Kayseri’de zor oyun

Halis Özkahya maça öyle bir başlangıç yaptı ki, çaldığı penaltı sonrası içime “tartışmaların etkisinde kaldı” kuşkusu düştü.Pozisyonun tekrarında gördük ki Ali Turan ligdeki neredeyse tüm savunma oyuncularının yaptığını yapmış ve rakibini formasından çekmiş. Topa doğru hamle yapan rakip oyuncunun dengesini bozmanın penaltı olduğunu biliyoruz, hareket 9 kusurlu hareketten biriydi evet, ama istediğimiz hakemlerimizin bu “penaltı”ları her zaman çalmalarıdır.

Tranzon takımının birinci penaltıcısının Yattara olduğunu takımın teknik direktörü daha2 hafta önce birinci ağızdan ilan etmişken, topun başına neden Umut’un gittiğini anlamak zor. Ersun Yanal, Yattara’ya “bak işte oyunda yoksun penaltıyı 2. Penaltıcımız kullanıyor” ironisi yaptıysa, en başta Colman’a sonra Yattara’ya ve camiaya ayıp etmiştir. Colman yana yakıla penaltı atmak isterken penaltıcınız Yattara, ama yattara oyundayken hayati penaltı vuruşunuzu yapan oyuncu Umut Bulut..Keşke sadece komik olsa..

İlk yarıda Mehmet Topuz fırtınası ve Serkan Balcı kademe hatalarını izledik. Trabzon’un eskiye göre fazlası, kaleisnde bir kalecinin olmasıydı. Mehmet Topuz’un pozisyon gereği koluyla adlığı topa çıkan sarı kart ağır bir hakem yorumuydu. Trabzon açısından ilk yarının en dikkat çekici yanı Selçuk’un hayalet gibi dolaşmasıyla tüm yükü omuzlarına alan Colman gayretiydi. .

İlk yarıdaki Selçuk performansından memnun kalan Ersun Yanal’a, futbolun isimle oynanmadığını , her klas futbolcunun kötü dönemleri olabildiğini ve bu performansa sahip bir oyuncuyu sahada tutarak kulübeye ve takıma haksızlık ettiğini hatırlatmak isterim.

İkinci yarıda olmayan bir Trabzon golü ve ucuz bir Kayseri penaltısı izledik önce. Sonra Tolunay Kafkas’ın işler kendi takımı adına iyi gitmesine rağmen oyuna müdahalesini ve Ersun Yanal’ın tel tel dökülen takımını bizim gibi izleyişini izledik.Tek farkımızı bizim bu iş için para almıyor oluşumuz.

Egemen Korkmaz’ın sarı kartlı rakibini oyundan attıracak tecrübeye sahip olduğunu düşünürken, Cangele’ye kafa atacak bir amatörlüğü sergilemesi oldukça düşündürücüydü. Gökhan – Ayzek değişikliği bir” teknik adam duruşu gösterisi” değilse, bir oyun okuma zafiyetidir.

Hakem yan hakeminin tartışmalı gol kararı dışında çok başarılı bir maç yönetti ve kendisi açısından son derece kritik bir maçı başarıyla bitirdi.

Tolunay Kafkas’a ve Kayseri’ye övgülerimizi, Ersun Yanal’a kuşkularımızı her iki takıma da Türkiye’ye örnek olması gereken “erkekçe” mücadeleleri için alkışlarımızı gönderelim..

Reklamlar

DOSTOYEVSKİ BİR TÜRK!

SELÇUK DERELİ HALİS ÖZKAHYA VE TRABZONSPOR

Niyetimiz asla komplo teorisi üretmek değil. Tüm Türkiye’nin gördüğünü görmeyen Selçuk Dereli konusuna fazla girmeyeceğim. Trabzon’un “bariz” penaltısını vermeyerek, bir yönüyle ve en basit haliyle “neden vasat altı hakem olarak” kaldığını ilan ederken; bir yönüyle de Trabzon’un kopup gitmesine engel olan “eleman” kıvamı görüntüsüyle pek çok “büyüğü” mutlu ettiğini biliyoruz. Allah layığını versin diyelim ve ekleyelim; Dereli ve ekibinin Trabzon Havalimanı’ndaki tartışma sonrası Trabzonspor taraftarına yönelik “küfür iddiasının” takipçisi olduğumuzu vurgulayarak noktalayalım. Bu fasıl şimdilik burada bitsin.

Gelelim Halis Özkahya mevzusuna;

Herkesin bildiği gibi Halis Özkahya’nın geçen haftaki Ankaragücü- Fenerbahçe maçına “istem üzerine atandığını” duyduğunu iddia eden Ankaragücü Başkanı Cemal Aydın, Özkahya’yı arayarak duyumunu iletmiş ve buna rağmen kendisine güvendiğini söylemişti. Sonra malum Özkahya maçtan alındı Cemal Aydın da cezaya çarptırıldı, yavuz hırsızlı bir cümle giderdi şimdi..

Kişisel olarak hiçbir “genç” hakemimizin sahaya bir tarafı “budamak” için çıkacağına inanmak istemem, Özkahya dahil genç neslin bir çok isminin de mesleklerine duydukları saygının, futbolumuzu idare edenlere şirin görünme kaygısından çok fazla olduğuna inanıyorum. İşine saygısı olan bir hakemin herhangi bir takımı tutmasının, Özkahya Fenerli , Aydınus BJK’lı olabilir mesela, temelde hiçbir sakıncası yoktur. Haysiyetli bir insan önce karakterine sahip çıkar çünkü, duygularına değil..

İşte bu inancım gereği, geçen haftanın tartışınla konusunun kahramanlarından biri olan Halis Özkahya’nın, sanki başka bir hakem yokmuşcasına , lider Trabzon’un zorlu Kayseri maçına atanmasında da kötü niyet arama peşinde değilim. Bu atamanın, her ne kadar 4 yıl önceki bir Gaziantep – Trabzon maçına atanan ve bu maçta Trabzon’u “budayan” Cem Papila örneğini hatırlatsa da, bu durumu hakemlik kurumumuzun güvenilirlik düzeyinin zavallılığından beslenen bir şeytanın avukatlığıona soyunma olarak okuyabiliriz.

Evet; Trabzonspor geçen hafta “görece” iki rakibiyle arayı 8 puanlara çıkarma şansını Selçuk Dereli engellemesiyle elinden kaçırdı. Ve bu haftaki bir başka zorlu rakibinin maçına da geçen haftanın en çok konuşulan genç bir hakemi atandı. Merkez Hakem Kurulu ya çok iyi niyetli ya da Dereli faciasından sonra sesi pek çıkmayan Trabzonspor Yönetiminden cesaret aldı ve bu riskli atamayı gerçekleştirdi. Herkes bilmeli ki; Filler tepişirken ezilen her zaman çimler olsa da, Trabzon’un o çimleri fillerin ayağına dolayacak gücü hep vardı ve olacaktır..

Halis Özkahya’ya, samimiyetle, başarılı bir yönetim diliyorum. Ligin en iyi birkaç takımından biri olan Kayseri’nin Trabzon’u çelmelemesi son derece olağandır, bunu da söyleyelim ve ekleyelim: Lütfen geçen hafta Selçuk Dereli ile startı verilmiş hissi veren “Trabzon’u hakem marifetiyle “budama” harekatı başlatıldı görüşünün, bir yanılgı olduğuna hepimizi inandırın.

Efendilere yaranalım derken budanan Trabzon değil, Türk futbolunun geleceğidir..

DOSTOYEVSKİ , NAPOLYON VE LİNCOLN’DEN HANGİSİ TÜRK OLSUN İSTERDİNİZ?

Uzatmayacağım, Fyodor Mihkailovic Dostoyevski bir Türk! Dünya edebiyatının tartışmasız devi olan Dostoyevski, saygıde,ğer tarih araştırmacısı Mehmet Bilgin’in, belgeleriyle ulaştığı verilere göre bir İlteriş Türkü.

Konuyla ilgili geniş açıklamayı kısa süre sonra yapacağımı iletip ekleyelim; Rus arşivlerinin “açılmasıyla” ortaya çıkan belgeler o kadar şaşırtıcı yeni bilgiler sunuyor ki, Dünya’nın aklı karışacak..Benimki çoktan karıştı? Ne? Turgenyev de mi??

Trabzon Sivas’ı sarstı, yenemedi..

Trabzon – Sivas

En sonda söyleyeceğimizi en başa alalım. Hafta içi yazımızda, bu maça atanacak hakemin, merkez hakem kurulunun tiyneti hakkında ip uçları vereceğini anlatmaya çalıştım. Selçuk Dereli “atamasını” duyunca da, anlamıştım ki bu maç “beraberliğe” bağlanmış. Ulusoy’un adamı olarak “bilinen” ve bundan ziyadesiyle sıkıntı duyan Selçuk Dereli, oyunu sıfır sıfıra bağlayarak, aslında Ulusoy’un değil, sistemin adamı olmaya hazır olduğunu beyan-ı ilam etti. Gelelim ayrıntılara;

Maç, Selçuk Dereli’nin “yediği” Trabzon penaltısıyla başladı. 15 dakikalık baskıya 4 köşe vuruşu 3 şut ve bir penaltı sığdrıan kider, öne geçemediyse sebebi ana sütü gibi helal penaltıyı görmezden gelen Dereli’dir.

Başta Mehmet Yıldız olmak üzere bazı Sivaslı oyuncuların geçen yıl ki çirkeflik master çalışmasını, doktora düzeyine taşıma niyetiyle sahaya çıktığını izledik. Trabzonlu bir oyuncunun sakat olarak yerde yattığı sırada Sivaslı oyuncuların topu dışarı atmasını zaten beklemiyorduk, yanılgı olmasın.

Sahaya 1 puan için çıktığı çok açık olan konuk takım oyun disiplinine sadık kalma gibi bir doğrunun başkenti yıllardır. Ligin ayağa pası da Galatasaray’la birlikte en iyi ve çabuk uygulayan iki takımdan biri olan Sivas’ın oyunda dengeyi kurması beklenen bir gelişmeydi, öyle de oldu. Hakemin katkısıyla skordaki dengeyi de koruyan yiğidolar hafif hafif gol denemelerine de başladı. Ancak ilk yarı için yapılabilecek en çarpıcı tesbit; yiğidoların 3 yıldır ilk kez bir rakibe karşı bu kadar silik ve ezik oynaması olmalı..

Sivas ezikliği ikinci yarıda da azalarak sürdü aslında. Ama Bülent Uygun’un akıllı Muhaammed Ali müdahalesi sonrası eziklik durumu tekrar oyunda dengeye dönüştü. Son bölümdeki Trabzon baskısı da sonuç vermeyip, Petkoviç inanılmaz bir refleksle kendisini gönderenlere selam verirken skokr da 0-0’a bağlanmış oldu.

Trabzon açısından iyi oynanan iki maçın da kaybedildiği gerçeği vardı düne kadar. Lider dün iyi oynadı üstelik de kaybetmedi. Bu bir geçiş maçı olarak hatırlanabilir, haftaya Kayseri deplasmanından çıkarılacak üç puan bu mücadeleyi tebessümle anışın vesilesi olabilir.

Sivasspor, geçen yılki çirkeflik sonrası bedavadan elde edilen 3 puanın ardından, bu yıl ekstraya gerek duymadan bir puanı aldı. Hakemin penaltıyı es geçişi Sivas’ı değil, efendilerine yaranma peşindekileri bağlar, bu açıdan Sivas gol yemediğine göre puanı haketmiştir. Ligin en dişli takımı, karşınızda aciz durumlara düşüyorsa, bu takımınızın iyi olduğunu gösterir. Forvet hattına ve orta sahaya alternatif bir isim katılırsa, Trabzon bu yarışı sonuna kadar sürdürür. Hele Yattara’daki kıpırdama sürerse…

Ankaragücü – Fenerbahçe

Geride kalan son iki haftanın “afili” takımı Fenerbahçe, renkdaşı ve asında kurulduğu yer bakımından da kentdaşı olan Ankaragücü’ne konuk oldu, ancak bu kez bilinen Başkent misafirperverliğiyle umduğuyla değil bulduğuyla yetindi. Aragones’in bir türlü oturtamadığı tek forvetli sistem Ankara’da bir kez daha sendelerken, bu sistemin belki en masumu olan Guiza’ya yönelik eleştirileirn biraz daha artması, haliyle, beklenebilir. Hafta içi yüzlerce sayfayı doldurmak zorunda olan İstanbul spor medyası, “Ankara’da zafer geceleri” manşetleri atamayacağına göre; Guiza yaklaşık 58 takas haberi ve 1789 “her şeyi bilen ama evde sigorta değişimini bile yapamayan futbol adamı” eleştirisine hazır olmalı. Aragones’e gelince, en son iki haftadır dahice işler yaptı, şimdi ise köylü olacak, emin olun! Köylü diye kendince aşağılayanların tamamı Osmanlı Sarayı’nda büyümüştür elbette, ıskalamayalım..

Ünal Karaman ismi; Ankaragücü gibi gerek sportif gerek yönetim gerekse karakter açısından zaafiyet göstermekte olan ve aslında çok güçlü bir geleneğe sahip olan takımlar için bire bir isabet demektir. Karaman’ın hem oyun – taktik bilgisi, hem duruşu ve karakteri hem de camia ile “düzeyli ilişki kurma becerisi” , çalkantılı günler geçiren Ankaragücü’nü ayağa kaldıracaktır. Bir teknik adamdan “fazlası” olan birçok özelliğiyle Ünal Karaman lige damgasını vurmaya adaydır. Bir yere not edin.

İki yıl önce duruşuna övgüler dizdiğim hakem Bülent Yıldırım, ilk iki dakikada yaylalar Arası Turnuvada bile verilmesi gereken iki darı kartı karşılıklı “es” geçince skordaki dengenin 1000 dakka geçse de bozulmayacağını anladık.

Ankaraspor – Galatasaray

Bir pozisyonda spiker, Arda’nın yerde yattığını söyledi. O anda ekranda bir ikili mücadele vardı ve Arda pozisyonun içinde yoktu. Kalbimin nasıl küt küt attığını, Arda’nın sakatlık halinin ekrana geldiği 2 saniyelik süreçte başımdan aşağı dökülen kaynar suların şiddetini pek çok kişi tahmin edebilir. O uzuuun birkaç saniye sonrası ekrana düşen Arda fotoğrafında, Arda ayağını tutuyordu ve eminim ki benim gibi milyonlarca sporsever derin bir oh çekti. Trabzonlusu, Fenerlisi, Kartallısı, Bursalısı, Ankaralısı, Çorumlusu, Gümüşhanelisi, Diyarbakırlısı; ayrımsız bir geniş kitle için, bu maçın belki hiç yazılmayacak en önemli pozisyonu buydu. Aman Arda kardeş, kalplerimzi test etmekten vazgeç..

Lincoln’un olmayışı İstanbul takımının şansıydı bu kez. Böylesi bir havada Lincoln sadece sıkıntı verirdi. Skibbe, bu hafta da puan kaybı yaşarsa, hamileriyle birlikte uzun bir seyahata çıkar, demedi demeyin.

Gaziantep haftalardır süren durağan dönemi son 15 dakikaya sığdırdığı iki golle sona erdirirken, Samet Aybaba doğrusuyla buluşan Gençlerbirliği, henüz bu doğruyu skor üretimine dönüştürememe sıkıntısını yaşıyor. Kişisle inancım, bu sıkıntının çok sürmeyeceğidir.

Mehmet Özdilek’le “çıkış” yakalayan Antalya, yine kendisi gibi çıkış arayan ve geçen hafta ilk galibiyetini alan Körfez’e takıldı. Her iki takım açısından da kazanılan bir puandan çok kaybedilen 2 puan olduğunu söyleyebiliriz. Puan akar Türk bakar!!

AHMET KAYA’NIN ÖLÜMÜ

Şahsen tanırdım Ahmet Kaya’yı. Bir saate yakın sohbet ettiğimiz bir gün, neden asla “ayrılıkçı” olamayacağını, “pkk’lı imalarının” nasıl acı verdiğini anlatmıştı. Ben kendisinin samimiyetine inandım, bu yüzden ölümünün 8. Yılında , ölümüyle oluşan büyük boşluğun dolmadığını ve O’nun gibi bir sesi bir kez daha yakalayamayacağımıza inanıyor ve sevgiyle anıyorum bu güzel adamı. Ahmet Kaya’ya karşı medya ve sözümona sanatçı! Destekli linç kampanyasının sahiplerinin “bataklıklarını” gördükçe, sadece, acımız derinleşir..

OĞLUM KUZEY’E MEKTUP..

      Ölümlü dünya yaşadığımız. Egomuzun sonsuz açlığını doyurabilmek için çok zaman ölümü unutup yalanın peşinde tüketiyoruz hayatı ve birlikte tükeniyoruz elbette.

Bir oğlum var, adı Kuzey. Henüz hayatı kavrayacak yaşta değil, şimdiye kadar kurabildiği tek anlamlı cümle “radon go go go” oldu, yani “Trabzon gool gool gool”, ben öğretmedim, bir bordo-mavi maç izlerken tribünlerden yükselen sese kulak vermiş olmalı. 6 aydır başka bir cümle de kurmadı, ama öyle bir cümleyle mesajı verdi ki, içim ziyadesiyle rahat.

İşte Kuzey’in babası, Erkan Ocaklı’nın cenaze törenine katıldı önceki gün. Gazete ve TV muhabiri olarak onlarca “büyük” adamın cenazesini izlemiştim ve Altunizade İlahiyat Fakültesi Camii’nin bu kadar kalabalıkla buluştuğuna ilk kez tanık olmuştum. 20 metrelik yolu 45 dakikada alabilmiş olmanın ve cenaze namazına en ön safta katılabilmiş olmanın hazzı acıyı azaltmaya yetebiliyormuş. Bu da bir egoizm itirafı olarak algılanabilir. Ama daha fazlasını yapacağım..

Cami avlusunu, bahçesini ve caddeleri dolduran binlerce “gecikmiş vefa” bir yana, başta ailem yakın dostlarım ve elbette en çok da oğlum Kuzey şunu bilmeli;

Sedat Tunalı’nın üstad Erkan Ocaklı ile sağlığında “hiç” denebilecek kadar az ilişkisi oldu. Ama gönlünde hep özel bir yeri vardı Ocaklı’nın. Naivdi. Bir yanıyla isyankar öte yanıyla ölçüsüzce fedakar ve paylaşımcıydı. Maçka’dan çıkıp yola, bir gemi güvertesinde elinde saz, bir düşü gerçek kılmak için vurmuştu denize kendini, İstanbul’a gidilecek ve büyük sanatçı olunacaktı!

Neresinden bakılsa romantik bir savaştı Ocaklı’nın verdiği, bir tür son mohikan hali aslında. Ve hepimiz biliyoruz ki Ocaklı asla istediği noktaya gelemedi. Hep, Karadeniz’in karikatürize edilen “Temel” tipolojisinin müzik piyasasına yansımış figürü olarak algılandı. Oysa öyle güzel bestelere imza koydu ki, müzisyen diye toplumun gözüne sokulan popüler kültür ifrazatlarının hayallerinden de öte işlerdi bunlar.

“Yumurta kabuğuyla raki içerum raki”nın ne anlama geldiğini, o onurlu, yoksul ve naiv Karadeniz gençliğinden başka kimse algılayamadı, algılayamazdı zaten. Başka bir zamandan kopup gelmiş gibi bugün yokluklarını dehşetle hissettiğimiz bir kuşağın türküleriydi onlar.

Altunizade’yi tarihi bir kalabalıkla buluşturan Erkan Ocaklı’ya karşı son görevimi de yerine getirmek için oradaydım. Herkes şunu bilmeli, ölümlü dünya, en çok da oğlum Kuzey bilmeli, söz uçar yazı kalır malum;

Kuzey; senin baban Erkan Ocaklı yaşarken O’na değer vermeyi akıl etti oğlum.

“Erkan Ocaklı’ya Saygı Gecesi”nin fikir babası, takipçisi, babandır oğlum. Bundan ne Erkan babanın haberi vardır ne de o mahşeri kalabalığı oluşturan vefalı kardeşlerimizin. Tekin Küçükali’nin unutulmaz desteği; Volkan Konak, Trabzon Fikir Kulübü ve Kuzeyyıldızı Trabzonsporlular Derneği’nin alkışlanacak katkıları elbette fazlasıyla değerlidir. Baban bunu neden yazıyor diyenlere şunu söylersin o tatlı dilin dönmeye başlayınca; “babam insanlara yaşarken değer verilmesi için bir “milat” olması dileğiyle 2 Aralık 2007’de Karadeniz semalarına bir işaret fişeği fırlattı. Sonra yıldıza döndü o fişek, ışığı sonsuza dek yanacak ve gökyüzüne her baktığımızda Erkan Ocaklı’yı göreceğiz”

*****************************

HAFTANIN “PARONAMASI”

Yıllar önce sanırım Leman dergisinde okuduğum absürd bir karikatür düştü aklıma önce, şöyleydi;

İki genç adam yolda yürürken bir tabela görürler: Madikür Penikür yapılır! Bizim iki kahramanımız alaylı sözlerle bu kuaföre girerler ve ikinci karede kahramanlarımızın saçı başı dağılmış, ayaklarından çoraplar fırlamış vaziyette feryat ederken görürüz: “Naaptınız bize, bu nasıl manikür pedikürdür böyle, sizi şikayet edeceğiiiz.”. Aynı karede işyeri sahibinin konuşma balonu da vardır: “Ne manikürü pedikürü kardeşim, burası madikür penikür salonu, okumanız yok mu sizin!” Dumur halleri.

İşte Türk futbolu dediğimiz orta oyunu da bu karikatürden farksız, bir tür “madikür penikür kakafonisi”. Bu tarihi bilgi ışığında şimdi haftanın paronamasına geçebiliriz.

Gençler-Trabzon: Gençlerbirliği oyuna sondan 3 öncekinin bir sonraki hocasının da etkisiyle oldukça istekli başladı. Rakibinin yönetim tarafından sürekli didiklenen hocasını baskı altına alan Ankaralılar ne yaptılarsa teknik direktör değişimine neden olamadılar ve 3 puanı lidere verdiler. Yazıyı yayına verdiğimiz saatlerde ajanslara ulaşan herhangi bir antrenör değişimi olmadı. Zaten hem İlhan Cavcav hem de Sadri Şener istikrardan yana olan tavırlarıyla biliniyor.

Fener-Ankara: Aragones’in ne yaptığını anlayan az ileri çıksın. İhtiyar İspanyol, çizmeyi aştığını ve 11 hafta olduğu halde hala görevde kalmasının yaratacağı sıkıntıları görmüyor olabilir, ama Fenerbahçe’ye her gün 3 ayrı cins teknik direktör bulan menajerler de insan! Dahili sırtlanları saymıyorum bile.

Ankaraspor ilk iki haftadaki performansıyla antrenörler derneğinin gözdesi olmayı başarmış ve her tür övgüyü hak etmişti. Fakat ne olduysa ondan sonra oldu bir türlü yenilmediler, neyse ki Saraçoğlu’nda işleri “görüldü” de az da olsa bir umut doğdu. Haftaya bir mağlubiyet daha aldılarmıydı, al sana yeni bir iş kapısı daha..

Sivas-Konya: Konya yine idare ediyor da, şu Sivas’a bir ihtar çekmeniz zamanı geldi. Adama sorarlar; sen nasıl bir Türk takımısın ki aynı adamla 2 yılı bitirmeyi göze alıyorsun. Uzayda mı yaşıyor bunlar? Bu Sivas’tan ekmek çıkmaz, ama Konya hiç iyi gitmiyor, tost çift kaşarlı olursa güzeldir hem de acı söyler! Artık kan mı değiştirilir yoksa teknik direktör değişikliğinin olumlu etkisi yönetime anlatılır mı orasını bilemeyiz. Bizim görevimiz objektif yorumculuk!

Hacettepe-Gaziantep: Valla Hacettepe’yi kandırdığımıza iyi mi ettik kötü mü anlamadık. Osman hoca gibi bir tevazu ve iş tutkunu adamı bırakıp, Arıca’ya takım teslim etmek ağır sonuçlar doğurabilir! Zira zulmede zulmede zulmetmeye elde ahali kalmayacak bu gidişle! Hakem iyi bir idare gösterdi.

Gaziantep keyif vermeye devam etti. Biraz daha keyif verirlerse biz de keyifleneceğiz. Hiç nasiplenemedik Antep’ten. Ama burnumuza güzel kokular gelmeye başladı valla.

Kocaeli-Denizli: Tipik bir beraberlik maçıydı. Zira iki takım da lige daha 2. teknik adamlarıyla devam ediyorlardı ve doğal olarak skorda denge vardı. Birinin hocası ötekinin ceza alması üzerine, bu taraftakine çok pis kazık atmaya meyilli görünüyordu. Kocaeli’nin teknik direktörü, yok pardon Denizli’nin kalecisi milli takıma seçilince morali, de artmıştı aslında. Ama ev sahibinin 2. teknik direktörünün 3. kıdemli yardımcısı maçı çok iyi okuyunca denge bozuldu. Otoriteler, horozların lig bitene kadar 7-8 ayrı hocayla çalışabileceğini, bunun da kaba hesapla ekonomiye 1 trilyona yakın katkı olacağını iddia etti. Endüstriyel futbol gerçeğini bilmeyenler bu yazıyı boşuna okudu!

Galatasaray-Belediye-i İstanbul: İstanbul takımının antrenörünün nasıl olup da takımın başında kalabildiğine herkes acayip şaşırmış durumda. Lizbon’a yakın kaynaklar, Benfica-Galatasaray maçı öncesi bir grup İrlandalı ile yemek yiyen Portekiz takımının hocasının “anlaşıldı, oldu bilin” anlamındaki baş sallamasının, bugünü hazırlayan en büyük etken olduğu konusunda hemfikir. Neyin olduğunu anlamadıysanız da, aldığınız eğitime yazık! Belediye’nin hocası gitmez, boşa avuç ovuşturmayın, Topbaş gider o kalır!

Eskişehir-Ankaragücü: Futbol hakikaten enteresan bir oyun. Ve ona bu özelliği sağlayan en büyük etkenlerden biri de hangi antrenörün ne zaman gideceğinin asla belli olmaması.

Misal Rıza Çalımbay maç öncesi çok sağlam dururken, Ünal Karaman için çanlar gümbür gümbür çalıyordu. Zira takımının başına geleli 10 koca gün olmasına rağmen daha bir kupa bile alamamıştı. Ama ne oldu, Karaman’ın koyunu fena bir çalımla rakibini alta aldı ve bastırdı! Gerisi çakallara kaldı artık, bir mağlubiyete daha bakar, ahanda şuraya yazıyorum. Pozisyonun ofsaytla uzaktan yakında alakası yok Nebati!

Hasılı, bu hafta pek parlak paronama olmadı. 5-6 takım çekişmeye devam etti. Bakalım ne olacak?

TRABZON-SİVAS MAÇININ HAKEMİ KİM?

Cem Papila hakemliği bıraktı, Metin Tokat bıraktı, İsmet Arzuman bıraktı.. İkbal gemileirnin yelkenlerini iktidar edenlerin rüzgarlarıyla dolduran yeni isimler de var elbet.

Yunus Yıldırım diye bir hakemimiz var mesela. Ankaraspor’u “yedi” Saraçoğlu’nda. Ne Gökçek’in feryatları ne de kötü niyeti açık eden hakemlik performansına rağmen yüksek not alacağına kuşkunuz olmasın. Zira, patronu da Ege’den gözlemcisi de. Erol Ersoy hemşehrisine kötülük edecek değil ya! Hem Ankaraspor da kim oluyor yahu, hadlerini bilmeleri lazım. Sahadaki rakipleri bildiremezse, masadakiler ne güne duruyor! Masa, böyle günler için lazımdır!

Şİmdi haftanın maçı Trabzon-Sivas mücadelesi olacak malum. Anadolu’nun “çimentosu” bu iki şehir arasında geçen yıl yaşananları kaşımanın anlamı yok. Birkaç sorumsuz ve kavrayış budalası yönetici-antrenörün, bir akıl sağlığı bozuk taraftarın ve hepsinden önemlisi top bulsa bomba diye karakola götürecek kadar futbolun uzağında bir hakemin sebebi olduğu bir karmaşaydı yaşanan ve geçmişte kaldı.

Bana göre maçı “haftanın buluşmasına” dönüştürecek olan, ev sahibinin lider misafirin de taş gibi takım oluşudur. Elbette geçmişin izleri psikolojik olarak etki edecektir oyuna, ama işte bu “etki”yi, Fırat Aydınus gibi futbolcu psikolojkisinden de anlayan, iktidara kuyruk sallamaya tenezzül etmeyen (en azından şimdiye kadar böyle bir şeye tanık olmadık) bir hakem en aza indirebilirdi. Ancak Oğuz Sarvan ve “ekibi”, Aydınus’u geçen haftaki Trabzon maçına göndererek bu önemli mücadeleden “kopardı”. Şeytanın avukatlığına talibim, ve futbol düzenimizin sırtlanları şunu bilmeli ki, ormanda aslanlar da yaşıyor..

Bu maçın hakem tayini, Merkez Hakem Kurulu’nun “kimin kurulu” olduğunu da, bir kez daha, ortaya koyacaktır.

Erkan Baba’nın ölümü..

Memleketimizin sesi Erkan Ocaklı’yı kaybettik. İçime düşen kor anlatılası değil, güya alıştırıyorduk kendimizi, ama hepsi boş. O “an”ı yaşayınca yıkım kaçınılmaz oluyor. Bir güzel adamdı Erkan Ocaklı..O’nun anısına düzenlediğimiz ve Tekin Küçükali’nin, Trabzon Fikir Kulübü Volkan Konak ve Kuzeyyıldızı Trabzonsporlular Derneği’nin öncülüğündeki vefa gecesinde, o sahnede hastalığıyla dalga geçerken, sahne gerisinde o dev perdenin arkasında göz yaşlarımı tutamamıştım. Şimdi de tutacak halim yok, ayıp değil.. Mekanın cennet olsun Erkan Ocaklı. Bilmelisin ki; Karadeniz’in “has uşakları” senden öğrendiler sevdalık türkülerini, ilk aşklarını senin türkülerinin kanatlarına kondurdular. Ve şimdi sen, o kanatlara yükleyip kendini, sonsuz maviliklere uçuyorsun. Ne mutlu sana ki, ardına milyonlarca üzgün kalp bırakabilecek bir sevgi ağacı oldun. Güle güle Erkan abi, Kazım’ımıza da bin selam et bizden..

“O” geceyi anlatan yazım…

Ocaklı’ya Saygı
/haber_images/saz.jpgÇocukluğumun Trabzon’undan bir fotoğrafla başlayalım..Değirmendere Sezai Uzay Mahallesinde oturuyoruz. Günlerimiz sabahtan akşama oyun oynamakla geçiyor, oyun dediğimiz körebe ya da benzerlerinden değil; ya ayağı yanlış yere koyunca uçurum dibini boylayacağınız kayalardan kuzu kulağı hasadı, ya da yağmur sonrasının bereketiyle çimenliklere doluşan Goglis (Salyangoz) topluyoruz, anlatılmaz bir coşkuyla ama… Goglis satışından elde edilen “gelirle” birkaç ekmek ve gazoz alınıp, mezarlık çimeninde ağabeylerimizin denizden çıkardıkları midyeleri derme çatma saçların üzerine dizip kendimize ziyafet çekiyoruz. Tüm bunları ne zaman yaptığımızı da ekleyelim de tam olsun: 40 da haftaym 80 de biter 20 de uzatma 100 ‘e uzanan futbol maçlarımızdan arta kalan zamanlarda.

İşte belleğime kazınan bu pastoral tablonun bir sahnesine hayat verelim şimdi ve sinema karesi netliğindeki hatıralar canlansın: Elinde iki ekmekle mezarlık çimenine giden fotoğraftaki 7 yaşındaki çocuk benim. Yıl 1974, film makinesi dönmeye başladı bile..

Mahalleden ağabeylerin (Kamuran ağabeyim, Emzuk Mustafa , Taşkafa Nuri, Fruko İsmail, Ertuğrul abi filan) ekmek almam için gönderdikleri Hami ağabeyin bakkalından birkaç ekmek ve gazoz almış mezarlık çimenine doğru yürüyorum. Arkamdan “hayranı olduğum” bir motor sesi duyuyor ve geriye bakıyorum. Evet o; Yalçın abi, o güne kadar gördüğüm en şık, en afili, en ulaşılmaz otomobiliyle, 64 şevrole olur kendisi, mahallenin yokuşunu tatlı tatlı tırmanıyor. Bu Yalçın ağabeyin, şimdinin Trabzonspor Yönetim Kurulu Üyesi Aydın Pişiren’in (abi)nin ağabeyi olduğunu ek bilgi olarak yazalım ve devam edelim.

Ben bu tanıdık motor sesini duyduğum her seferinde olduğu gibi yine yolun kenarına çekilip, bu muhteşem varlığı doya doya seyre koyuluyorum. Bilenler için; bu sahne benim çocuk dünyamda Fellini’nin “Amarcod”udur, bugünden bakınca..

Yalçın abi her zaman yaptığı gibi önümden geçerken o tatlı tebessümü ile benim çocuk gönlümü de “hoş” edip salına salına mahallenin tepesindeki evlerine doğru süzülüyor, bir otomobilden çok viya viya kayıp giden bir kayık gibi. İşte tam bu geçiş sırasında o güne kadar duymadığım bir ses yankılanıyor kulağımda, ihtimal ki 64 şevrolenin teybinden. Şöyle diyordu o teypten yükselen ses: “hapishane içinde volta vuramayirum / aç kapiyi gardiyan burada duramayirum “

O yaşta ne voltadan anlarım ne de gardiyandan, haliyle. Ama işte bu berrak ses ve fondaki müzik beni bir şekilde çekim alanına almış ve taze belleğime Erkan Ocaklı’nın ilk kaydı “bu amarcord geçişi” esnasında düşüvermişti..

Yaşadığımız yer, Trabzon, nedeniyle sonrasında belki binlerce Erkan Ocaklı türküsü misafiri oldu kulağımızın, birçokları daha içerilere sızdı, yerleşti..

Yaptığı müziğin eleştiri ya da övgüsünü yapacak müzikal bir geçmişe ve birikime sahip değilim. Ocaklı’nın ses rengi hakkında da çok afili cümleler kuramam, zira ziyadesiyle öznel bir konudur. Ama şunu çok rahatlıkla söyleyebilirim; Erkan Ocaklı; Karadenizli içtenliğinin tüm alt bileşenlerini sesinde ve yorumunda buluşturabilmiş ender sanatçılarımızdan biriydi.

Ölmedi..İçimize gömdük sadece.

Trabzon’un kötüsü Şam’ın kayısısı

Tümünü yanıtla

2

Trabzon maça o kadar kötü başladı ki, maçı kazanacağından hiç şüphem kalmadı.

Zira bordo mavili takım bu sezon sadece bir maça iyi başladı, malum Beşiktaş kupa maçı, ve onu da kaybetti malum.

Selçuk’un maç öncesi nükseden sakatlığı, Yattara’nın; Umut’un, Gökhan’ın kendi kalitelerini inkar eden forvet performansları, Colman’ın deplasman verimsizliği, sahanın en “klas” oyuncusunun Trabzonlu olmasına rağmen rakipte oluşu..Hiçbiri bu maçı Trabzon’un kazanacağına dair öngörümü değiştirmeye yetmedi. Şöyle veya böyle lider bu maçı kazanacak ve liderliğini sürdürecekti.

Trabzon golü öncesi bir başla serbest atışta Hüseyin ve Ceyhun’un içinde olduğu ve direkten dışarı giden bir Trabzon atağı izledik. Birkaç dakika sonra Ceyhun’un güçlü fiziğiyle içine olduğu, Gökhan’ın çok akıllı kafa pasına Umut’un uzayan boyu ve kafasını, Trabzon golü olarak izledik.

Ardından Engin Baytar figürünü daha sık olarak izlemeye başladık. Sadece üstün top tekniği değil, fizik gücüyle de dikkat çeken “Boztepeli” Engin, Trabzon’u epey salladı ama yıkamadı.

Sylva birkaç küçük hatası dışında güven vermeye devam etti. Tayfun, Yattara desteğinin eksik kalacağı bilinciyle hücuma çok fazla destek veremedi ve idare etti. Song ve Egemen kendi standartlarına sadık kalırken, Cale’nin de kıpırdadığını gördük. Song’un hoptek konusundaki gelişimini her hafta izlemeye ve alkışlamaya devam ediyoruz. Onu da ekleyelim.

Gençlerbirliği mağlubiyeti hak edecek bir oyun oynamadı. Lidere maç boyu direnç gösteren kırmızı siyahlılar, usta işi gole boyuneğmek zorunda kaldı. Samet Aybaba doprusuyla buluşan başkent takımının klasmanda çok daha iyi yerlere geleceğine eminim.

Fırat Aydınus iyi bir yönetim gösterdi, yardımcıları da çok başarılı bir performans sergilediler. Tebrik ederiz.

Son söz; ligin “kötü” top oynayan takımı lider Trabzonspor, 6. Deplasmanında 5. Galibiyetini alarak iyiyken yaşayamadığı şampiyonluğa kötü olarak koşmaya debam etti, diyelim, kapatalım

ALİ ÖZTÜRK VOLKAN CANALİOĞLU’NU NEDEN İSTEMİYOR!

Lafı dolaştırmayı sevmem, dolaştıranları da..”Delikanlı” kültüründen yetiştiyseniz, o şehrin Arnavut ve malta taşlı daracık sokaklarında; değil ahmağı Einstein’i bile sırılsıklam eden yağmurlarında ıslanıp, elde lüküs lambası gaful diplerinde “bıldırcın” çığlıkları attıysanız, “şehir stadı”nda rakipleri gol manyağı yapan takımın tribündeki oyuncusu olduysanız, mesela, siz de benim gibisiniz, biliyorum.

Ali Öztürk’le herhangi bir ilişkimiz yok. Kendisini tanımam etmem. Nereli olduğunu da bilmem, geçmişinin nerelerden süzülüp geldiğini de.. Kendisi benim için Trabzon’da yayın yapan bir gazetemizin Genel Yayın Yönetmenidir ve kalemi de ortalamanın üstünde bir kaliteye sahiptir.

Kendisinin, Trabzon’da yayın yapan günlük bir gazetenin sorumlusu olarak, kentle ilgili her şeyi “dert” etmesinden doğal bir şey olamaz, hatta bu bir görevdir de. Trabzon’la olan tarifsiz bağını hiç koparmamış, koparamamış biri olarak, vakit buldukça yazdıklarını okur ve bilgilenmeye çalışırım.

Bu yazıyı yazdıran ana motivasyon kaynağım, aslında, 14 Kasım tarihli Günebakış gazetesinin manşet haberiydi. Haberde, Ergenekon davasına yön veren bir vatandaştan söz edilmiş ve başlık “Ergenekon davasına Oflu damgası” olarak verilmişti. Haberciliğin eğitimini almış, pratiğini yapmış biri olarak bir haber başlığına memleket vurgusunun neden yapıldığını hiçbir zaman anlayamadım ve bu başlıktan da rahatsız oldum, haliyle… Buradaki “Oflu” vurgusu, bir övünç ifadesi olacak değildi şüphesiz. Böyle olmadığını bildiğimize göre ortada bir yergi vardı ve buna neden ihtiyaç duyulduğunu doğrusu kavrayamadım. Hadi Trabzonlu damgası dense, bir yere kadar anlarız, nihayetinde Of Trabzon’un bir parçasıdır. Kişilerin bilinç altlarını çözebilecek derinlikte değilim, ama sezgilerim şunu fısıldadı kulağıma: İyi bir şey olsaydı “Trabzon” damgası denebilecek bir vakaydı söz konusu olan, ama “kötü” bir şey olunca “Oflu” oldu zahir..Bu arada Ofsuz olduğumu da ekleyelim.

İşte bu çıkış sonrası Sayın Öztürk’ün ne zamandır okumadığım yazılarına daldım. Gündem hayli yoğun ve Faruk Özak’ın Volkan Canalioğlu’nu hedef alan açıklamalarıyla doluydu. Sayın Özak’ın Trabzon Belediyesi’ni hedef alan açıklamalarını hiç ciddiye almadım, zira kendisi Nuri Albayrak yönetimi Akyazı Projesini hayata geçirmeye çalışırken “bu proje bir hayaldir, milleti kandırıyorlar” mealinde açıklamalar yapıp, şimdi aynı projeyi savunur bir noktaya kolayca savrulabildiği için benim gözümde ciddiye alınacak bir duruş sergileyememiştir. Bu nedenle, Volkan Canalioğlu’yla ilgili açıklamalarının da bir “inanç” ifadesinden çok politik temenni olduğuna inanırım, haliyle…

Ama Ali Öztürk’ün yazdıklarını ciddiye alırım. Gazeteci kimliği dolayısıyla kente karşı duyduğu sorumluluğun; herhangi bir parti, iktidar veya zümreye karşı duyulandan çok daha fazla olduğuna inanırım. Yazılarını da bu duyguyla okurum. Kendisinin daha önceki yazılarından da hatırladığım bir Canalioğlu muhalefetine sahip olduğunu biliyorum, son derece de olağan ve anlaşılır bir şeydir. Trabzon’da yaşamayan, 6 ayda bir gidip gelen biri olarak belediyenin şehre ne kattığını, neleri kaybettirdiğini elbette sayın Öztürk kadar bilemem. Hatta şehrimizin geleceğini, Ali Öztürk özelindeki meslektaşlarımızın inşa edeceğine inanırım.Benim İstanbul’dan söylemek istediğim şudur;

Sayın Öztürk’ün; anlaşılabilir “mesleki” alt bileşenleri olan Volkan Canalioğlu karşıtlığı, her geçen gün daha “bariz” bir şekilde İktidar yandaşlığına doğru sürüklenmektedir. Bu duruş, en başta gazetecilik mesleğini sonra da tarafları prestij kaybına uğratır. Ulusal basında yaşadığımız “biat” gazeteciliğinin Trabzon’a da bulaşmasından eminim ki herkes rahatsızlık duyar.

Bir de, belediyenin yaptığı hizmetleri, belki haklı olarak, küçümserken, sahil yoluna yaptırdığı tuvaletlerin Gümüşhane’dekilere benzediğini yazmış sayın Öztürk. Kendisine sormak lazım, oradaki tuvaletleri görerek mi bu kanıya varmış!? Sergen’in Şanlıurfalılarla başı dertte malum, Gümüşhaneliler de sizi mahkemeye vermesin sonraJ

Son söz; Trabzon’da belediye başkanlığını kim kazanır biliyor musunuz: Sevgi kazanır. Hiç o yana bu yana vurmayın kendinizi, derim ben..

Sadi Hoca ve “Trabzon tur atladı”

İlk gençlik yıllarım, Trabzon’da meşhur mahalleler arası turnuvalardan birinde, şimdinin Gençlerbirliği tesisleri olan sahada sanırım yarı final maçında 13 gol birden atmış ve, haliyle, turnuvanın gol kralı olmuştum. Merak edenler olacak, finali 3-2 kaybettik. O maçı izleyen eski profesyonellerden ve “ağır abilerden” biri, benim çok farklı yeteneklerim olduğunu söyleyerek yakın zamanda yapılacak olan Trabzonspor alt yapı seçmelerine katılmamı istemişti.

Bu motivasyonla kendimi bir ay kadar sonra Ziya Bey antrenman sahsındaki seçmelerde bulmuştum. Kazma sağbek Kamuran abimle Ziya Bey sahsının kapısından içeri girdiğimde duyduğum heyecanı, hayatımın ondan sonraki çok az anında duydum. Zira, karşıma İskender abi, Şenol abi, Ali Kemal abi filan çıkabilirdi ve böyleis bir durumda kalbimizin normal temposunu sürdürebilme garantisi yoktu.

Öylesine poyraz bir heyecan denizine düşmüştüm ki, maç ne zman başladı, ben oyuna ne zaman girdim ne zaman çıktım hiç birini hatırlamıyordum. Karşımızda Trabzonspor alt yapısı vardı ve biz de “denenecek oyuncular takımı” olarak karşılarındaydık. Tek hatırladığım, bir pozisyonda Hayrettin ve Hami’yi düğümleyip attığım bir şuttu. Ama işte bu kadarcık bir gösteri, Trabzonspor alt yapısına seçilmeye yetmiyordu elbet. İşte bu maçın bitiminde tanıştım Sadi Tekelioğlu ile. Sert ve sevecendi, beni neden seçemeyeceklerini ama önümün açık yaşımın uygun olduğunu söyledi, bir de takip etmeye devam edeceklerini.. Düş kırıkılığını bile yaşayacak durumda değildim, ütümüzü başımızı giyip, hala burnumun dibinden gitmeyen bengay kokuları arasında sahayı terkederken, arkamdan omzuma dokunan bir el ” gel bizde oyna” demişti. Yüzüne bakınca tanımıştım, o dönem 24 Şubat takımının alt yapı hocası olan sevimli abiydi bu elin sahibi, adını bilmezdik, zira lakabıyla meşhurdu. Lakabı “Karga”ydı. Trabzon ağzıyla söylersek, “Garga”. “Hayır” demiştim, “ben Trabzonspor’da oynayacağım.” İşte bu son cümleyi söylerken, bir anda Sadi Tekelioğlu ile göz göze gelmiş ve yüzündeki tebessümü, “aferin sana” olarak algılamıştım. O an inanmıştım ki, ben ısrar edersem o kutsal formayı sırtıma geçirebilecek, 60’lı yılların son, 70’li yılların da ilk kuşakları için “en kutsal şölen yeri” olan Avni Aker’e çıkabilecektim. Neden çıkamadığımı, hangi direklerde patladığımı ve benim üzerimden hesap yapanlara inat futbolu nasıl bıraktığımı başka bir yazıda anlatırız. Türk futbolu “böyük gaza atlatti” yani!

İite bu çocuk düşleirmin ve gerçeklerimin kahramanlarından biriydi Sadi hoca. Lemi’yi idamnlardan kovuşuyla, top cambazlıklarıyla ve Özkan Sümer’e bağlılığıyla meşhurdu. Trabzonspor dahil birçok takımda “üst düzey” teknik direktör olarak görev aldı, ama hiç bir parlak başarıya imzasını koyamadı. Kendisi dahil çokları, böylesi başarılı bir futbol geçmişinden başarısızlığın nasıl çıkabildiğini anlayamamıştır, eminim. Ben yıllar önce çözdüm bu şifreyi, Sadi Hoca temsil adamı değil eylem adamıydı. “Temsil” kavramının yarattığı rahatsızlık, Trabzon sokaklarında büyümüş ve yüzlerce “hergeleden” birinci sınıf futbolcu yaratmış bir adamı üst düzey mücadele arenasından koparmıştı.

İşte Sadi Tekelioğlu Trabzonspor Altyapısnın başına gerliyor haberini aldığımda yaşadığım sevincin geçmişten refere izahı böyle. Ben yıllardır futbolcu “çıkaramayan” Trabzon alt yapısının, Sadi Tekelioğlu kuralları ve çalışkanlığıylka yeniden üretime geçeceğine yürekten inanıyorum. Hoşgeldin Sadi hoca. Lütfen ilk işin, akraba-yönetici- vb kontenjandan kadro şişiren isimleri ayıklamak ve Trabzon kavramının ne anlama geldiğini bilen çocukları sahiplenmek olsun..

Trabzonspor tur atladı

Evet yanlış okumadınız. Trabzonspor kupada tur atladı, moraller yerine geldi.

Ama hangi Trabzonspor derseniz, o zaman işin rengi biraz değişecek. Evet tur atlayan Trabzonspor, bildiğimiz orijinal Trabzonspor değil. Memleket ve renk sevgisinin binlerce kilometre uzaklarda yeniden yeniden inşa edilişinin ve yaşatılışının kalelerinden birinde, Berlin’de kurulan Trabzonspor’dan bahsediyoruz biz. Konuyla ilgili detay sedattunali.blogcu.com da.

Berlin Landesliga temsilcimiz Trabzonspor, Berlin Kupası ön eleme maçında SV B.W. Berolina Mitte takımını 3-2 mağlup ederek tur atladı

Maçın son dakikası içinde Ali Emrah ile Rıdvan’ın kırmız kart, Gökhan’ın sarı kırmızı kart gördüğü karşılaşmada, Trabzonspor’un gollerini penaltıdan Cenk, Soner ve Nico attı. Çekişmeli ve sert geçen karşılaşmanın ilk devresini Bezirksliga takımı olan rakip SV B.W. Berolina Mitte, 30. dakikada attığı golle 1-0 galip kapattı.

İkinci yarıda oyunda üstünlügü ele geçiren Trabzonspor, Soner’in rakip ceza alanı içinde düşürülmesinden bir penaltı atışı kazandı. Penaltıyı 52. dakikada gole çeviren Cenk 1-1 beraberliği yakaladı. Bu maçata üstün bir performans sergileyen Soner, 55. dakikada kaydettiği golle skoru 2-1 yaptı. Seri ataklarla rakibin sağ açığını bozguna uğratan Nico, 61. dakikada attığı golle farkı 3-1’e çıkarttı. SV B.W. Berolina Mitte’in ikinci golü 80. dakikada geldi ve durum 3-2 oldu. Bu dakikadan itibaren oyuncular arasında sürtüşmeler başladı. Maçta kontrolü elinde tutmak isteyen hakem önce Ali Emrah’a kırmızı, ardından Gökhan’a sarı kırmızı ve 90. dakikada Rıdvan’a kırmız kart göstererek karşılaşmayı bitirdi.Trabzonspor, 3-2 kazandığı maçta tur atlamasına kırmızı kartlardan dolayı fazla sevinemedi.

TRABZONSPOR: Nihat, Ali Emrah, Mehte (Serhat), Gökhan, Christian, Soner, Cenk, Moussa, Nico, Abdullah (Rıdvan), Coşkun M. Sefa DOĞANAY