Lady Marguerite Blessington

 

İngiliz yazar Blessington (1789-1849)’un aşkı tanımlayışı ile girelim yazıya. Yazara göre aşk; “Fransa’da komedi, İngiltere’de trajedi, İtalya’da Opera Almanya’da melodramdır”

Yazarın bu senteze hangi verilerle ulaştığını kendisinden başka kimse bilemez, bilmemeli de zaten, bir yazarın şifreleri kolayca çözülebilseydi mesela, ölümünden 159 yıl sonra, Trabzon’un bir köyünde doğmuş sıradan bir ademoğlu’nun yazısında ne işi olurdu?

Saygıdeğer Ladyden ilham alıp günümüze ve futbola gelsek ve şöyle bir tanımlama yapsak, kaçınız itiraz eder;

Futbol; Fransa’da eğlence, İngiltere’de şölen, İtalya’da arenalar savaşı, Almanya’da emekçiler bayramı Türkiye’de komplekslerin dışavurum aracıdır!

Uzatmayalım;

Medyamızın amiral gemisi Hürriyet, son 25 yılın efsane 11’ini seçmek gibi bir iddiayla çıktı karşımıza. Jüri tarafından seçilip önümüze konan figürlerin içinde öyleleri var ki, değil efsane 11’de, şu anda kendi takımınızda bile görmek istemezsiniz. Nitekim, kendi takımlarında “görülmek istenmedikleri için gönderilen” isimler var listede. Ve siz bunlardan “efsane yaratmak” sevdasına düşmüşsünüz!? Biraz daha ayrıntıya girelim;

Mesela benim izleyebildiğim en klas solbek A lparslan Eratlı’nın bir stoper, Ergün Penbe’nin bir sol açık, buna karşın efsane sol açık Mustafa Denizli’nin “forvet” olduğunu da bu jüri sayesinde öğrenmiş oluyoruz. “Sol açık forvet değil mi” demeyin, o kadarını herkes bilir, jüri hariç!! Üstelik, Mustafa Denizli’nin bulunduğu bir forvet listesinde, Türkiye sahalarının gördüğü en çabuk golcü Cemil Turan ile hava toplarına en hakim oyunculardan biri olan Necmi Perekli’yi neden koymazlar anlamak zor, belli ki kriterler bile sağlıksız..Mehmet Topal’ın olduğu listede Mehmet Topuz yok, ironidir, Oktay Derelioğlu var Mehmet Yıldız yok, düpedüz komedidir.

Lakin bunlar ayrıntı.

Asıl sorun jüri.

Şimdi şu denebilir, mesela çocukken mahalle aralarında top oynarken, topun sahibi kimse kral oydu. İsterse doğuştan balta olsun bir kere her maçta banko oynardı top sahibi. Bu açıdan topun sahibi olan Hürriyet jüriye istediğini alır, kimse karışamaz.

Şimdi top sahibinin seçtiği oyunculara bakalım, siz jüri anlayın;

Şenes Erzik, eyvallah itiraz kabul etmez.

Can Bartu, eyvallah, yakışır.

Ertuğrul Özkök, tam ne alaka demeye hazırlanırken, sonra “neden olmasın”, kabul

Mustafa Denizli, kabul

Fatih Terim, kabul

Erman Toroğlu, çeşittir, kabul

İlker Yasin, tereddüt, zira bu cenahtan mesela Halit Kıvanç vatken, ne alaka?

Serdar Bilgili, tereddüt, zira mesela Süleyman Seba varken, ne alaka

Rıdvan Dilmen, kabul

Levent Bıçakçı, tereddüt bile yok, ne alaka yani?

Hasan Cemal, barışçı üslubu ve futbol seyirciliğiyle, eh kabul

Mehmet Yılmaz, Hasan Cemal’a kabul diyen biri Yılmaz’a hayda hayda kabul der

Korkut Göze, araştırmacı gazeteci kimliğiyle(Güney Barış kızmasın) kabul

Sergen Yalçın, kabul

Hakan Ünsal, bu da kabul..

Her namuslu futbolseverin yanıtını araması gereken soru şudur;

Bu ülke futbolunda devrim yapmış, saltanatı yerle bir etmiş ve üç hacimlinin kıl aldırma sorunu yaşayan burunlarını sayısız defa yerle buluşturup diz çöktürmüş ve önüne geleni silip süpürmüş Karadeniz Fırtınası’ndan tek bir isim de mi bulup koyamadınız jürinize?

Fatih Terim’inizin Şenol Güneş’ten nedir fazlası, herkesi istediği gibi azarlama özgürlüğü ve alt edemediği her rakibe çirkefleşme geleneği mi mesela!?

Levent Bıçakçı’nız, mesela Özkan Sümer’in yanında ne kadar futbol adamıdır?

Mustafa Denizli’yi mesela, Türkiye’nin gelmiş geçmiş en başarılı yerli Teknik Direktörü Ahmet Suat Özyazıcı’dan “farklı” kılan futbol bilgisi midir?

Bu ülkede fikstüre dayalı lig maçlarının oynandığı ilk şehirdir Trabzon,

Bu ülkede, kadınların modern kıyafetler içinde ve saha kenarında piyano resitali sonrası futbol maçları izleyebildiği ilk şehirdir Trabzon,

Bu ülkede tabi senatörler düzenini al aşağı eden insanların şehridir Trabzon,

Ve bu ülkede futbol başlıklı herhangi bir tartışmanın, toplantının, akademik çalışmanın olmazsa olmaz taraflarından biridir Trabzon.

Ama, dediğimiz gibi, her cümlemizin konu başlığı “Bu Ülke”

Oysa bu yarışmayı organize edenler bu ülkenin değil, İstanbul’un medyası. Jüriye bakın, fotoğraf sırıtmakta ve ulusal medya yalanı içimizi acıtmaya devam etmektedir..

Reklamlar

Mehmet Yıldız’ın suçu ne?

 

Fatih Tekke gibi kimseye eyvallah etmeyen, karşısında değil imparator kainatın efendisi de olsa kendi duruşunu bozmayan ve biat etmeyen bir yapısı mı var mesela Yıldız’ın da? Dışardan bakıldığında hiç de öyle bir havası yok. Rakipleriyle boğuşurken yediği tekmelerin hesabını tutmaya makine gerek, buna rağmen (bir iki su kaçırmayan küçük çatlak hariç?) ne çirkefleştiğine tanık olduk ne de saygısızlığına..
İki yıldır adı süper kendi evkedisi ligimize damgasını vuran Sivasspor’u tek başına zirveye taşıyan, kale gibi sağlam yapısından beklenmedik ölçüde çabuk hareket edip düşünebilen, güçlü fiziğiyle kendisine faul maksadıyla çarpan rakipleirni duvara toslamışçasına sersemleten bu “yiğido” kardeşimiz, nedendir bilinmez kendisini imparatora bir türlü sevdiremedi.
Evet Mehmet Yıldız’da bir Zlatan kıvraklığı, Tekke tereyağı kıl çekiciliği, Semih fırsatçılığı, Kaka şutörlüğü ya da Messi yaratıclığı yok ama, bu isimlerin hepsinin özelliklerinden damıtılmış bir futbol kimliği var. Sıradan rakiplere karşı kaybedilen milli puanların nedenlerinden biri, belki de birincisi, bu “yiğit” Anadolu çocuğuna o milli formayı giydirmeme inadıdır.
Mehmet Yıldız İnönü Stadı’nda Beşiktaş’a karşı tek başına direnmiş, takımını sırtına alıp taşımış ve dost düşmen herkese, bir kez daha, bilmem kaçıncı kez, gücünü göstermiştir. Görmesi gereken dışında herkesin gördüğü bu Mehmet Yıldız fotoğrafı, kare kare toplumsal belleğe kazınmakta ve O’na milli formayo çok görenlere inat her maç biraz daha üstüne koymaktadır.
Olaylı Trabzon – Sivas maçı sonrası yaprığı akıl dışı açıklamalarını çoktan unuttum. Böylesi bir haksızlığıa uğrayan bir insan, her kim olursa olsun, onun yanında olduğumu bilmeli. Milli formayı “dağıtırken” adalet terazisine itibar etmeyenler de birgün o teraziye çıkacaktır elbet..

Fenerbahçe’nin halleri

 

Beş gollü yenilgiye rağmen bu sezon Fenerbahçe’yi ilk kez top oynamaya çalışırken ve hatta oynarken izledik. Üst üste gelen şok gollere rağmen oyundan kopmayan Fenerbahçe; özellikle Semih ve Guiza’nın önderliğinde sürekli golü kovaladı ve azımsanmayacak sayıda pozisyon buldu.
Fenerbahçe’nin asıl sorunu saha içinden çok yedek kulübesi ve yönetim anlayışında saklı. Marco’nun gitmeye zorlanması ve Emre’nin bir “gösteriş” uğruna transfer edilmesi bu yılın heba edilişinin de nedenleriydi. Yedek kulübesinde oturan hiç bir oyuncusunun, süper ligden bile talipli bulamayacağı bir sarı lacivert fotoğrafın bundan fazlasını üretmesini beklemek saflık olurdu.
Her şeye karşın, Arsenal gibi bir dev karşısında bile top oynamaya çalışan Fenerbahçe’nin, kıpırdandığını ve bu olumlu havanın lige yansıyacağını düşünüyorum.
Arsenal’i bizden farklı kılan, oyunu zevk alarak oynama çabalarıydı. ve elbette son dakişkaya kadar, skor ne olursa olsun, golü kovalamaları. Belli ki niyetleri hep üzüm yemek, bağcıyla asla işleri olmuyor!!

Tolga, Servet, Arda, Guiza ve bazı hususlar

 

Futbolu çağımızın en popüler kitle sporu kılan ilk ve en büyük neden, bu spor üzerine hemen herkesin söyleyecek bir sözü, savunacağı bir iddiası olma kolaylığıdır. İşin ilginç yanı, hemen her görüşün elle tutulur argümanlara da sahip olabilmesidir..

Bu giriş şundan; beni az çok takip edenler bilir ki; Galatasaray – Trabzon maçının bir numaralı müdahili Tolga Zengin’in, gerek kalecilik yetenekleri gerekse de kalede verdiği- ya da veremediği- kalecilik fotoğrafı ile büyük hedef oyuncusu olamayacağını onlarca kez yazdım. Ama bunu sadece ben yazmadım, yüzüne yansıyan masumiyetine rağmen kaleciliği vasatı aşamayan Tolga kumaşından Trabzon’a kaleci çıkamayacağını 15lik çocuklar dahil, herkes gördü, yazdı; İki kişi hariç, biri Tolga’yı milli takıma neden aldığına bir türlü akıl sır erdiremediğimiz Fatih Terim, diğeri de Ersun Yanal. Son oyun sonrası Yanal’ın gerekli dersi aldığını düşünüyoruz, Terim’i de göreceğiz. Tolga kardeşimiz şunu unutmamalı; futbolda kendisini en sık ve çabuk geliştirmek zorunda olanlar kalecilerdir, ve kalecilerin karakter yapıları diğer oyunculardan az çok farklı olmalıdır, uzatmayalım, kalecilerin biraz “deli”si makbuldur, oysa Tolga Zengin, tıpkı Beyazıt Öztürk gibi “ideal damat” fotoğrafı sunuyor.

Gelelim Servet Çetin’e.

Servet kardeşimiz hakkındaki görüşlerim de arşivlerde duruyor. Sergen Yalçın’la bu konuda aynı düşünceyi paylaşmak işin benim için keyif veren yanı, ama “kazma stoper” için keyiften söz edemeyeceğimiz çok açık. Oyunculuk yetenekleri açısından yetersizliğinin yanı sıra, sık burun çekmeleriyle de yüzlerimizi buruş buruş eden bir gelenek sahibi olan Servet Çetin, kabul etmeliyiz ki, her şeye rağmen çok da antipatik bir oyuncu değil.

Değil evet, ama son Trabzon maçında çok büyük bir fırsatı teperek, kendi kişisel tarihine altın bir sayfa ekleme şansını elinin tersiyle itmiştir. O elin tersiyle Trabzon filelerine ittiği 2. Galatasaray golünde hakeme gidip, “hocam elimle attım” diyebilme cesareti gösterebilseydi, tüm futbol kariyerinde edinemeyeceği bir zirveye tırmanır ve gönüllerde yer ederdi. Yapmadı, gönüllere sızmak yerine istatistiklere bir çentik atmayı yeğledi, kaybetti…

Bir güzel adam; Arda Turan;

“Şoför Adnan’la bir Bursa yolculuğu” (google ya da sedattunali.blogcu’da bulabilirsiniz) yazısıyla babasını anlatmıştım Arda’nın. O son derece düzgün ve sevgi dolu Anadolu insanlarından birini ve oğlu Arda’yı.

Arda Turan, öyle bir ailenin içine doğmuştu ki, belli bir insan kalitesinin altına inmesi zaten olanak dışıydı. İşte bu yüzdendir ki, Servet Çetin’in eliyle attığı golün utancını yaşamak da bu güzel insana düştü. Tolga’nın sakatlandığı pozisyondaki samimi telaşını da ıskalamadık, Türk Kızılayı’nın kan bağış kampanyasına verdiği komplekssiz desteği de unutmadık. İyi ki varsın Arda Turan, aman şu kıraç sporcu iklimimizin ışık verenlerinden olmaya devam et.

Ve İspanyol’un dönüşü..

Guiza o parayı eder etmez, o apayrı bir tartışma konusu. Ama bu sempatik İspanyol, takımı biraz ışık verdiğinde havai fişek gibi parlayabileceğini de gösterdi. Semih’in klasına ne zamandır hep birlikte tanıklık ediyoruz, onun usta işi pasına eyvallah da, Guiza’nın Fatih Tekke kokan gol vuruşu ve birinci sınıf asisti de alkışı hak ediyor, esirgemeyelim, boyumuz kısalmaz.

BJK iyi mi?

Bilmem! Bu yıl Beşiktaş’ta o kadar yanlış iş yapıldı ki, doğrular bile hatırı sayılır bir kuşkuyla karşılanıyor. Evet siyah beyazlılar 14 dakikada 3 farkı yakaladı, peki sonra ne oldu? Normal olarak Beşiktaş’ın bu maçı tarihi bir farka götürmesini beklersiniz, ama öyle olmadı ve neredeyse rakibe mahkum oldular. 3-0 öndeyken bile oyuna hükmedememek pek hayra alamet olmasa gerek.

Tolga Zengin Trabzon fakir..

 

Bu haklı yenilginin tek faturasını kaleci Tolga Zengin’e çıkaracak değiliz elbet, ama en sonda söyleyeceğimi en başta söylemezsem bir yerim şişer, şişmeyelim: Tolga Zengin asla büyük takım kalecisi değildir, olacak hali de yoktur. Kimse gençtir filan demesin, Real Madrit kalecisi Caillas’la Tolga’nın yaş farkı mı var?
Trabzon defansının kaç maçtır s.o.s verdiğini cümle alem görüyordu zaten. Colman’ı kenara alıp Serkan’ı orta sahaya çeken Ersun Yanal da başına gelecekleri önceden görüp önlemini almıştı, işler de iyi gidiyordu aslında. Ama işte ligimizde başka herhangi bir kalecinin yemeyeceği toptan gol “üreten” bir kaleciye sahipseniz tüm planlarınız anında sıfırlanabilir. Sıfırlandı  da..
İlk haftaların yıldızı Hüseyin vasatın altında, Gökhan ve Umut herşeyin altında kalınca Trabzon 90 dakikayı hiç bir ışık vermeden kapatmak durumunda kaldı. Trabzon yatsın kalksın Lincoln’un akılsızca gördüğü kırmızı karta dua etsin. Bu kart olmasaydı Ali Sami Yen tarihi bir Trabzon hezimetinin hatırasıyla dolardı.
Galatasaray kötü başladığı maçı, Tolga desteğiyle lehine çevirdi, ardından karambolden Servet’in eline çarpıp giren golle farkı yakaladı, bundan sonra da Trabzon’un gardı düştü zaten. Lİncoln’le gelen 3. Galatasaray golü, ortadan hücum etmeyi düşünenlere ders gibiydi. Lincoln’un şutu kaleyi bulunca gol olacaktı, oldu zaten. Malum, kaleyi bulan 3 sarı kırmızı top da gol oldu.
Ersun Yanal ilk ciddi sınavında yetersiz, Trabzon ilk ciddi deplasmanında puansız, Yattara skandal sonrası formsuz;
Skibbe ilk kez rahat, Lincoln ilk kez acemi, Arda ilk kez bu kadar etkiliydi. Galatasaray hak ederek kazanmıştır ve Trabzonlulara düşen rakibi alkışlamaktır.
Maçın hakemi Bünyamin Gezer’i de kutlarım. Çok iyi bir maç yöneterek hakemlik camiasına ders vermiştir. Umarız ve dileriz ki bu çizgisini devam ettirir.
Son söz; maçlar orta sahada kazanılır, tabi kaleciniz varsa..

FETHULLAH CEMAATİ REFLEKSLERİ ALİ SAMİ YEN’DE ZOR OYUN

Türkiye’de her alanda olduğu gibi spor basınında d; bedeli bastırılmış kişilik, beklentisi ikbal olan türlü üç maymun bukleleri izlemek mümkün. Eski ve yeni neslin popüler isimlerinin ortak özelliği, yaşanılan ortamı iyi “okuyup” kimsenin, özellikle de güçlü cemaatlerin kuyruğuna basmadan kendi ikbal gemisini yüzdürebilme gayretkeşliğidir.

Beni diğer spor yazarlarından ayıran, ki buraya bir hatırlatma gider şimdi, bugünün spor yazarlarının pek çoğu kısa pantalonla gezerken Trabzonspor’un Avrupa Kupası maçlarını izleyip yazan biriyim nihayet. İlle de spor yazarıyım iddiam yok, komplekslerim yok, haliyle herkes ne kadar spor yazarıysa ben de o kadar spor yazarıyım, keselim..

Omuzdan başlayıp kuyruk sokumuna kadar uzanan omurgayı dik durabilmek için kullananlardan oldum hep. Mehmet Akif’in muhteşem “eğilir belki, lakin..” dizesiyle ölümsüzleşen bir duruşu yaşatmaya çalıştım hep. Elbet pek çok konuda yanıldık, yanlış şeyler söylediğimiz, kalp kırdığımız da oldu, ama kıvırdığımız görülmemiştir, görülmez. Trabzon’un malta taşlı yollarında büyüdük, delikanlılığın kitabını “yaşayan” adamlar gördük hep sağımızda solumuzda.. Sayıları oldukça azalsa da, bu türden adamlara en sık rastlayabileceğiniz yerler yine Karadeniz sahilleridir, bunu da ekleyelim.

Konumuz şu;
Ne zaman Fetullah cemaatiyle ilgili bir cümle kursam, hemen tepkiler yükseliyor. Hazretlerin en küçük bir eleştiriye değil, tespite bile tahammülleri yok. Karakter olarak çok sevdiğim Ertuğrul Sağlam’la ilgili, herkesin bildiği, söylediği cemaat ilişkisini yazdım diye onlarca protesto postası aldım.
Genel eğilim de şu; Biz aslında sizi çok seviyorduk ama, bunu yazarak bir çuval inciri berbat ettiniz!
Hiçbir şekilde afişe olmak istemiyorlar, bu çok açık. Sinsice ilerleme talimatlarının kayıtları arşivlerde duruyor.

Buradan ilan ediyorum;
Sedat Tunalı’nın vicdanından ve Yüce Gök’ten (Y.Küçük sağolsun) başka hesap vereceği hiçbir güç yoktur.
Amerikan Köpekliğini sindirip, emperyalist uşşaklığını içselleştirenlerin yazdığım satırları gözleriyle bile olsa kirletmelerinden utanç duyarım. Piyasa yalaka yazar kaynıyor gidin onları okuyun, nedir zorunuz?
En küçük bir eleştiri sonrası bir merkezden düğmeye basılırcasına harekete geçen bir kitle sözde demokratik, özde talimat almış gibi bir kalemden çıkmış havası veren mesnetsiz, hoş görüsüz eleştiriler. Dinler arası diyalog kakafonisini yumurtlayanlardan daha fazlasını beklemek saflık, o da ayrı hoş..

Bunları yazarken, Fetullah cemaati içinde de çok büyük bir kitlenin, gerçekten halisane duygularla bu ülkeye ve millete hizmet etmek istediklerini, en azından bu düşünce içinde olduklarını biliyorum. İyi ve güzelin tanımı elbet herkesce farklı olabilir, olmalıdır hatta. Böylesi saf yürekli kardeşler sakın yazdıklarımı üzerine alınıp gereksiz kırılganlık göstermesin.

Ama, bile itsiye Amerikan uşaklığı edenler benden uzak Buştlarına yakın olsunlar. Bu ülkeyi emperyalistlere teslim etmeyecek kadar çok severken, taşeronlarına eyvallah edecek değiliz.

ALİ SAMİ YEN’DE ZOR OYUN
Hiç kıvırmayalım, evet gönlümüzün sahibi lider olarak çıkacak Ali Sami Yen’e, ama, futbol terazisine duyguyu filan katmanın anlamı yok, yalın olarak baktığımızda maçın favorisi ev sahibidir.
Trabzonspor; neden ve nasıl olduğu sorusu hala yanıtını bulamayan Yattara skandalını yaşamasaydı ve formda bir Yattara ile sahaya çıkma şansı bulsaydı şanslar en azından eşit olur ve bordo-mavililer yıllar sonra lider çıktıkları Sami Yen’den yine lider olarak dönmeyi, kolayca, başarırdı.

Maçı burada oynayalım şimdi;

Sarı-kırmızılılar rakip ceza sahası çevresinde kümeleşip bir boğma planı uyguluyorlar. Bir süre direnen rakip şu veya bu nedenle çözülürse de, rakibi köşeye sıkıştırmış boksör gibi sürekli dövüyor ve sonuç almaya çalışıyorlar. Taraftara hoş gelen bu şablon, rakiplere de bulunmaz fırsatlar verme gibi bir riski de taşıyor. Hücum girişimlerinde kaptırılacak toplar, Trabzon’un becerikli ayakları Colman ve Selçuk’la buluştuğunda çok kolay gol pasına dönüşebilme potansiyeli taşımaktadır. Ve geride kalan 6 hafta göstermiştir ki, Gökhan Ünal formsuzluğuna rağmen iki pozisyondan birini gole dönüştürme potansiyeliyle bordo-mavili takımı galibiyete taşıyacak isim olarak öne çıkıyor.

Trabzon’un en büyük handikabı, kenardan oynama becerisi yüksek rakibe karşı yan top zaafı belirgin olan Tolga Zengin,

En büyük avantajı da; kazanmak zorunda olan rakibin arkada vereceği boşluklara Geronimo Colman ve Selçuk paslarıyla Gökhan, Umut ve Ayzek’i kolayca sızdırabilecek oluşudur.

Hak eden kazansın, hak eden Trabzon olsun, isteriz..

Dağlarca ölmüş, kim takar Estonya’yı Terim’i..

Koca şairle 10 yıl öncesine kadar Kadıköy sokaklarında sık karşılaşırdık. Ayak üstü kısa sohbetlere ve kısa cümlelere alıştırmıştı bizi, her biri doyumsuz bir tat..Mış meğer, bugün acısı düşünce içimize anladık.

Yüzlerce şiir bıraktı geride, Türkçemize armağan edilmiş binlerce saygın dize..Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı anlatmak bizim haddimiz değil elbet, bilir, önünde saygıyla eğiliriz..Güle güle Anadolu Çınarı, güle güle. Bize yaşattığın her güzellik için milyon milyon teşekkürlermizle güle güle..

CEZAYİR TÜRKÜSÜ

Ya Allah
Ya Allah derim ki
Titrerim
Kara sesimden
Ya Allah.

Burası Cezayir, ya çöl,
Develerin binlerce yıl taşıdığı, atalardan,
Sevgi,
Us,
Kişiliğim ya çıngırak.

Ya toprak ko beni gideyim gideyim,
Varmışların ardına öcül öcül.
Ve küçücük ve eski ve yırtık bayraklar arasından,
Ya gök
Al beni.

FATİH TERİM’LE 2012’YE KADAR DEVAM MI? ŞAKA ŞAKA..

Uzatma dakikaları oynanıyordu ve Türk Milli Takım Teknik Direktörü Fatih Terim, bir kararını beğenmediği orta hakemi sert el kol hareketleriyle adeta dövdü ve protesto etti. Madem böyle bir yol açıldı, üstelik yolu açan da imparator madem; ben de demokratik tepkimi aynen imparator gibi koyuyor ve sıralıyorum;

-Şu milli takıma Fatih Tekke’yi kim almıyor ve oynatmıyorsa ona;
-Şu milli takımda bile Mehmet Yıldız’a kim forma vermiyorsa ona;
-Şu milli takımı kendi takımlarında bile cacık olmamış adamların çiftliğine dönüştürürken Yusuf gibi bir yeteneği kim kenarda tutuyorsa ona;
-Şu milli takımı kılıç kalkan misali top oynayan rakibine uydurup, topu yerden ayağa oynama doğrusuyla buluşturamayan her kim ise ona;
-Kişisel egolarını milli değerlerin önüne kim koyuyor ve halkın ulusal takıma yönelik hesapsız sevgisini kim erozyona uğratıyorsa ona;
– Bu erozyon ve değerler kaybı yaşanırken kimler sessiz kalıyor ve bu çöküşe zemin hazırlıyorsa onlara;
-Gazeteciliği yalakalıkla anlamdaşlığa kim sürüklediyse onlara;

Yüz kez, bin kez, milyon kez;
Yuuuuuuh!!