ve sinema, konser seyircisi ile futbol seyircisinin farkına varamıyorsak, hadi “şiddeti önlemecilik” oyununu oynamaya devam edelim.

bir kemal tahir yazısı


MUSA İĞREK

“Kemal Tahir, Nâzım’a şair olduğu için kıymet verdi”

İsmet Bozdağ, Kemal Tahir’in sohbetlerini kitaplaştıran isim. “Kemal Tahir’in Sohbetleri” adıyla yayımlanan ve birkaç baskı yapan kitabı, edebiyat tarihimizin en önemli belgelerinden. Bugün 94 yaşında olan Bozdağ, kitabı ve Kemal Tahir’le dostluğunu anlattı.

Kemal Tahir ile nasıl tanıştınız?

Sebahattin Selek vasıtasıyla tanıştık. Selek bir gün yazıhaneme geldi. Yanında tanımadığım çapatul bir adam. Kemal Tahir diye takdim etti. Ama ben de Kemal Tahir’i Son Posta’da çıkan yazılarından biliyorum. Bakıyorum o adam bu adam değil. Sonra dedi ki, size son kitabımı vereyim, Rahmet Yolları Kesti çıkmıştı o zaman. Kitabını bana imzaladı. Okudum ve onu böylece tanımış oldum.

Kemal Tahir’in sohbetlerini kitaplaştırma fikri nasıl doğdu?

Kemal Tahir’le tanıştıktan sonra onu çok ilginç buldum ve yavaş yavaş ahbaplığımız ilerledi. Birtakım olaylar cereyan eti. Bu olaylar karşısında davranışları son derece ilginçti. Bu sefer onları tespit etmeye başladım. Aradan seneler geçti. Bir gün notlarımı derleyip toplayayım diye düşündüm, sonra da yazdım. Ardından Kemal Tahir’e götürdüm, “Yahu ne yapıyorsun, mahvetmişsin beni.” dedi. “Neden öyle olsun, ne yaptım ki?” dedim. “Bir sır bırakmamışsın ki!” dedi. Hepsi şaka tabii. Kemal Tahir sohbet halinde var. Onun iyi yazarlığı, düşünürlüğü sohbetlerinde de varlığını hissettirir. Bu itibarla sohbetleri önemliydi. Sonra gördüm ki, yazıldığı zaman sohbetlerin tüm büyüsü gidiyor. Buna rağmen okuyanlar çok hoşlanmıştı.

Dönemin genç yazarları tarafından çok beğenilmesinin sebebi nedir?

Sohbetler evvela Milliyet’te yayımlandı. Gazete Kemal Tahir’in Sohbetleri yerine, Kemal Tahir’in Söyleşileri dedi. Hiç ilgi toplamadı. Gazetenin yazı işleri müdürü “Kemal Tahir bizde fos çıktı.” demişti. Dedim ki: “Siz yaptınız bunu. Söyleşi ne demek yahu? Sohbet, söyleşi demek değil ki!” Rahmetli Aziz Nesin kitabı okumuştu. Beni aradı ve “Kitabı şimdi bitirdim, iyi ki Kemal Tahir yazmadı bunu. O kadar güzel anlatmışsın.” dedi. Yaşar Kemal geldi ve “Tebrik ederim!” dedi. “Ne mutlu Kemal Tahir’e, benimle de arkadaşlık eder misin?” dedi. Gülüp geçtik.

Yaşar Kemal’in teklifini niye kabul etmediniz?

Yaşar Kemal tek adamdı, bir dünya görüşü yok, bir dünya görüşünü paylaşıyor. Sosyalist. Türkiye’nin yapısını bilmiyor veya bilemiyor. O bana enteresan gelmiyordu. Ben Kemal Tahir ile sohbetleri yazmak için yapmadım, bu yolu seçmedim. Sadece bir dost olarak görüştük, sonra da bunlar kitap oldu. Kitap, Kemal Tahir’i tanımak için bir anahtar vazifesi görür ve onun hatırasını yaşatır.

Sohbetlerin hepsi yayımlandı mı?

Çok şey konuşuldu ama yayımlanmadı. Bazılarını not etmiştim ama şimdi notları bulamıyorum. Her şeyi yazmak olmazdı. Seçilmiş metinler, mesela öyle şeyler var ki küfrediyor, bunları nasıl yayımlarsınız?

Kemal Tahir’in, “Nâzım Marksizmi bilmezdi” sözü nasıl yorumlanmalı?

Kemal Tahir’in konuşmaları abartı üzerine kurulmuştur. Marksizmi bilmez olur mu? Nâzım Hikmet Marksizmi bilirdi de kendisine göre kullanırdı.

Kendisine göre kullanırdı derken…

Nâzım Hikmet Bursa Hapishanesi’nde yatıyordu. O sırada Bursa Hapishanesi’nde bir hareket oldu. Oraya gitmiştim. Müdür, para toplayarak tezgâh getirmiş. Mahkûmlar bu tezgâhlarda çalışıyorlar. Nâzım’ın ise üç tezgâhı vardı ve çalışmıyordu. Peki, sen nasıl Marksistsin? Oradan aldığı parayla başka hapishanelerde yaşayan Marksistlere para gönderiyor. Yani burjuva olmuş. O da onlar gibi, aynı şeyi yapıyor. Hiç fark etmez.

“Şiir, Kemal Tahir’in tek sevgilisiydi” diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Kemal Tahir şiirden çok hoşlanırdı, bu yüzden Nâzım Hikmet ile münasebeti oldu. Nâzım şair değil, Marksist olsaydı ona metelik vermezdi. Şair olduğu için kıymet verdi. Kemal Tahir şiire çok kıymet verse de şiir yazmaya heveslendi ama yazamadı.

Kemal Tahir’in sizdeki yeri nedir?

“Yahu yine yanıldık arkadaş” diye başlardı konuşmaya. Kemal Tahir, yanılmaktan korkmazdı. “Yanıldığından korkmamalı. Ondan korkmak demek kötüyü muhafaza etmek demek” derdi. Benim için bir yazar, yazdığı memleketi tanıyacak ve onu iyi yansıtacak. Bu anlamda en önde gelen isim Kemal Tahir’dir. Orta Anadolu’nun dili ve tefekkürü onun tüm kitaplarına işlemiştir. Öyle bir yazar yok. Onun yeterince kıymeti bilinmedi. Onu sevenler, onun hokkabazlığını, şaklabanlığını seviyor.

Carlito’nun Yolu

Brian De Palma’nın 1993 yapımı filmi “Carlito’s Way=Carlito’nun Yolu”nda, esas oğlan Al Pacino, kriminal kimliğini geçmişte bırakıp iyi bir insan olmak isteyen, ama bir türlü bu geçmişinden kurtulamayan ve sonunda hayatını geçmişine kurban veren bir karakteri canladırır. Carlito Brigante, kabarık suç dosyasına rağmen, bizdeki Dündar Kılıç örneği, özünde iyi bir insan ama kader kurbanı profili çizer.

Hollywood’dan Türkiye’ye odaklanalım şimdi.

Burak Yılmaz, Antalyaspor’da oynarken transferi söz konusu olduğunda, “Trabzonspor’a gidecek misiniz?” şeklindeki bir soruya ” Hayır, ben büyük bir takımda oynamak istiyorum” demiş ve Antalya’dan Beşiktaş’a gelmişti. BY’nin gözünde Trabzonspor büyük bir kulüp değildi ve haliyle pek çok TSli gibi benim gözümde de pek sempati kazanmamıştı

Burak Yılmaz, BJK’daki başarısız sezonu sonra önce Manisa’ya, oradan da bir diğer büyük Fenerbahçe’ye geçti. Ama orada da başarılı olamadı ve Trabzonspolru Gökhan Ünal’ın Fenerbahçe’ye transferinin üvertür maddelerinden biri olarak “bedelsiz” olarak Trabzonspor’a verildi. FB aslında iki oyuncu önermiş ve birini seçin demişti TS’ye. O dönem ben Trabzon kökenli Ali’nin alınmasını önermiş, ama Şenol hoca ve özellikle Ünal Karaman ısrarla BY’yi istemişti.

BY’nin, “sırdan bir düş kırıklıkları öyküsü” gibi süregiden kariyeri, işte bu buluşmanın ardından müthiş bir çıkışa dönüştü. Trabzonspor’u “küçük” gördüğü ve eliyle gol atma, penaltı çalma gibi emek hırsızlıklarına koşullu etik yapısına tepki olarak BY’yi hiç kabullenemedim.

Ancak Şenol Güneş dokunuşu sonrası Burak’ın da eski kötü alışkanlıklarından büyük ölçüde sıyrıldığını gördük, biz de bu gelişim nedeniyle en azından sessizliği tercih ettik. Hele ki şikelenerek hırsızlanan ve özellikle Fenerbahçe’yi dünya ölçeğinde küçük düşüren 2011 sezonunda verdiği mücadeleye hep saygı duydum.

Şampiyonluk sonrası transfer sürecindeki dalgalanmaları olağan karşıladım hep. Gerek BY, gerekse Selçuk İnan ve Egemen Korkmaz vb diğer oyuncuların takımdan kopuşunun bir nedeni varsa, o neden net olarak yönetim kuruludur. Ancak BY’nin Galatasaray’la şampiyonluk kupasını kaldırırken, 2011 sezonuna atıf yaparak TS camiasını selamlaması kuşkusuz çok kıymetliydi.

Çin macerası sonrası, 50. yıl şampiyonluğu için rafa kaldırılan “futbol ve mali aklın” yerine, har vuralım harman savuralım siyaseti güden Muharrem Usta yönetiminin, Sevr’i aratmayan sözleşmesinin sorumlusu olarak da hiç bir zaman BY’yi görmedim. Her ne kadar , maç kadrosunda bile olmadığı oyunlardan puan başına primi sindirebilmesini hiç anlamasa mda, bunun için de suçlanacak kişi BY değil, o imzayı atanlardı.

Benim hiç kabullenemediğim en başından beri BY’nin Trabzonspor’u küçük görmesi (yoksa haklı olan BY Mı??) ve kendini takımın ve markanın üzerinde görmesi oldu. Koridorda oyuncu arkadaşlarını pas vermedi diye tartaklaması, tribünlere ve hocasına el hareketi ile “.iktir” çekmesi tolere edilebilecek hatalar değildi ve gereği de yapıldı.Bu konuda hem hoca hem de yönetime alkış tutulması gerekir

Gelelim bugüne;

Altyapıdan gelip de açmadan solan onlarca oyuncumuz oldu. Ben misal Barış Memiş gibi mekik dokurcasına seri çalımlarla rakip eksilten, Ali Şen gibi Sergen Yalçın kumaşı bir virtüözün, yanlış kariyer planlaması ve biraz da Trabzon delikanlısı savrulmaları ile hem kendilerine, hem Trabzon hem de ülkeye ihanet edişlerine tanık olan milyonlardan biriyim.

Ve gelelim asıl meseleye, Abdülkadir Ömür’e, sevdiklerinin Abdüş’üne.

Hemen her TSli gibi, ben de yer sofrasında büyüyen Trabzonlulardan biriyim. Haliyle Abdüş’ün o yer sofralı aile yemeği fotolarından payıma düşeni fazlasıyla alıyor ve gözümün tuzlu sularını içime damlatıyorum.

Ve Abdüş’ün, sakatlığına rağmen tam bir İskefiye delikanlısı gibi arkadaşlarını bu zor günlerde yalnız bırakmamak için ağrılar içinde sahaya çıktığını da biliyorum.

Sevgili Abdülkadir;

Yerel medyadaki kimi “kötücül” haberlerde de sıkça vurgulanıp, taraftarın gözüne sokulmaya çalışılan “Burak Yılmaz düşkünlüğün” kimsenin söz sahibi olduğu bir konu değil.
Her özgür birey gibi sen de dostlarını , arkadaşlarını seçme hakkına sahipsin ve herkes de bu seçimlerine saygı duymak zorunda, üstelik bana göre sen, bu ilişkiyi de zarar görmeden sürdürebilecek akla ve sağduyuya da sahipsin

Ama takdir edersin ki , biz büyüklerin, (ki ben misal baban yaşındayım ve bu şehir ve takım uğruna, maalesef, özel hayatını darmadağın edip, kariyerini sınırlamış bir büyüğünüm), geçmiş kötü örneklerin de korkusuyla seni de kaybetmekten çok korkuyoruz. Sanma ki, eğlenmelerinden rahatsız oluyor, zaman zaman minik kaçışlarını anlamıyorum.

Ama misal, Trabzon’da ve camiada senin üzerine titreyen, üzerinden hiç bir kazanç hesabı yapmadan sadece seni ve şehrini sevdiği için, o tarifsiz aidiyet duygusunun samimiyeti ile, o büyük yürüyüşünde sana destek olabilecek onlarca abin, büyüğün var.

Kimse sana BY ile dostluğunu kes diyemez, sonuna kadar seninleyim.

İdmanlarını aksatmadığı sürece her fırsatta BY ile buluşmak da senin seçimindir, tedavi için BY’nin doktorunu seçmek de.

Fırsatın olursa Al Pacino’nun bu filmini izlemeni ve kendi adına dersler çıkarmanı temenni ederim.

Evlat!

“Abdüş’ün Yolu” filminin sonu bu şehir için çok önemli ve bu şehrin futboldan başka geleceği, maalesef, yok.
Şehir, bir büyük hatayı daha kaldıracak halde değil.

Lütfen, kendi yolunun senaryosunu yazarken, kişisel kazanç hesabı yapanlarla;

Seni;

Memleketini , yağmurunu, haniftasını, dumanını sisini, karayemişini ve hamsiyi sever gibi sevenleri

Birbirinden ayırd etmeye çalış evlat

Bunu başarabildiğin ölçüde seninle birlikte takım da şehir de büyüyecek!

Zavzaga’nın Zetkin’i Makbule

img_20190307_233843-1061102886.jpg

Bitmez bilmeyen sağlık sorunların vardı, taşikardi, şeker, tansiyon, kemik erimesi vesaire. Her Karadenizli kadın kadar olmasa da sen de ağrılarından şikayet eder ama ne neşenden ne de çalışma iştahından zerre kaybetmezdin.

İstanbul’daki hayırsız oğlunun karısı Gülay’ın hamile olduğunu acıtan bir gerçekle ôğrenmistin; yapılan tetkiklere göre gelininin kalbi bu doğumu kaldıramayacaktı!

Hasta haline hiç aldırmadan koşa koşa geldin. Doğum çok riskliydi ve hacmi ve adı büyük özel hastaneler bile bizi kabul etmedi.

Tekin Küçükali nam bir gönül adamı tuttu elimizden, bizi Çapa Tıp Fakültesi profesörlerinden Yener Temelli’ye teslim etti, O da efsane cerrah Prof. Ali Akyüz’e. Ne ki, o yıl , 2006, Çapa Tıp yaz fırsatı ile tadilata girmişti ve Gülay hanımın doğumu anne açısından hayati risk taşıyordu. Kardiyoloji, Genel Cerrahi ve Doğum ekipleri üçlü kombinasyonu olmazsa doğum da imkansızdı.

Yener Temelli ve Ali Akyüz, bu çaresizlige kayıtsız kalmayarak, tadilatı 1 günlüğüne durdurup o mucize müdahaleyi gerçekleştirip bize hem oğlumuz Kuzey’i hem de annesini bağışladılar.

img_20190307_233759758217405.jpg

Doğum sonrası birkaç gün sonra eve geldiğimizde, ayakta zor duran halinle önce gelinini bastın bağrına sonra torununu, Ömer’ini. Sen hep Ömer demek isterdin Kuzey’imize

Doğum sonrası acilen ameliyat olması gerekiyordu Gülay”ın. O üzülmesin diye Kuzey’i nasıl sarıp sarmaladın, belki sen bile bu sevgi sarmalının farkında değildin.

Ömrün boyunca , 9 kardeşli evin en büyük oğuluna gelin gittiğin “Efendi’nin Hacı Murat”ın hanesinde herkese hizmet ettin. Kimseyi ayırmadan herkesi aynı yoğunlukla sevdin, binlerce kez yemekler yaptın, sofralar kurdun kaldırdın, inekleri sağdın, yaprak sepetini omuzladın binlerce kez, ağhbun sepetinin ipleri kesti omuzlarını, sırtında 100 kiloluk odun denkiyle yollarda durup haniftalar, elmalar , armutlar topladın sevdiklerine…

Bir kez gık etmedin.

Yokluğunun acısı, varlığında hissedilemiyormuş, gittiğinde anladım. “Ula senun annen yok mudur ula” sitemin yıllarla birlikte açısı derinleşen bir bıçak kesiği gibi anne…

Fedakarlığın ete kemiğe bürünmüş, sevginin katıksız haliydin, şikayet nedir bilmeden her gününe aynı iştah ve sevgiyle uyanan annem…

Ölüm her beşerin başında, ve hepimiz yaşadığımız her yıl, zamanı geldiğinde son nefesimizi vereceğimiz günün içinden geçiyoruz.

Emek ve sevgiyle yoğrulmuş ömrünün son nefesini vermek için 8 Mart’ı bekliyormuşsun meğer.

Meğer ne büyük bir yoksullukmuş annesizlik,

8 yaşında annesiz kalan bir oğulun yanında anneyi özlemek ne büyük yükmüş meğer,

Meğer kısa öykülermis hayat, hayalmiş gerçek sandığımız ne varsa, meğer …

Oradaki sevdiklerimiz buradakileri çoktan geçti. Kuzey iyi, olabileceğince, çok kısa bir sürede çekip gitmenizin şokunu tam olarak atlatabilmiş değil, birdenbire mahzunlaşıyor, kimi, bakışlarında yakalanıyor hüznü, ama rahat olun, çok kalender bir evlat bıraktınız geride.

Bir varmışız bir yok…Bir büyüyle gelip bir büyüyle gidiyoruz.

img_20190307_233508-8154715.jpg

Zavzaga’da açan tüm çiçeklerde kokunuz var. Her şey kaybolsa da anne kokusu kalıyormuş, meğer…

Gülün Adı

Ölüm koparıp alalı seni etimizden , 3 yıl olmuş, 36 ay, 1095 gün geçmiş sensiz, sensiz her kalp vuruşunu hüznün uçurumuna suskun hıçkırıklar gibi bırakmış bir evlat, oğlumuz, duvarlardaki fotoğraflarına bakmaya cesaret edemeyen Kuzey’in, Kuzey’imiz, ölümü göze alıp doğurduğun oğlun, 12 yaşında şimdi, her gece sende kaybettiği sıcaklığı babasında arıyor, çaresiz, nerede görülmüş bir annenin bıraktığı boşluğu başka birinin başka bir şeyin doldurabildiği, ah imkansızlık uçurumu…

Annenin en çok neyini özledin evlat diye sorarken, içimde bir korku, ‘uyurken saçlarını oksardım annemin, o da benim saçlarımı oksardı, öyle uyurduk, en çok onu özledim”

Bilirsin, ilk tanıştığımızda saçlarım kıvırkıvırdı, gaful derdin, hiç bir zaman çok uzamadı saçlarım. Ama Kuzeyin bu sözleri sonrası saçlarımı hiç kesmedim, en yakın arkadaşlarıma bile söylemedim bu sırrımızı, herkes bir şey yakıştırdı, hep yutkundum, ikimizin yerine de döktüm tuzlu damlaları o dipsiz boşluğa, kimseler görmedi gölgesizliğimi .

Almanca dil eğitimi için bir haftalığına Almanya’ya gitti Kuzey 2018 de, yine birkaç hafta önce koşarken düşüp kolunu kırdı, hoş hissetmişsindir, bu büyük acıyı tek damla gözyaşı dökmeden tam bir erkek gibi karşıladı, kolumuz hala alçıda ama merak etme sorun yok, babaannesine de söyle. Bu soruna rağmen derslerinden geri kalmadı, biliyorsundur, dersleri senin attığın muhteşem temel üzerinde sorunsuz gidiyor. Öğretmenleri sınıfının en efendi ve yardımsever öğrencisi diye anlatıyor, sensizliğin kışında odunu olmayan sobaya uzatılmış bir çift el mahzunluğu

Çemberlitaş’ta filme gitmiştik hani, okuldaki hay/huydan kaçıp, Gülün Adı, çok severdin Umberto Eco’yu, Çınaraltı’ndaki seyyar kitap tezgahından Gülün Adı’nı satın aldığında sadece sınıf arkadaşıydık, henüz, kitabı da neredeyse yarı fiyatına verdiğimde yüzünde beliren hem teşekkür hem de ‘ama senin için sorun olmasın’ ifadeli bakışın sonrası ertesi gün ilk işim seni okulda bulmak oldu.

40 sayfasını okumustun bile aldığın kitabı, iki çay alıp oturduk, gülen gözlerinle beni izlerken sen, ben kısaca özetledim;

“Bak, o kitap tezgahı devrimci abilere ait, bazen işleri, mahkemeleri vesaire olunca tezgahı bana bırakıp gidiyorlar, karşılığında da her gün bir kitap hakkım var, işte aldığın kitap oydu”

Önce kısa bir şaşkınlık, sonra gözlerinde açan bahar, bir Kasım gününde, sonra şu cümle çıkmıştı o biçimli ağzından; ” Filmi de geliyormuş”

Derse girdik, sanırım Oktay Verel’in dersiydi , zira sınıfta tam bir başıbozukluk vardı herkes kendi kolonisinde muhtariyetini yaşarken , hoca da çok sevdiği kız arkadaşlarla hemhaldi. Sonra bir anda aklım başıma geldi, sen beni filme davet etmiştin ama ben öküz anlamamıştım. Hemen seni aradı gözlerim, sınıf anfi , beline kadar inmiş at kuyruğu saçından tanıdım seni, söktüm kendimi arka sıralardan ve yanına gelip defterinin arasına bir not bıraktım; ‘film geldiğinde birlikte gidelim mi?’

Yağmurlu bir Aralık gününde, Beyazıt’ta yeni açılmış Mc Donald’ın önünden geçerken birbirimize bakıp gülmüş ve sinema yoluna büyük sırrımızın keyfi ile devam etmiştik. O bol paçalı kot pantolonunun ıslak paçaları bugün gibi…

Kasvetli bir filmdi, uzundu, ben sıkılmış ve seni de sıkılganlığımla nasıl rahatsız ettiğimi, bir anda kalkıp salonu terkettiginde anlayabilmiş, çok utanmıştım. Bu bana hayatta verdiğin ilk dersti. 3 gün konuşmadık, daha doğrusu sen konusmadın benimle, ben de kendime kızıp kitap tezgahında bitirdim birkac günü.

Sonra bir Pazartesi günü elinde Gülün Adı yüzünde bin tebessümile çıkageldin kitap tezgahına…Ne güzel gelmişti gelişin…