İNSANLIK FOTOĞRAFI!

31 Ağustos 2008 Pazar

Zico sonrası pek çok güzelliğini kaybeden Fenerbahçe’de futbol olarak olmasa da hala bazı güzelliklere tanık olabiliyoruz.

Fenerbahçe, Zico sonrasının dip yapan oyuncularından Uğur’un ortasına yükselen Güiza’nın kafa pasına Semih’in dokunuşuyla ikinci golünü kazandı. Bu gol sonrası Semih’in, ‘goldeki en büyük pay arkadaşımındır’ edasıyla Güiza’ya doğru koşup ona moral vermesi, her tür sportif övgünün de üzerinde, bir insanlık fotoğrafıdır.

Santrforsunuz; gelen her teknik adamın bir numaralı yedeği ve sadece sıkışınca sarıldığı bir ademoğlusunuz

Sonradan girdiğiniz oyunlardaki veriminiz öyle noktalara taşınmış ki, liginizin gol kralı olmuşsunuz. Yetmemiş, Avrupa Şampiyonası’nın flaş takımı Türkiye’nin en verimli ayağı olarak tüm Dünyanın dikkatini çekmişsiniz. Sonra yine annenizin ligine dönmüş ve Avrupa Kulüpler kupalarının elemelerinde bir maçta 4 gol atmışsınız.. Ardından bildik sahneler..Yine yedek kulübesine çekilmişsiniz..

Tüm bunlara rağmen hamurunuzda var olan “iyi”yi, asla “kötü”ye kurban vermemiş ve bu geceki maçta böyle bir ihtimalin asla gerçekleşemeyeceğini, görece en büyük rakibini, bir “bahaneyle” omuzlarına alacak bir yüce gönüllülükle göstermişsin..

Semih Şentürk, yerinde olsam ben ne yapardım bilmiyorum, ama sana ne kadar teşekkür edilse az, bunu biliyorum..

Maç 2 kırmızı kart sonrası anlamsızlaştı.

Fenerbahçe’nin yürüyerek oynaması, Kazım’ın lakaytlığı, Gökhan ve Uğur’daki inanılmaz düşüşler, Güiza’ın açık kalitesine rağmen golsüzlüğünün sürmesi akılda kalanlar..

Belediye 2 eksik kalmasa bu maça ortak olurdu, Fenerbahçe her yönüyle eksik bir fotoğraf veriyor. Bu fotoğrafın, lige verilen arayla giderilecek kadar basit olmadığını da ekleyelim.

Hakem Süleyman Abay’ı ilk defa beğendim. Dileriz, benzer pozisyonlarda görece “büyüklere” karşı da bu standardını korur.

Son söz; maçı filan bir yana bıraktım..Mustafa Kemal’in ipuçlarını verdiği sporcu fotoğrafı için SEMİH ŞENTÜRK’E BİN SELAM. İstersen bin maçta da gol atma, ama sakın o yüreğini kaybetme e mi..

Reklamlar

TRABZON YİNE…

30 Ağustos 2008 Cumartesi, 13:44

Oyun Trabzon’un hakeme kurban giden Umut golüyle başladı. Belli ki suni çim hakemleri de etkilemiş. Yoksa bir hakem en kolay pozisyonda böylesi bir pozisyonu nasıl olur da görmez!?

Ankaragücü, belli ki Trabzon’un büyüklüğünü kabul etmiş. Böyle olmasa kendi sahasındaki maça kontratak düşüncesiyle çıkmaz ve 1 puana razı bir takım fotoğrafı vermezdi. Belli ki, Dünya’da şampiyon çıkarmamış tek başkent olma utancını yaşamaya bu yıl da devam edecek Türkiye. Hayır bu yıl olmalarını beklemiyoruz elbet, lakin kafaların aynı kafalar olması geleceğe dair umutları da çürütüyor.

Umut golünü “yiyen” aynı yan bayrağın, Orkun Aktaş, muhtemel ikinci Trabzon golüne de engel olduğu 22. dakikadan sonra bordo-mavililerin maçı kazanmak için yan hakemi de aşması gereği bir zorunluluk olarak öne çıktı.

Colman’ın attığı 60 metrelik gol pasında Yattara en az 20 metre geriden çıktığı için yan hakem Aktaş’ın yapacağı bir şey kalmadı ve Gineli sihirbaz klasik bir “gönderme” ile Serkan’ı etkisiz hale getirip golünü attı.
Selçuk’a ait 3 pozisyondan söz edelim. İlki gol iştahını gösteren ikinci Trabzon golündeki takipçiliği, ikincisi topla ilerleyip 25 metreden şut atma özgüveni. İlk iki pozisyonda Selçuk alkışı hak ediyor. Üçüncü Selçuk pozisyonumuzda dakika 40’da Selçuk’un El Yasa ile girdiği ikili mücadelede hakem Hüseyin Göçek Selçuk aleyhine bir faule hükmetti. İşte bu tür faulleri iyi süzemedikleri içindir ki Türk hakemliğinin gelişim hızı “kabuklukurbağa”ları bile güldürüyor, Allah da sizi güldürsün.

İkinci yarı sıcak hava dalgasıyla dalgaya alınmış olarak geçti dersek kimse alınır mı? Ankaragücü zevahiri kurtarmak adına hücum eder gibi göründü, iki şans topunda ve Mehmet Yılmaz’ın enfes vuruşlarında Tolga gole izin vermedi. Barış Memiş Gökhan abisinin al da atını dışarı vurdu, uzatma dakikasında ailecek gole giden Trabzon, Gökhan Ünal’la boş dönüp kalesinde İglesias beceriksizliğiyle gole dönüşmeyen atağı şokunu atlatmadan, bir şans golüyle ligdeki ilk golünü yedi. Sonuçta Trabzonspor 5-1 kazanması gereken bir oyundan 2-1 le üç puanı çıkarıp Ankara dublesi yaptı. Darısı İstanbul’un başına diyelim ve bağlayalım;
Bakanlar çekilsin, başbakan geliyor!!!

HAKEM İYİ OLSA G.SARAY TURU GEÇER MİYDİ?

28 Ağustos 2008 Perşembe, 10:15

Maçı Taraf gazetesinde fanatik Galatasaraylı meslektaşlarımın arasında izledim. Sarı kımızılıların en iyi oynadığı bölümde golü yiyince herkes şaşkına dönmüşken, en başta da baş fanatik Tuncer Köseoğlu, “ofsayt kokuyor” dedim, “kesinlikle değil” dedi Köseoğlu, izledik tekrarını “Vay İ. hakem yaktı bizi” dedik, hep birlikte..

Soru şu; evet hakem kesin ofsayt bir golü yan hakeminin kurbanı olarak geçerli saymış ve Galatasaray’ın hakkını yemiştir. Doğru. Ama Galatasaray bu haksız gole rağmen turu hak edecek bir performans sergiledi mi sizce?! Bana göre hayır. Yiğidi öldürelim Romenlerin hakkını verelim. Her koşulda savunmaya çalıştığım Lincoln bu maçla İstanbul günlerinin de bitişini ilan etmiştir. Kendini inkar edişin her türünü sergileyen Brezilyalı, O’na ve futbolun sanat yönüne değer verenleri bir kez daha düş kırıklığına uğratmıştır. CL kapısından dönen sarı – kımızılıların Türkiye liginde 2. olmak için Lincoln gibi bir “lükse” ihtiyacı yok. Milan Baroş transferi de bu dakikadan sonra “lükse” kaçmıştır. Polat yönetimi iki gün daha bekleyebilseydi, Milan için de bir çuval parayı sokağa atmamış olurdu. Nonda ve Ümit Karan bu lig için yeter de artardı. Yazık olmuştur. Bize düşen, hakem yardımıyla da olsa turu geçen Steau’yu kutlamaktır.

-FENERBAHÇE CL DE AMA-

Galatasaray’ın maçını izlerken bir yandan da Şükrü Saraçoğlu kapışmasını izliyoruz. Fenerbahçe’nin turu geçeceğine inandığım için çok da önemsemiyorum. Hele Semih’in golü de gelince, ilgim alakam tamamen Bükreş’e odaklandı. Galatasaray yıldızlarının, cık eki almasıyla veda edince döndük Saraçoğlu’na.
2-0’ı da yakalamışız keyif yapacağız. Ama bir türlü keyif yapacak noktaya taşıyamıyoruz kendimizi. Golü de yiyince, eyvah diyenlerden biri de ben oldum haliyle. Çok diri ve koşan bir takım olan Partizan, beraberlik golünü atamadıysa, şansımızdandır. Yenebilecek bir beraberlik golünün CL’nin gitmesi anlamına geleceğine inandığım için oturduğum sandalyeyi tere boğdum. Tecrübeli Aragones’in yerinde müdahaleleriyle kazaya uğramadan Partizan engelini aştıysak da; genel Fenerbahçe fotoğrafı umut vermedi. Maldonado’yu geçtim, Zico döneminin yıldızları Uğur ve Gökhan’daki müthiş düşüş çok daha endişe verici. Bu düşüşü sadece Deivid’in yokluğuna bağlamayacak kadar içindeyim bu oyunun. Bu gidiş gidiş değil.

Futbolumuzun son ‘Don Kişot’u!

Türk futbolunun efsane isimlerinden Ünal Karaman’dan çarpıcı açıklamalar.

27 Ağustos 2008 Çarşamba, 18:10

SEDAT TUNALI (HTSPOR.COM ÖZEL RÖPORTAJ)

Konya Et Balık Kurumu’nda çalışan memur bir babanın oğlu olarak açmış gözlerini dünyaya. Doğuştan yetenekli olduğunu fark etmeden, sokak arası futbolcularının son ‘büyük’ temsilcilerinden biri olacağını hiç aklına getirmeden top kovalamış 13 yaşına kadar.

Evin en küçüğü olmasa belki de futbolcu olmayacaktı, zira bir ramazan akşamı iftar sofrasının pidesini almak için fırına onu göndermeyecekler ve o pide kuyruğunda arkadaşının “Oğlum et balık genç takım kuruyor, yarın seçmeler var gidelim mi?” davetini almayacaktı. Memur baba zaten oğlunun okuyup adam olması konusunda ısrarlı ve kararlıdır, top da neymiş. Ertesi gün seçmelere gider ve hemen fark edilir. Sonra Konya İdman Yurdu, ardından Gaziantep ve Malatya günleri.

Malatyaspor’da oynarken sakatlanır ve bir hafta Malatya Devlet Hastanesi’nde yatar Ünal. Doktorlar iyi beslenmesini ve her sabah taze süt içmesini önerirler. Ünal’ın daha önce hiç tanımadığı bir Malatyalı köylü kadın, ineğini hastane bahçesine kadar getirip sütünü sağarak taze taze Ünal’a içirir! Bu ‘insanlık’ hali Ünal’ı Anadolu insanına ‘bağlayan’ en büyük işaretlerden biri olacaktır.

Malatyaspor’da oynarken Milli Takım’ın da en popüler oyuncusu olarak sivrilen Ünal’a ülkenin ‘tabii senatörler düzeninin sahipleri’ talip olmakta gecikmez. Ama sert kayaya çarptıklarını anlamaları çok zaman almaz. “Parayla her şeyi satın alabileceklerini zanneden insanlardan hiç hazzetmedim, etmem” der ve karakteriyle örtüşen tek takım olarak gördüğü Trabzonspor’a imza atar. Aşağıda bu imzanın da öyküsünü okuyacaksınız.

Geçen sezon başlamadan Ankara’daki bir turnuvanın ardından katılımcı 6 takımı sormuş ve hocamdan fikir almıştım. Karaman, izlediği 6 takım içinde en çok OFTAŞ’ı beğendiğini, Rize’nin işinin zor olduğunu söylemişti. O gün içimden gülmüştüm, başka gülenler de olmuştur ihtimal. Bu nedenle bu yıla dair “Denizli ve Hacettepe’nin işleri zor” uyarısının dikkate alınmasında adı geçenler açısından yarar olduğunu söyleyelim ve söyleşiye geçelim.

Hocam sondan başlayalım, lig ne olur?
Çok büyük aksilik olmazsa ilk 4 belli. Yönetim şekilleri ve bazı tercihler sıralamayı belirler. En hazır gözüken Galatasaray. Milan Baros bence Nonda’ya çok gol attırır.

Trabzon’la başlamadan, sağda solda sizin aslında Trabzonsporlu olmadığınız söyleniyor, bu sizi rahatsız ediyor mu?
Türkiye’nin en gözde oyuncusuyken Trabzonspor’u seçen ve o şehirde 9 yıl yaşayan, her sezon İstanbul takımlarının transfer etmek için akıl almaz yollar denemesine rağmen Trabzon’dan ayrılmayan birine söylenecek söz mü bu sizce? Zaman zaman sorunlar yaşadım, ayrılmak istediğim de oldu Trabzon’dan, ama her seferinde bir şey beni Trabzon’da tuttu. Trabzonsporluluk daha nasıl olur? Maddi ve manevi her tür baskıya rağmen bu şehirde kalmak Trabzosnporluluk değilse, başka ne diyebilirim ki?

Trabzon nasıl takım kurdu sizce?
Bir iki değişiklikle ligin en güçlü takımı olabilirler.Yıllar sonra ilk defa çok doğru bir hamle yapılıp doğru isimlerin takıma kazandırıldığını düşünüyorum ve geleceği parlak görüyorum. Selçuk, Caner, Nuri Şahin, Ceyhun Gülselam ve adı şu an aklıma gelmeyen pek çok ‘değeri’ daha kariyerlerinin başında önermeme rağmen almadı Trabzon, geç ve çok paralarla da olsa yine de Selçuk ve Ceyhun gibi oyuncuların çok doğru seçimler olduğuna inanıyorum.

Trabzonspor şampiyon adayı olabilir mi?
Ersun hoca çok doğru bir takım çıkardı bana göre. Bazı kritik maçlarda Ceyhun’u da Hüseyin’in yanına çekerse Trabzon takımı gol yemez ve Yatara-Gökhan-Isaac ve Umut dörtlüsünden yapacağı seçimle mutlaka golü de bulur. Sağ kenar biraz aksıyor gibi görünüyor ama Tayfun gibi bir alternatifi de var hocanın. Ben Trabzon’dan çok umutluyum

Eskiye dönersek, Türkiye’nin en flaş oyuncusu iken sizi Trabzon’a sürükleyen hangi duyguydu? Para olmadığını söylemenize gerek yok, bu biliniyor.
Karakter olarak zoru başarmayı seven bir yapım var. Yel değirmenleriyle savaşan Don Kişot’a hep sempatiyle baktım ve kendimde hep bir parça buldum O’ndan. Hayatımın hiçbir döneminde işin kolayına kaçmadım. Tabi Trabzon’a karşı Anadoluluktan beslenen bir sempatim de vardı. Sayın Mehmet Ali Yılmaz başta olmak üzere, 4 büyük kulübümüzün yönetimi de benimle özel olarak ilgileniyordu. Ama dediğim gibi beni Trabzon’a sürükleyen görüştüğüm kişilerin karakterleri ya da sundukları şartlar değil; kendi karakterimde var olan ‘zoru başarma’ duygusu ve duruşudur. Ben Anadolu insanında saklı olan güzelliklere aşığım. Zaman zaman sorunlar yaşasam da, Trabzonsporlu Ünal olmaktan ve o şehirde yaşamaktan dolayı en küçük pişmanlığım olmamıştır. Daha 10 gün önce gizli gizli Trabzon’a gidip eski dostlarla buluşup balık yedik ve eğlendik. Hayat; dostlarla paylaşılan zaman ise ve ben İzmir’den Trabzon’a ‘uçuyorsam’ bir balık keyfi için, başka söze , gerçekten, gerek var mı? Benim Trabzonsporluluğumu sorgulamaya kalkanlar kendi Trabzonsporluluklarıyla benimkini tartma cesareti gösterebilir mi? Bir şehre duyulan aidiyetin referansı nüfus cüzdanıysa, kabul ben bazıları kadar Trabzonlu değilim. Ama yaşadığı ve yaptıkları ortada olan Ünal Karaman’ın kente duyduğu sevgiyi ölçmek kimsenin haddi değildir. Bir anımı anlatmak isterim şimdi; Trabzon’daki 5. yılımın sonunda, dedikodulardan da bunalmış bir halde şehirden ayrılmaya karar vermiş bir ruh hali içindeydim, kafamda bitirmişim yani. Akçaabat’ta Nihat Usta’nın orada köfte yemişiz..

Güzel miydi hocam?
Kötü soru sordun. Neyse kalktık gidiyoruz tam, 5-6 yaşlarında bir kız çocuğu geldi yapıştı bacaklarıma. “Ünal abi sakın bizi bırakıp gitme” diye ağlıyor sızlıyor. Ertesi sabah uçağa binip gideceğim ve bir daha dönmeyecektim güya, o sevimli kız bana el sallayarak dedesiyle içeri doğru giderken, ben yakındaki bir telefon kulübesinden kulübü arayıp “sözleşmeyi hazırlayın imza atacağım” dedim ve yine Trabzon’da kaldım. O an anlamıştım ki, bu şehirde beni tutan, beni çeken bir şey var ve ben bu şehri ölene dek terk edemeyeceğim..

İstanbul takımlarına iyi direnmişsin hocam.
Bu karakterle ve yaratılışla ilgili bir şey. İstanbul takımlarını idare edenler bana para=güç le değil de, insani başka şeylerle gelselerdi belki İstanbul’da da top oynardım. Ama onlar benim karakterim hakkında fikir sahibi olmak yerine her seferinde önüme daha fazla para koymayı yeğlediler, e haliyle olmadı tabi. Hatta bir seferinde rahmetli Ekrem Dürüst benim av merakımı bildiği için 357 Magnum tabanca ve Yivli av tüfeğiyle beni “kandırmaya” çalışmış ama ben yine Trabzon’u seçmiştim. (Hoca bunları anlatırken gökyüzünde dans eden bulutlara kilitliyor bakışlarını ve belli belirsiz “demek ben trabzonsporlu değilim diyorlar ha” cümlesi dökülüyor yerlere,
darmadağın..)

Ümit Millilerde çok başarılıydınız, sonra kötü bir Konya deneyi yaşadınız?
Konyaspor zor durumdaydı ve bu koşullarda yapılan teklifi reddetmek çok şık olmayacaktı. Memleketim zor durumdayken seyirci kalamazdım ve elimi taşın altına koydum. Takım benim kurduğum bir takım değildi, bir iki takviye yapmamıza ve iyi bir başlangıca rağmen sonra anlaşılmaz bir düşüş yaşadık. Forvette yaşadığımız sıkıntı ve Neca’nın gitmek istemesi planlarımızı bozdu açıkçası. Bunu kimseyi suçlamak için söylemiyorum, bilakis Konya halkı ve yönetimine bir kez daha teşekkür ederim aracılığınızla. Bazı “kilit” oyuncularımızdan da beklenen verimi alamayınca bırakmaya karar verdik. Bu da bir deneyimdi benim için, gerekli dersleri çıkardığımı söyleyebilirim

Fenerbahçe? Beşiktaş?
Aragones kendi oyun kurgusunu kurmak istiyor ve bu son derece doğaldır. Ama eldeki oyuncu kadrosunun hocanın kurgusuyla örtüşmesi gerekir. Marco’nun boşluğunun doldurulması ve Güiza’nın yanına çok iyi bir forvet alınması Fenerbahçe’nin olmazsa olmazları bana göre. Güiza tek forvet oynayacak tipte değil, ama iyi bir partnerle birçok maçta hat trick yapabilecek beceriye sahip. BJK’nın 2-0 dan 3-2’lik galibiyeti çok abartmaması gerek. Delgado’nun klası tek başına bir takımı sürüklemeye yetmez. Takım olarak daha fazlasını yapabilecek kapasiteye sahipler ve bu kapasiteyi işler hale getirmek de Ertuğrul Sağlam’ın görevi.

Diğer takımlar?
Tv görüntüleri çok belirleyici olmaz ve yanıltabilir. Ama Denizli ve Hacettepe’nin işleri zor gibi. Gaziantep’i ve 2-0 kaybetmesine rağmen Ankara’nın oyun kurgusunu beğendim.

Hedef?
Elbette kısa ve uzun vadeli planlarım var. Ama nihai hedefim Atatürk’ün işaret ettiği şekilde sporcular yetiştiren bir futbol enstitüsü kurmak. Başarılı sporcuları yetiştirirken, diğer yandan da okuyan, araştıran, kendini sürekli yenileyen ve aşmaya çalışan sporcu fotoğrafına da de katkı yapmak istiyorum.

Son söz?
Ünal Karaman şunu kanıtlamıştır: Güç, her insanı satın alamaz!

Teşekkür ederim sayın Karaman!

sedattunalim@gmail.com

İLK HAFTADAN KALANLAR!

26 Ağustos 2008 Salı,

Bir; Bu sezon geçen sezondan daha kalitelli geçecek İki; ‘Dört büyükler’den hiçbiri ‘büyük’ gibi oynamadı, ilk haftanın ‘saha içi büyüğü’ Gaziantep’ti. Üç; Sivas-Kayseri özet görüntüleri; bu yıl Sivas’dan çok Kayseri’yi konuşacağımızın ipuçlarını verdi. Dört; Antalya’nın hocası ilk haftanın en kötüsü, Ankara’nın Kocaman’ı en korkağıydı. Beş; Rıdvan Dilmen’in çok beğendiği Yunus Yıldırım oyun 0-0 iken Fenerbahçe’nin penaltısını yiyerek haftanın en kritik hatasına imza koydu. Altı; Trabzon- Ankara maçının Cüneyt Çakır’ı da Hüseyin’in bileğini ‘kırma’ hamlesine direk kırmızıyı çıkaramayarak beden üst düzey hakemliği zorlayamadığının resmini verdi.Oysa FIFA kriterleri çok açık. Yedi; İzlerken terden sırılsıklam olduk, ya ‘esas oğlanların’ halleri?

İHSAN TÜRE’Yİ BİLİR MİSİNİZ?

Sıkı bir futbolseverseniz ve yaşınız da 40’larla dans ediyorsa, elbet tanırsınız Türe’yi. Sahaflarda elime geçen bir kitabın adı “Tanrının küçük oğlu”, yazarı da eski FIFA hakemlerimizden İhsan Türe.

Neleri kendine saklayıp okuyucularıyla neleri paylaştı bilemem.
Bildiğim şu; İhsan Türe nin anıları ilk sayfasından son sayfasına kadar, kitap sınırlarını zorlayan bir samimiyetle örülmüş. Hangi “erkek”, karısını nasıl aldattığını bunca dürüstlükle yazar?

Lig başlarken “ikili ilişkilerden” çok daha önemli öncüllerimiz var elbette. Alın size bugüne “cuk oturacak” bir İhsan Türe tespiti:
“Benim ülkemde hakem “yapayalnız” bir adamdır. Bunca futbolu siyasete alet eden politikacıların, kulüp yöneticilerinin ve onlarla sıkı sıkıya iş birliği içerisinde olan hakem yönetici ve federasyon başkanlarına rağmen, sen istediğin kadar idealist ve başarılı ol, seni bu ‘kokuşmuş kurulu düzende’ çıtır çıtır yerler”

Türe bu yazıyı yazalı neredeyse 10 yıl olmuş. Ama sanki dün yazılmış hissi vermiyor mu size de?

TRABZON’UN FORUMU…

“FORUM” benim için çok özel anlamlar taşıyan bir kavram. İstanbul Üniversitesi Siyasal’ın önündeki bir alana “Forum” alanı der ve siyasi tartışmaları orada yapardık. Ziyadesiyle öğretici ve eğitici olan bu tartışmaları bitirince hemen yanı başındaki yemekhaneye ‘sızar’, Dünya’nın en güzel öğrenci yemeğini yerdik. Forum çağrışımları keyifli, hasılı..

Memleket ziyaretine gidince bunca afralı bolca tafralı AVM’yi de İhsan Öksüz ağabeyin rehberliğinde gezdim. İşte şurası şu, burası bu, şu şunun bu bunun der ve tembel adımlarla “caddeleri” adımlarken ilk dikkatimi çeken, “köşe başı” olarak tanımlanabilecek mağazaların birçoğunun “tanıdık ve bildik” markalara tahsis edilmişliği oldu.

Forum’un inşa edildiği alanın, yazar Ksenephon’un “Onbinlerin dönüşü”
adlı eserinde de anlatılan tarihi ve antik bir mekan olduğu için daha önce kimseye inşaat izni verilmediğini, ancak yabancı ortaklı Forum devreye girince, “anayasayı bir kere çiğnemekle bir şey olmaz” ata sözümüzün devreye girdiğini öğreniyoruz, şaşırmıyoruz haliyle. Kılıç kuşananın ne de olsa, yasa ve adalet mi?Onlar da ne? Ülkeyi bölmek mi istiyoruz yoksa?

Forum adına hazırlanmış dergiyi okuyorum. İlk yazı Trabzon’dan 6 yaşında ayrılmak zorunda kalmış bir Trabzonlu’nun kaleminden çıkmış.
Doğrusu duygularını ifade edişi ve betimlemeleri oldukça doyurucu ve bir hemşehrisi olarak da gurur vericiydi. Bu selamlama yazısının bir alış veriş merkezinden çok kültür sanat merkezine yakışacağını ve bu Trabzon sevdalısı hemşehrimizin Trabzon’a bir de kültür sanat merkezi kazandırılması için çaba gösterişini de görmek isterim. Bir de küçük uyarı; böylesine güzel bir metni kağıda dökebilecek bir “yöneticinin”, Türkçemiz söz konusu olduğunda çok daha dikkatli olmasını beklerdim!

Trabzon’da bordo-mavi yok kalmamış? Ya da ‘yabancılaşma’ süreci..

Ha bir de şu var notlarım arasında;
Teknosa’da üç İstanbullu’nun renkleriyle “süslenmiş” telefonlar satılırken, sordum, bordo-mavi renkli telefon yokmuş. Biz İstanbul’daki benzer mağazaları bordo-mavi bulundurmaya zorlarken, bordoyla mavinin göbeğinde ‘bordo-mavi yok abi, üç büyükler var’ zırlamasını duymak fazlasıyla rahatsız edici.

Taka gazetesinin tam karşısındaki Migros mağazasında da, benzeş bir rezilliğe tanık oldum.
Bir sepetin içinde elma büyüklüğünde toplar koyulmuş. Sarı-kırmızı ve
siyah-beyaz toplar var sadece. Görevliye sordum:
-Neden Bordo-mavi yok
-Abi bordo-mavi yok ama bak sarı-lacivert de yok
-Nasıl yani? Birinin yokluğunun tesellisi bir başkasının da yok oluşu
mudur? Bu mudur Migros’un yönetiliş vizyonu?
– Yok abi işte bordo-mavi, bari sarı-lacivert de olmasın dedik biz de.

Gülmek ya da ağlamak arasında tercihinizi yapın. Hangi yanlışı düzeltelim bilmiyorum. İstanbul’un üç takımının Trabzon’dan bakınca birbirinden zerrece farkı olmadığını, olamayacağını yaza yaza söyleye söyleye dilimiz yalama oldu, ama bazı beyinler erken yalama!

Güya Fenerbahçe’yi temsil eden renkleri ‘yok’ ederek bordo-maviye hizmet ediyorlar. Bunu yaparken bir şehre ve o şehrin tüm geleneklerine hakaret ettiklerinin farkında bile değiller. Tüm şampiyonluk mücadelelerini Fenerbahçe’ye karşı veren (BJK istisnası var) Trabzonsporlular, aynı çekişmeyi Galatasaray’la yaşasaydı çirkef kültürümüze ne tür katkılar yapılabileceğini bilemez. İdmanocağı etkisiyle varola geldiği iddia edilen sarı-kırmızı ‘sevgi’ iması, midemi bulandırmaya başladı. Trabzonlu saf tabi, bu oyunu ‘yer’, belli ki düşünülen bu. Sizi bilmem, ben yemem bu geri zekalı oyunu. O ana kadar sepete doldurduğum ne varsa orta yerde bırakıp terk ettim Migros’u. Bordo-mavi o kapıdan girmeden, ben de girmeyeceğim..Bir de şu var; Şükrü Saraçoğlu’nun alt katındaki Migros mağazasında bordo-mavi top satılıyor mudur, ne dersiniz?

TRABZON HAFİF HAFİF!

25 Ağustos 2008 Pazartesi

Trabzonspor yönetiminin insan üstü çabasıyla maça yetiştirilen Avni Aker tribünlerini dolduran Trabzonsporluların futbol keyfi olarak olmasa da galibiyet keyfi ve oyun heyecanını bolca yaşadığını söyleyebiliriz.

De Nigris, Neca ve Özer Hurmacı gibi futbolun “gol” yönüne yatkın ve beceri düzeyi ortalamanın üstündeki oyuncularını kulübeye mahkum eden Ankaraspor Teknik Direktörü Aykut Kocaman beni düş kırıklığına uğrattı. 1-0 geriye düştükten sonra 10 kişiyle buldukları pozisyonlar, Kocaman’ın “yanlışının” da belgeleriydi.

Rakip teknik direktörün oyunu beraberlik üzerine kurması ve Trabzon orta sahasında özellikle Colman’ın kötü bir gününde olması oyunu orta sahasız bir mücadeleye dönüştürdü. Egemen-Song çiftesinin hatasız oyunu Tolga’yı rahat ettirirken, sağbek Serkan’ın balsız oyunu sağ kenarı etkisiz kıldı. Sol bekte klas bir görüntü veren Cale, fizik olarak biraz daha güçlendiğinde Trabzonlular yeni bir Abdullah Ercan’la buluşabilir.

Ankara’nın “dişe diş, kora kor” mücadelesi karşısında yetenekli ayaklarını devreye sokmakta sıkıntı çeken ev sahibi, Yanal’ın prensi Selçuk’un enfes vuruşuyla duvarı yıkmayı başardı ve 2 yıl aradan sonra lige 3’lük bir giriş yaptı. İlk maçlar her zaman zordur ve oyuna dair eleştirilerde biraz cimri olmakta yarar var, nihayetinde 2-0 kazanılmış bir oyundan söz ediyoruz.

Ersun Yanal, Hüseyin’le başlayarak, en azından beni, yanıltmadı.

Çimşir, Avni aker çimlerine taşıdığı performansıyla gecenin adamı olurken, müzmin sevmeyenlerinin ne kadarını üzdü bilemem ama “gerçek”

Trabzonsporluların antipatileri olmasına rağmen bu geceki Hüseyin’i alkışladıklarını düşünüyorum.

Daha güzeli atılana kadar Selçuk’un golü için çıkardığım şapkamı masanın üstüne bırakıyor ve maçın hakemi Cüneyt Çakır’a dostça bir öneride bulunmak istiyorum; Sayın Çakır, yüzünüze de yansıdığı gibi özünde çok iyi bir insan olabilirsiniz, mesela çok iyi bir baba olduğunuza eminim, çok iyi bir eş, arkadaş, damat, müdür vs… Ama hocam hakemliğiniz tatmin edici değil, lütfen zorlamayın.

Son sözümüz Ankara’nın Liberyalı oyuncusu Theo’ya olsun; Hüseyin’in bileğini kıramadın diye üzülme sakın, kendini göstermek isteyen her “çaylak” gibi senin de hedeflerin var belli ki, sakın yılma nasılsa bir gün başarırsın! Baksana bu “taammüden kırma” hamlene rağmen FİFA hakemi sana direk kırmızıyı bile gösteremedi. Durmak yok, yola devam!!!

GALATASARAY KÖR TOPAL, FENER SADECE KÖR!

24 Ağustos 2008 Pazar, 00:25

İki İstanbullu’nun sahne aldığı Cumartesi gecesinden bana kalan Gaziantep’in ‘taş’ gibi takımı ve Denizli’nin Trabzon’da beğenilmeyip postalanan alt yapı ürünü sol beki Çağlar Birinci’nin performanslarıdır.

Galatasaray’ın maça neden Arda’sız başladığını anlayamadım. Bir sakatlık söz konusu olsa bile 45 dakika oynayabildiğine göre, maça Arda ile başlar ve ilk yarıda koparmaya çalışırsın. Skibbe ne düşündü bilemeyiz. Bildiğimiz takımının tat vermediğidir. Farklı skor kimseyi, en başta da sarı-kırmızılıları aldatmamalı. Yürüyerek ancak 10 kişi kalmış sıra takımlarını yenebilirsiniz, ama mesela Steau Bükreş bir sıra takımı değildir.

Denizlispor belli ki dar bir bütçe ile giriyor sezona. Umalım ki şansları yaver gider, zira yürüyen bir rakibe direnirken bile zorlanan bir takım fotoğrafından, temsil edilen kenti mutlu edecek çok az oyun çıkar. Trabzon’dan aldıkları Çağlar’ı izleyince, nedense aklıma Serkan Balcı geldi. Çağlar’ın oyuncu kumaşı birkaç Serkan edebilir, ama yıllık ücretleri yan yana koyduğumuzda acı bir tebessüm, hadi hakkını verelim, bir kahkaha tutturmak gerek.

Fenerbahçe için Marco’nun ne demek olduğunu göreceğimiz maçın Gaziantep maçı olacağını düşünmüyordum. Marco’nun yerini doldurmak için alınan Maldonado kusura bakmasın ama, değil Marco’nun, şu göbekli halimle halı sahada benim yerimi dolduramaz. Fenerbahçe’yi idare edenler açısından bir erken uyarı sayılabilecek bu maç ve Maldonado’nun performansı, ‘bir musibet bin nasihatten iyidir’e referans olabilir.

Bir de Mehmet Yozgatlıyı gönderip onun kötü bir kopyası olan Burak Yılmaz’ı almak hangi aklın ürünüdür ayrıca merak ederim. Emre Belözoğlu oynamadığı için yorum yapamayacağım. Oynamadı, ısrar etmeyin!

İsabetli yabancı transferlerini yerli ve verimli gençlerle takviye eden Gaziantep, Erman Özgür’ün saha içi şefliğinde İstanbul temsilcisine top göstermedi desek abartmayız. Tatlı sert futboluyla rakibini sindiren Gaziantep, Nurullah Sağlam işçiliğinde ‘takım gibi bir takım’ çıkarmış. Hafta içi olaylarıyla doğal olarak motive olan kırmızı-siyahlılar, farklı alabilecekleri maçı 1 golle kazanırken gelecek için de umut verdi.

Hakem Yunus Yıldırım’ın karakter ve adamlık olarak sıkıntısı olmadığına inanıyorum. Ancak hakemlik yorumları ve vizyonu biraz eksik. Oyun golsüz giderken Güiza’ya yapılan penaltıyı, 1-0 iken de Ahmet’e yapılan penaltıları kaçırdı. Kötülüğünden değil, süzemeyişinden.

Hasılı; Galatasaray farklı kazandı ama umut vermedi. Fenerbahçe Marco’suzluğun ne anlama geldiğini daha ilk maçında anladı.
Sahi; Gaziantep kalecisi Murat Şahin’in kurtardığı bir top hatırlıyor musunuz?