AZİZ YILDIRIM NE YAPTI?

(Not: Bu yazının sonunda benim pis bir Fenerli olduğumu “name” yoluyla tarafıma iletecek arkadaşlara, yazının sonunu beklemeden başlamalarını öneriyorum. Benim Fenerli olduğumu iddia edenlerin ağırlıklı olarak Galatasaraylı olmaları tesadüf, daha az bir kısmının Beşiktaşlı oluşunun da, öngörü denen tılsımlı muz kabuğuyla ilgisi yoktur.)

Belli ki, habere konu olan “haberci” Cihan Haber Ajansı haber-kamerasıyla, Fenerbahçe Başkanı arasında geçmişte de benzer bir olay yaşanmış ve bu ortak geçmiş, her iki tarafı da bilemiş.

Haber- kamere dahil, 20 yıla yakın habercilik yaptığım için, CHA kameramanının reflekslerini tahmin etmem zor değil. Bu cümlemi bir “onaylama” cümlesi olarak da okumamanızı tavsiye ederim. Bu refleks, haberci arkadaşımızı ziyadesiyle motive etmiş ve objektifini sayın Yıldırım’ın gözüne gözüne sokmuş olabilir mi, olabilir. Bu tür “çekimlerin”, ülkemizde ve dünyada her gün binlerce kez tekrar edildiğini de hepimiz biliyoruz, ekleyelim.

Aziz Yıldırım’dan beklenen, daha doğrusu “maalesef beklenemeyen” davranış biçimi, çekimlerin bitmesini sabırla beklemek ve kameramanın işini kolaylaştırmaktı. Lakin geçmişinde de gördük ki, Yıldırım’ın böyle bir nosyonu yok. Fenerbahçe Başkanı bu tür durumlarda bir çelebi tavrı göstermektense, küffar donanmasına yalınkılıç saldırıya geçen bir levent olmayı yeğliyor.

Hasılı; Aziz Yıldırım çelebilikle leventlik arasında bir denge noktası bulup, medyaya karşı hırçın bir görüntü veren fotoğrafını bu ara istasyona taşımak zorunda. Bunu başarabildiği ölçüde, belden aşağı vurmaya hevesli her kim olursa olsun, deşifre etmesi çok kolay olacaktır.

Ha şimdi kimileri diyecek ki, Yıldırım gazetecilere yönelik olarak “Hepiniz şerefsizsiniz” dedi, bu lafı sineye mi çekeceksiniz? Doğru mu değil mi onu da bilmiyoruz.

Birincisi kızgınlık anında söylenen sözleri ciddiye almam.

İkincisi ben kendimi bilirim, kendimden şüphem yok.

Ve sonuncusu;

Kötü söz sahibini tanımlar.

Ve bağlama cümlesi;

Bu ülkenin “hacimlilerinden” birinin başkanı, bir kurumun başkanına ana avrat küfretti, küfrünü de kabul etti üstelik. Medya bu “kurumsal” küfrü, münferit Yıldırım-Kameraman düellosu kadar önemsedi mi dersiniz?

Kıskançlık, haset, gizli-açık düşmanlık; hepsini anlamak mümkün. Ama, adalet duygunuzu kaybederseniz insanlığınızı da kaybediyorsunuz demektir, farkında olarak ya da olmayarak.

İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ DE “DÜŞTÜ”

Tarihin en büyük liderlerinden “Fatih”in İstanbul’unun en güzide değerlerinden “Dar-ül Fünun”u artık bilim yuvası olmaktan çıkıyor mu dersiniz?

Zira, üniversite içi oylamada en yüksek oyu alan Prof. Dr. Ali Akyüz’ü değil de, ikinci sıradaki Prof. Yunus Söylet’i atadı Cumhurbaşkanı, malum.

Bu atama, topluma yön veren, geleceğe ışık tutan kurumlarımızın birer birer nasıl “düştüğünün” açık bir belgesi oldu. Başbakan’ın oğluna “refakatçi” olmanın, İstanbul Üniversitesi gibi çok çok saygın bir kurumun bir numaralı makamına giden yolun başı olabilmesi, aklın sınırları içinde kalınarak açıklanamayacak bir “çalışma” olarak tarih sayfalarına kaydını düşmüştür.

Kimse kalkıp da, Söylet’in akademik çalışmalarının derinliğinden, başarılarından filan söz etmeye kalkmasın. Ki, Söylet’in başarılı çalışmalarını bilenlerden biri de benim, ama Söylet’i o makama getiren “şey”in, o çalışmalar olmadığını bilecek kadar da bu ülke de yaşıyorum ben, UTAH’da ABD’de değil.

YUSUF ŞİMŞEK TRABZON’A NE KATAR!

Faruk Özak yönetiminin, üstelik takımın dinamosu Ünal Karaman’ın sakatlanıp en az 6 maç oynayamayacağı gerçeği ortadayken, “yapmadıkları” Kingladze transferini hatırlayıp da, “Yusuf’a yok” demek abesle iştigal olur. O dönem bu Gürcü oyuncu transfer edilseydi, ki para da vardı, Trabzonspor adına çok farklı tartışmaların içinde olurduk bugün. Yine bugün; camiaya kendini “başarılı” olarak kabul ettiren o günkü yönetimin vizyon fukaralığı, son 12 yıllık “ve gına azabennar”ın da birinci sebebidir.

Bu pencereden bakınca, Yusuf Şimşek’in psikolojik olarak takıma çok şey katacağına inanıyorum.

Bunun yanında, oyunu dikine oynamayı beceren mental yapısı, sahanın bütününü gören oyun felsefesi ve sportmen duruşuyla, Yusuf’un Trabzon markasıyla bire bir uyum göstereceği inancındayım.

Yusuf’un bireysel yetenekleri; rölantisi 2 binlerde çalışan içten yanmalı dizel motorun iç uyumunu sağlayacak ve rölanti normale dönerken motorun verimi yüzde 30’lara yakın oranda artacaktır. Yazın bir kenara.

Bu arada, Bursaspor cenahından yükselen “Trabzonspor sözleşmeli futbolcumuzla görüştü, bu doğru bir tavır değil” eleştirisine söyleyecek sözü olan söylesin, bence çok haklı bir eleştiridir.

TRABZON FİKİR KULÜBÜ’NDE HAMSİ!

İstanbul Beşiktaş’ta bulunan “Trabzon Eğitim Ver Kültür Derneği”nin çatısı altında, başta horon, kemence ve kolbastı olmak üzere çeşitli eğitim ve eğlence faaliyeti yapılıyor. Geçen Pazar derneğe devam eden öğrencilerin, eğitim sonrası hamsi ızgara partisi yapacağı istihbaratını aldım. Haliyle pirelerim yerinde duramaz oldu, o yağmurda Beşiktaş’a gittim, hamsinin yanına biraz da sırtı yeşil istavrit ekleyip, derneğin ve Trabzon Fikir Kulübü’nün göz bebeği Adem’in de büyük katkısıyla ızgara yapıp bir güzel indirdik.

Diyeceğim o ki;

Her Pazar bir acayip eğlence var dernekte, biraz kemençe, biraz horon çokça da hamsi ziyafeti için bekleniyorsunuz.

Ama derneğin bir şartı var; İlk kez gelen tüm balıkları alıyor ve pişiriyor, en azından ben öyle yaptım.

Reklamlar

FENER İÇİN NE DEMİŞTİM! NE OLDU?

“HABU POK YİYEN YERE ÇAMEDEN GELMEMİŞUM”
Edebiyatımızın Gorki’si Orhan Kemal’in ölümsüz eseri 72.Koğuş’tan, aynı adla sinemaya uyarlanan ve büyük oyuncu Kadir İnanır’ın baş rolüyle hayat verdiği “72.Koğuş” filminin içine çekiyorum sizi, sadece bir dakikalığına..
Kaptan (Öyküye konu olan, Orhan Kemal’e ilham veren, yumruğu kavi, yüreği yumuşak Rizeli mahkumun adıdır Kaptan) cezaevinde yine bir kopuğun façasını bozmuş ve etrafında toplanan garip-gureba ona hayran gözlerle bakmaktadır. Kaptan, kendisinin de peygamber soyundan gelmediğini ifade eden bir bakış fırlatır önce, ve arkasından şu meşhur cümle çıkar ağzından: “Habu pok yiyen yere çameden gelmemişum”

Kaptan’ın özelinde, Karadeniz insanının yüce gönüllüğüne, saflığına, cesaretine ve yalnızlığına tanık oluruz Orhan Kemal cümleleriyle. Ömrü boyunca yoksulluktan kurtulamayan Orhan Kemal’e ve filmi yaratanlara ve elbet Kadir İnanır’a bin selam edip, devam edelim..

Evet, “habu ben olan ben”, Sedat Tunalı, saçları değirmende ağartmadı, buraya da “çameden gelmeduk”.

Bayram değilse de yılbaşı, bir küçük makas almanın ne mahzuru olabilir ki? Galandar galasiya!

Sözüm başta Fenerbahçe uleması yazar taifesine, sonra da geri kalan spor basını ve sporseverlere..

Fenerbahçe, haftalar önce Arsenal’den kendi evinde 5 yediği gecenin ertesinde “sipol basını” neler yazdı neler. Önce birkaç örnek alalım şimdi.

“Mehmet Demirkol:
Dün utandıran değil, ama üzen bir skorla biten 15 maçlık yenilgisizlik serisi için tabii ki Volkan’dan, Güiza’ya kadar herkeste suç bulunabilir. Ama hepimiz biliyoruz ki, dünkü sonuç bu kadroyu böyle dengesiz kuranların eseridir.”

“Selçuk Yula:
Geçen sene Inter’e Şükrü Saracoğlu’nu dar edenlerin 8 tanesi dün akşam sahadaydı.
Aynı şekilde o isimler Sevilla ve Chelsea’ye sahayı dar etmişlerdi. Peki neden ezilmeyi kabul ediyorlar. Onu da galiba Aragones’e sormak zorundayım.
Sonuçta Fenerbahçe Şampiyonlar Ligi’nde bir üst tura çıkmayı unutup UEFA’ya gitme yollarını aramalı.
Ne de olsa final Kadıköy’de oynanacak ve ocak ayında da transfer yapma olanağı var.
Tabi bu arada gönderilmesi gereken teknik adam da unutulmamalı…
Şili Milli Takımı’nın kaptanı hayatı boyunca sağ bek oynamamış ama sevgili Luis Aragones bunu da keşfetti.
Helal olsun demekten başka bir şey yok. “

“Ercan Saatçi:
SR.Aragonés, veyase por favor… Sayın Aragones, Siz ki tecrübeli ve kariyerli bir teknik direktörsünüz…
Halden anlarsınız…
Farkında mısınız bilmem, ama hal çok kötü!
Yaşınızın verdiği olgunlukla anlamalısınız ki, olmadı!
Olmuyor… Siz ve Fenerbahçe ne yazık ki olmuyor…
Avrupa Şampiyonu olarak geldiğiniz bir takımdan ah alarak gitmek sizin gibi bir teknik adama yakışmaz sayın Aragones…
Siz profesyonelce davranıyorsunuz, ama Fenerbahçe’nin büyük taraftarı profesyonel değil. Milyonlarca taraftar bu kulübe kalpten ve karşılıksız bağlı.
Bu nedenle sayın Aragones başlıkta yazdığı gibi, lütfen gidin sayın Aragones…

“Hasan Atasoy:
Çabuk, hamleli ve ayağa oynayan her takımın karşısında bu korku filmini yaşamak da ve korktuğunun da başına gelmesi de kaçınılmaz. Böyle giderse bu berbat film, bu sezon kolay kolay vizyondan inmez.
Fenerbahçe’nin kader gibi kabullendiği açmazı biz deşifre edelim; onu mahkum eden rakibi değil, bizatihi kendi oyun anlayışı…
UEFA’ya katılma şansı bile mucizelere bağlı. Geçen seneki çeyrek finalin tesadüf olduğu da tescillendi. Ne diyelim; yayında ve yapımda emeği geçen herkese teşekkürler!

“Erman Toroğlu:
Hakem iyi maç yönetti. F.Bahçe seyircisi bu maçta da ikiye bölündü. Ve bu parçalılık F.Bahçe’de sahaya da yansıyor. Zico varken öyle veya böyle Fenerbahçe çok mükemmel oynamıyordu, ağır oynuyordu ama futbolcular birbirlerine yardım ediyorladı. Yani F.Bahçe sahada takımdı. Aragones’le birlikte bu özelliklerini kaybettiler. Şimdi sarı lacivertlilerin Londra’da inanılmaz zor bir maç daha bekliyor. Bu Arsenal orda bu kadar laubali oynamayacak. Şu da net bir şekilde gözüktü; bu sezon F.Bahçe’nin kendi stadında oynanacak UEFA finalinde bence oynama şansı kalmadı.”

“Sergen Yalçın
: VE bu F.Bahçe çarşamba günü Arsenal’le oynamaya gidiyor.. Ben olsam PAF takımla çıkarım Emirates’e, en azından dünyaya rezaleti açıklamanın bir mazereti olur.. Hem pazar günü G.Saray derbisi var, veteran takımını andıran aslar biraz dinlenirler, lig için mücadele ederler.. Çünkü bu görüntü evlere şenlik.. Bu kadar koşmayan, bu kadar aciz, bu kadar teknik direktörü kötü takımın maliyetine bakıyorsun: 100 milyon Euro’dan aşağı değil.. Harcanan paraya yazık değil mi? Geçen hafta Bursa’ya karşı hırs vardı futbolcularda ama o hırs tek maçlıkmış.. Hepsi içi boşalmış diş macunu gibiydi.. Demek ki, Bursa gibi kapıyı bacayı açmazsan bu F.Bahçe’den puan almak çok da zor değil..”

“Ziya Şengül:
Bu sezonki Fener’in değil Devler Ligi’nde bir yere gelmeyi, kendi liginde bile yerlerde süründüğünü görmeyenimiz kaldı mı? Bu Fener’i bu hale getirenler utansın diyorum. Orta saha sıfır. Savunma rezil. Mal meydanda!
Kalesinde bu kadar gol gören Volkan’ı ilk defa hatasız görüyorum. Çünkü yapacağı bir şey yoktu. Üzülerek yazımı noktalıyorum: Güle güle Devler Ligi’ne… Güle güle Fenerbahçe”

Sizlerin de çok yakından tanıdığı bu isimlerin dışında, yerel ve ulusal! basından bine yakın yazar Fenerbahçe’nin uğradığı ağır yenilgiden ve alınması gereken acil önlemlerden bahsettiler.

Çünkü Türkiye’de “spor basını” değil, “Skor Basını” vardır ve bu alanda kalem oynatanların kahır ekseriyeti “nerden indirsem, ne yapsam da en ağır yazıyı ben yazsam” derdindedir. Ben değilim.

Olmadığımı okurlara göstermenin en kolya yolu, işte böylesi ağır bir yenilgi sonrası bir “ışık” görürsem, o ışığa inanmak ve ortaya bir iddia koymaktı. “Sedat Tunalı kimdir ki, ortaya koyduğu iddianın bir ehemmiyeti olsun” türü bir düşünceye sapan olursa, karakterim ve mesleki birikimimle kimsenin kızınadan aşağı olmadığımı rahatça söyler ve bunu belgelerim, rahatça .Gazete ve Tv arşivleri yerinde duruyor, hoş ATV arşivini bir kısmı sele gitti ama, kalanlar bana yeter.

İşte, Fenerbahçe’nin Şükrü Saraçolu’nda 5 yediği Arsenal maçı sonrası yine Habertürk’te çıkan yazımdan ilgili bölüm;

“Bana göre yenilgiye rağmen Fenerbahçe, sezonun en iyi futbolunu oynamış ve ‘büyük takım’ geleneğine sadık kalmıştır. Aragones’e yönelik acımasız eleştiri yapanların, hem kulüp tarihinden hem de Fenerbahçe fotoğrafından habersiz ya da kötü niyetli olduklarını düşünüyorum. Pısırıkça oynayıp tek farklı bir yenilgi, ki biz bunlara yakın zamana kadar ‘şerefli mağlubiyetler’ diyorduk, alıp zevahiri kurtarmak yerine, ‘büyük takım’ gibi oynayıp fark yediği için Aragones’i eleştireceksek, ben sizlerden ayrılıyorum demektir. Bu cesur şablonu için İspanyol hocayı alkışlamayı bir vicdan borcu olarak kabul ediyor ve kendisini kutluyorum. Bunu söylerken, Zico’ya yapılan haksızlığa ve ayıba karşı kaç yazı yazdığımın da hatırlanmasını istiyorum, sapla saman karışmasın.
Fenerbahçe’nin saha içi ve kenar yönetimi olarak sorunlu olduğuna inanıyorum. Ve bence Arsenal maçı Fenerbahçe’nin kendine gelişinin de başlangıcı olmuştur. İzleyip göreceğiz. Fenerbahçe ilk yarının son maçı olan Trabzon maçına kadar mağlubiyet almayacaktır, göreceksiniz.”

Bu düşüncemi hatırlatmamın ve bu yazıyı kaleme almamın bir çok nedeni var.
Birincisi ve en önemlisi; Türk Spor basınındaki öngörü eksikliğinden beslenen skor yazarlığını mantığını deşifre etmeye katkı yapmak ve sporseverlerin önüne bir fotoğraf koymaktır.

İkinci ve daha az önemli amacım da, sizlere spor yazarı olarak yutturulan skor yazarlarını, sadece yaşanılan güne dair kalem oynatmak gibi bir sıradanlığın batağından çekip, ele kalem alıp meydanlara çıkmanın “edebi bir meydan okuma” anlamına da geldiğini hatırlatıp, kahvehane düzeyini aşmaları için bir işaret fişeği çakmaktır.

Fenerbahçeli kardeşlere bir de hatırlatma yapayım şimdi,

Evet sarı lacivertliler beni yanıltmadı ve ilk yarıyı yenilgi almadan kapattı, ama ne demiştik, Trabzon maçına kadar:) Yine yanılmayacağım…

EGEMEN KORKMAZ’I BEDAVAYKEN REDDEDİP ELİNDEKİ BONSERVİSE 425 BİN EURO? NEEE??
Egemen Korkmaz Karatal’da oynarken, ki yanında da Servet Çetin vardır, Kartalspor’un fanatik Trabzonsporlu Başkanı, kulübü arayarak bu iki ismi çok çok cüzi paralar karşılığı Trabzon’a göndermek ister. Yanıt: Bizde olardan çok var!

Aradan 4 yıl geçer, Egemen Korkmaz çok başarılı bir sezon ardından Bursaspor’dan ayrılır ve bonservisini eline alır. Gönlündeki takım Trabzonspor’dur ve yapılan görüşmelerin ardından da bordo mavi formayı giyer.

Bu transfer için hiç aramadığım Hayrettin Hacısalihoğlu’nu arayıp özel olarak tebrik ettim.

Eski Trabzonsppor yöneticisi Mustafa Erdem’in Taka’da okuduğum eleştirileri üzerine gözlerim faltaşı müzesi oldu! Erdem, bonservisi elindeki Egemen için 425 bin euro menejerlik ücreti ödendiğini iddia etti, iddia demek doğru değil, kulübün resmi belgeleirnde var bu.

Şimdi Trabzonspor kulübüne düşen bu garabeti açıklığa kavuşturmak… Olabilecek birşey değil bu.

KOLBASTI KİMİNDİR?
Bir kısım Giresunlu kardeşimiz baktı ki; Faroz sokaklarında filizlenip bir disipline kavuşan ve Erkan baba ile büyük bir sıçrama gerçekleştiren Faroz Kesmesi oyunu, Trabzon sınırlarını aşıp Dünya’ya doğru açılmaya başladı, ” ne yapsak da taş koysak” güdülerini harekete geçirip ilk salvoyu yaptılar: Kolbastı’da kullanılan türkü Giresun türküsüdür. Trabzonlular bizim türkümüzle oynayamaz!

Yok ya!

Bu durumda “Gemiler Giresun’e” türküsü de tehlikeye girdi desenize:)

Giresunlu kardeşlerimiz şunu unutmuş; Müzik evrenseldir, yerel çıkışlarla prim yapmaya çalışarak varsanız varsanız köyünüze varırsınız. Giresun türküsü ile Trabzon oyunu harmanlanmış, bundan güzel ne olabilir? Bunun keyfini hep birlikte çıkarmak varken, hayır biz köye çıkacağız demenin mantığı ne ola?? Yoksa, işin ucunda “para” kokusu mu aldınız?

Bir de iddia: Adlarını buraya taşımaya gerek görmediğim Giresunlu dernek yöneticisi kardeşlerimin kaçının birinci takımı Giresunspor’dur mesela? Kendi şehrinin takımına “ikinic sınıf” muamele çeken kişilerin, müzik vb gibi ulvi kaygıları olduğuna inansa inansa kadir inanır. Yakın tarihe kadar Trabzon’un ilçelerinden biri olan Giresun adına hareket ettiğini iddia edenleri, bu komik ayrılık girişimine son verip; hep birlikte kolbastının keyfini çıkarmaya davet ediyorum. Ben ne kadar Giresun’sam, Giresunlu kardeşim de o kadar Trabzon’dur.

GÖZ GÖZ GELİYOOOORR
Türk futbolunun marka değeri en yüksek takımlarından biri olan İzmir’in Göztepe’si, klasman grubundaki son maçında Ispartaspor’u 2-0 mağlup ederek 2. lige yükselme yolunda dev bir adım attı. Play Off için en iddialı takımlardan biri olan Menemen Bld. Spor kendi sahasında iddiasız Bandırmaspor’a, İzmirspor da Nazilli’ye kaybedince sürpriz şekilde aradan lider olaraksıyrılan sarı kırmızılılar gruptan çıkarken, play off vizesi alan ikinci takım da İzmirspor oldu.

Bize düşen “harbi” Göztepeli Yılmaz Özdil’e bin selam edip kendisi özelinde bu “özel” takımı ve yağmurlu havada 7 bin biletle tribünde yerini alan cefakar ve vefakar Göztepe taraftarına selam durmaktır. Ama daha birşey başarmış sayılmazsınız, hadi bakalım bu koşu süper lige dek sürmeli, bekleniyorsunuz!

BÜLENT UYGUN’UN ‘ASIL’ HEDEFİ NE?

Sivasspor’un “skortif” olarak hakikaten başarılı teknik direktörü Sayın Bülent Uygun’u özellikle son iki yıldır sıklıkla izliyor ve takip ediyoruz. Skortif başarısını, sportif olarak da sürdürebiliyor mu sorusuna da, Trabzonspor camiasının ezici çoğunluğu dışında, olumlu cevap alacağımızı biliyoruz.

Başarılı PR çalışmasının sihirli formülünün, İstanbul medyasıyla iyi geçinmek olduğunun da farkında olan Uygun’u, skortif olarak “çok başarılı” bulanlardan biri de benim. Lakin sayın Uygun’un aynı başarıyı, söz konusu “sportmenlik” olunca gösteremediği kanısındayım. Maç sonu açıklamalarındaki aklı başındalık ve rakiplerine karşı sevecen tutumunun, tamamen bir “oyun” olduğu fikrindeyim. Neden? Dediniz duydum!

Şundan;

Sayın Uygun geçen sezon başındaki olaylı Trabzon-Sivas maçı sonrası, değil Türkiye’de, dünyanın hiçbir yerinde ve zemininde edilmemesi gereken bir laf etti. Sayın Uygun; o dönem Trabzonsppor forması giyen Mısırlı Ayman’ın, Sivassporlu Balili’ye ” Arap-İsrail savaşı” mantığıyla sert girdiğini, canlı yayında, iddia etti. Yani bir futbol maçından, çok tehlikeli bir fitne çıkarmayı göze alabildi.

Ben o günden bu güne sayın Uygun’u sürekli takip edip, o büyük hatası için özür dilemesini bekledim. Dönemin Futbol Federasyonu dahil, tek bir kurum çıkıp da bu açıklamayı mahkum etmedi, Bülent Uygun da özür dilemeye gerek görmedi. İşte bu “ağır ve hoş görülemez” sözleri nedeniyle sayın Uygun’un samimiyetine asla inanamayacağım. Çok da umrundaydı sanki Uygun’un, o da ayrı..

Konumuzun daha “toplumsal” yanı ise şu;

Herkesin bildiği gibi Bülent hoca, en büyük rüyasının Anadolu’dan bir şampiyon çıkarmak olduğunu söylüyor. (Bilindiği gibi Trabzon, Güney Amerika Antilleri’nde bir ada şehirdir)

İlk bakışta çok romantik ve saygı duyulası bir hedef gibi algılanıyor.

İyi de;

Şampiyonluğu hedefleyen bir teknik adam, takımının neredeyse yarısı olan en büyük yıldızını “satabilmek” için ne diye her fırsatta “piyasa” yapar!?

Sivasspor şampiyon olmak istiyorsa, ki istiyormuş, ilk yapacağı iş her ne olursa olsun Mehmet Yıldız’ı kadrosunda tutmak olmalıdır. Bu durumda sayın Uygun’a “bu ne perhiz bu ne lahana turşusudur” kimse demiyorsa, ki diyen duymadım, ben diyorum işte;

Sayın Hocam, “gerçek” hedefiniz nedir?

Mehmet Yıldız’i iyi bir paraya “pazarlamak”mı, şampiyon olmak mı?

Siz de biliyorsunuz ki, sizi ve Sivasspor’u bu noktaya taşıyan Mehmet Yıldız özverisi, yeteneği ve gücüdür. “Mehmet Yıldız olmadan da bu takımı şampiyonluğa oynatırım” diyorsanız, hodri meydan!

İSTERSE GÜNEŞ OLSUN SAKIN ZİNCİRSİZ YOLA ÇIKMAYIN!

Demedi demeyin, zira trafik polislerimiz aracınızda zincir yoksa 59 milyon YTL cezayı anında yapıştırıyorlar. Nereden biliyorsunuz derseniz, çok saygın bir sivil toplum kuruluşunun başkanı bu sabah(26 Aralık), ortalık günlük güneşlikken, Kurtköy gişelerinin çıkışında, aracında zincir yok diye ceza yedi. Evet zincir yok diye, yanlış okumadınız. Makbuzu gördüm, “zincirsiz araç” tanısıyla 59 milyon YTL ceza.. Bendeki kayıtlara inanmayan 5935 kodlu Trafik Ekibindeki makbuzlara bakabilir. İşin garibi, zincirsiz diye ceza yazılan araç, parayı ödedikten sonra yoluna devam etmiş. E zincirsiz olmak madem suç, bu durumda ne diye arabayı serbest bıraktınız ?

İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ REKTÖRÜ KİM OLACAK?

Bu üniversiteden mezunum, ilgimin birinci sebebi de bu. Türkiye’nin eski kurumlarından birincisi, en büyük üniversitesi ve bilim ışığının kaynaklarından belki en güçlüsü, yakında rektörüne kavuşacak.

Geçen hafta içinde aday belirleme seçimleri yapıldı. Ve seçimler sonunda Çapa Tıp’tan Ali Akyüz, Cerrahpaşa’dan Yunus Söylet’e 16 oy fark atarak seçimlerden birinci olarak ayrıldı.

Ali Akyüz ya da Yunus Söylet’in bilimsel kimlikleri hakkında konuşacak kadar haddimi aşacak değilim.

Ama her iki ismin özgeçmişlerini ve haklarında yazılanları dikkatle incelediğiniz de, Akyüz’ün bilimsel bir disiplin içinde kazıya kazıya; Söylet’in ise yine bir disiplin içinde, itelene itelene bir noktaya taşındığını görebiliyorsunuz.

Medya, bu iki isim arasında da kolayca bölünmeyi başardı.

Demokratik bir ülkede, en fazla oyu alan kişi seçimin galibidir. Ama Türkiye’de seçimi kazanmanız yetmez, mutlaka başka “kazanımlarınız” da olmalı. Mesela Yunus Söylet gibi, mevcut başbakanın oğlunun sağlık sorunlarını çözebilmek için Londra’lara kadar gidip “işe yaramak” çok önemli bir belirleyici olabilir.

Yunus Söylet taraftarı kimi “rahmani” kalem erbabı; hocanın bilimsel çalışmalarındaki başarısından söz ederek, Cumhurbaşkanı’nın önünü açmaya çalışıyorlar, Şahsen ben, mezunu olduğum okulun rektörünün karısının türbanlı olmasını kabul edemem.

Lakin Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Bakanları gözümün önüne getirince de bir an, İstanbul Üniversitesi Rektörü’nün eşinin başı kapalı olmuş, çok mu diyorum!

Uyan Türkiye, “kapatılıyorsun”

HINCAL ULUÇ’A SELAM!

Sayın Uluç; siz elbette bizim farkımızda değilsiniz, gönül verdiğimiz renkler farklı, hayat gemimizin kaptan köşklerinde farklı tablolar asılı ve ihtimaldir ki pusulalarımızın elifleri bile şaşıktır. Ama öyle “hasta oldum, yok boynum ağrıdı, yok ayağım çekti, yok stent taktırdım”, hiç birini kabul etmiyoruz. Size 15 gün “kafa izni”, ama daha fazla olmasın bak. Sizi seviyor ve özlüyoruz.

YAVUZ SALTIK’I TANIR MISINIZ?

Tanımıyorsunuz demek. Lig Radyo’da Nevzat Aydın’la birlikte “öteki Trabzon” adlı programı yapıyor ve kitabı çıkıyor yakında, adı da “Tanrım beni Başkan yarat.” Kitapla tanıştıktan sonra, tanıyanlar tanımayanlara anlatır artık, buna değdiğini göreceksiniz..

BURSA VE BURSASPOR

Hep yazmak istediğim, yazamasam da aklımın bir köşesini şu veya bu şekilde meşgul eden bir “şehir takımı”dır Bursaspor.

Çocukluğumuzun ideal futbolcu tipinin zirvesindeki birkaç isimden biri Sedat 3, sahalarımızın sevimli hırçını Bahtiyar ve Allah vergisi yeteneklerini hoyratça “harcayan” Ali Nail figürleri, yaşları kırklarla dansetmeye başlayan bizim kuşağın unutulmazları arasındadır. Elbette başka birçok isim daha var, ama onlar ve bu üç isim dahil, Sedat 3’ün yeri apayrıdır ve şimdilerde ne yapar mesela, neden Bursaspor’la adı hiç anılmaz, anlayamam.

Büyüdüğüm şehir Trabzon’la çok ortak yönleri de vardır bu “yeşil şehrin”. Hatta Trabzon’da zaman zaman sıkıntılı dönemler yaşarken, “Bursa’ya yerleşmek lazım” türü aile içi cümleler de duymuşumdur, “malum” Karadeniz ağırlığıyla olsa gerek. Bursa’daki Karadeniz, ağırlıklı olarak Artvin olarak yaşansa da, diğer Karadenizliler için de bu güzel şehrimiz hep “güzelliklerle” birlikte anılır.

Karadeniz gibi futbolcu tarlası olarak bilinen bir zenginliğin yanında, bir başka potansiyel futbol zenginliğinin de merkezidir Bursa. Zira herkes bilir ki, özellikle ülkemizde Trabzon ve çevresinden sonra, Balkan göçmeni yurttaşlarımız futbola en yatkın kesimimizdir. Yani ülkenin iki başat potansiyeli bir şehirde buluşmuştur ve bu şehrin adı Bursa’dır!

İnsan potansiyeli gibi olmazsa olmazın yanında, sanayisi de son derece gelişmiş bir şehir, nasıl olur da şampiyon olamaz?, ya da en azından şampiyonluğu kovalayacak bir iddianın baş kenti olamaz, yıllardır yanıtını bulamadığım bir soru olarak benimle beraber yaşar durur!

Bursa şehri, “iddialı” bir futbol takımını inşa edecek potansiyele ve bu potansiyeli hedefe ulaştıracak güce sahip değil ise, kim sahiptir bu GÜCE?

Bursaspor, bu ülkede Trabzon’dan sonra şampiyonluk şansı en fazla futbol merkezidir. Bursaspor taraftarı, takımları kötü oynarken kazanılmış maçlarla tatmin olamayacak kadar futbol sevgisi ve bilgisi ile donanmış ve kendi şehrinde azınlığa düşmeyecek bir taraftar fotoğrafı vermeyi her zaman başarmıştır. Yeşil – beyazlılar, başta İstanbul takımları ve Trabzon olmak üzere her takım için daima “gerçek bir deplasman” olmuş ve bu fotoğrafıyla da ülke futbolunun gelişimini arzulayan bizim gibi futbolseverlerin de her zaman takdirini kazanmıştır.

Güvenç Kurtar döneminin sona ereceğini, başlamadan hesap edebilenlerden biriydim. Kan uyuşmazlığı kesindi, ve son Trabzon galibiyeti sonrası yükselen protesto sesleri, memnuniyetsizliğin ayrılığı kesin kılacağının da işaretleriydi.

Peki Bursa neden başarısız?

2003 yılında Bursalı holiganlardan bir kısmı hakkında, Türkiye’de bir “ilk” olarak dava açıldı ve dava sonunda bazı taraftarlar ceza aldılar. O cesur savcı ve dönemin Emniyet Müdürü Reşat Altay’la yaptığım ikili görüşmelerde, Bursa’nın neden kendi gücüyle orantılı bir fotoğraf veremediğini az çok kavramıştım

O zamanki kanım şu olmuştu; Bursaspor’u “işi bilenler” değil, her zaman için taraftar gruplarından onay bekleyen ya da alan basiretsiz yöneticiler idare etmiş. Böyle olunca da, takım ve şehir bir türlü iç barışı sağlayamamış ve sıkıntı hep süregelmiş.

İddiam şudur;

Bursaspor; gerektiğinde masaya yumruğu vurabilecek ve takımı beslenme aracı olarak değil, bir kimlik ifadesi ve marka olarak yaşatmayı göze alabilecek bir yönetime kavuştuğu gün; potansiyel olarak bu ligin şampiyon adaylarından biridir. Ne Sivas’a benzer Bursa, ne Antep’e, ne Kocaeli’ye..

Tek; basiretli bir yönetime kavuşsunlar..

ÇOCUKLAR ÜŞÜMESİN: TEŞEKKÜRLER ARDA, EMRE, BARIŞ MEMİŞ VE AYZEK

Türk Kızılayı’nın katkılarıyla önceki gece “Çocuklar üşümesin” sloganıyla bir yardım defilesi düzenlendi İstanbul’da. Türkiye Moda Ve Hazır Giyim Federasyonu’nun da büyük destek verdiği geceye ünlü mankenlerin yanı sıra futbol dünyamızdan da destek verenler oldu.

Trabzonspor, Galatasaray ve Beşiktaş kulüpleri imzalı formalarını gönderirken, bu tür etkinliklerde faal rol alan Fenerbahçe maalesef katkıda bulunmadı.

Gecenin yıldızları ize, her hayır işine adeta koşa koşa gelen ve bir Kızılay Gönüllüsü gibi davranan “Adnan ağabeyin oğlu Arda Turan”, Yine Galatasaray’dan Emre Aşık, Galatasaray’ın eski oyuncuları Bülent Korkmaz ve Hakan Uysal,Trabzonspor’un genç yeteneği Barış Memiş ve Ayzek Promise idi.

Fenerbahçe’den kimsenin gelmeyeceği belli olmuştu ama, defilenin yapıldığüı AVM’ye yürüyerek 8 dakika mesafedeki Beşiktaş’tan kimsenin gelmemesi düşündürücüydü. Bu nedenle iki oyuncusunu 1100 km öteden gönderen Trabzonspor yönetimine “ayrıca” teşekkür ediyoruz.

Bu arada “Arda abi”sinin Barış’a sevgiyle sarılması, Barış’ın yüzünün kıpkırmızı olması hoşuma gitmedi değil.. (Barış ayakkabılar sağlamda, merak etma!)

Geceyle ilgili fotolar, sedattunali blog sayfasında görülebilir..

BEŞİKTAŞ CAMİASI’NA DÜŞEN!

Herkesin kabul etmesi gereken en yalın ve soğuk futbol gerçeği şudur artık;

Futbol bir endüstridir ve bu endüstrinin ürünlerinden pay almak için her türden ahlaki ve sosyal değer ayaklar altına alınabilir!!

Eh hep birlikte görüyoruz ki, alınıyor zaten.

İşe Trabzon’dan başlayalım.

Sistem için “tehlike” sinyali vermeye başladığı her dönem, gizli veya açık usüllerle önü kesilen bir garip yel değirmeni savaşçısıdır Trabzon. Öylesine sessiz bir kıyımdan geçirilir ki, ne olduğunu anlayana kadar her şey bitmiş olur. Örnekleri yakın tarihlerde bolca var, vicdanını karartmayan herkes bu gerçeği bilir..

Trabzon’un diğer “ezilenlerden” farkı, kendisinin bile çok farkında olamadığı bir güce sahip olması ve zaman zaman bu gücünü gösterme refleksini içinde taşımasıdır.

Sivas maçıyla başlayan “budama” harekatına ilk tepkilerini veren Trabzonsporlular, Kayseri deplasmanındaki “garabet” üzerine biraz daha doğrulup (ki bu maçta hakem her iki tarafı da şaşırtmıştır) Bursa’daki yan hakem rezaletiyle de Federasyonun karşısına dikilme cesaretini göstermiştir. Algı ve kavrayış fukarası kimi kalemlerin ” ağladılar, sızladılar, karşılığını da aldılar” türü idrakten yoksun açıklamalarının tersine olan şudur:

Trabzon camiası “İktidar”ın adamı olan Federasyona gücünü göstermiş ve Eskişehirspor maçını daha oynamadan kazanmıştır!

Trabzonlular açısından işin tek üzücü yanı, bu sıkıntılı sürecin sonunda evlerinde ağırlayacakları rakibin Eskişehir olmasıydı. Ama hepimiz biliyoruz ki, rakip değil Eskişehir, Barcelona olsa Avni Aker’den puanla çıkması olanaksızdı. Hakemlik duruşunu beğendiğim Fırat Aydınus değil, Collina olsa bu “gerçeği” değiştiremezdi. Bu nedenle maç içindeki pozisyonlara odaklanma yanlışı yerine, bu “acı gerçeği” görmenin doğru olacağını düşünüyorum. Trabzonsporlu futbolcular bana göre bu maçı hak ettiler, bu çok ayrı bir yanı işin. Zaten Eskişehirsporlu teknik kadro ve oyuncular da benzer şeyleri söyledi. Buna rağmen bu maç futbol tarihimize kaydını şöyle düşmüştür:

“Trabzon camiası ‘Güçlülerin Federasyonu’nu bir maçlığına da olsa altına almayı başardı! Eh Trabzon’un varoluş gerekçesi de bu değil mi zaten?”

Bu girizgahtan sonra, akıl fukaralığımı ele verip, siyah-beyaz camiayı provoke edici bir yazı okuyacağını bekleyenler, yanılıyor. Fenerbahçe-Galatasaray rekabetinin “dinlenme istasyonu” olarak algılanan Beşliktaş’ın en büyük açmazı bu algıdır. Beşiktaş markasını idare edenler ve markaya değer katmayı düşünenlerin en başat sorunu bu “büyüklük” sorunudur.

Fenerbahçe ve Galatasaray’la özdeşleşen “büyük” kavramının, Beşiktaş’a ne kadar uyum gösterdiği sorgulanmalı ve farklı bir “Beşiktaş Duruşu” inşa edilmelidir. Şahsen ben, gönlümün sahibi olan takımın 4. büyük olarak algılanmasına da, sunulmasına da şiddetle karşıyım. Benim gözümde İstanbul takımlarından refere olan “büyüklük” kavramının zerrece değeri olmadığı gibi, fazlasıyla da itici olduğunu düşünürüm. Trabzon, Trabzon’dur. Trabzon’un ne anlama geldiğini merak eden okur, anlar, görür ve yaşar. Aynı şekilde, Beşiktaş’ın da diğer iki hacimlinin temsil ettiği “büyüklük” kavramını reddebildiği ölçüde değer kazanacağına inanıyorum. Çünkü, Beşiktaş da, Beşiktaş’tır zaten. Şişirme sıfatlara ihtiyaç duymayacak kadar “Beşiktaş”

Buradan geleceğim nokta da şu;

“Sevgili Beşiktaşlılar; bakın gördünüz , Trabzon camiası “Güçlülerin Federasyonuna” karşı ayağa kalktı ve bir maçlığına da olsa Federasyon’a gol atmayı başardı. Demokratik ülkelerde hakkını almanın tek yolu; demokratik yolları sonuna kadar kullanıp camianın gücünü harekete geçirmektir. Trabzon’un başardığını tabii ki Beşiktaş camiası da başarmalı. Hakkınızı; ağlayarak, bağırarak, çağırarak değil; demokratik sınırlar içinde kalmak kaydıyla en “şiddetli” yollarla aramalısınız. Zira, karşınızdaki güçler başka dilden anlamaz, anlamıyor. Tabiatları gereği…”

Bir cümle de Trabzon’da ezildiğini düşünen Eskişehirspor camiasına edelim;

Sevgili ve saygıdeğer Es Es, bir haksızlığa uğradığınızı düşünüyorsanız, ki ben bu görüşteyim, bu haksızlığın giderilmesi için ne yaptınız, yapacaksınız?

ANADOLU ZİRVESİ VE DENİZLİ NİN ZOR GÜNLERİ

FİNİŞ VE FİYASKO

Galatasaray son haftalardaki formda görüntüsünden uzak çıktı sahaya. Rakibin Beşiktaş olmasının getirdiği çekince ya da mental yorgunluk mu bilmiyorum ama Galatasaray kendi gerçeğinden uzaktı.

Ama böylesi bir mücadele için tolere edilebilir eksiklikti bu, ve nihayetinde oyuna da golle başladı sarı kırmızılılar.Tello -Delgado usta işi paslaşması ve golüyle gelen şoku, Arda becerisi Holosko acemiliğiyle kolay atlatıp ilk yarıyı da önde tamamladılar.

İkinci yarıda çok daha güzel bir mücadele bekliyorduk, zira iki takım da bunun işaretleirni verdi. Ama işte bu isteğin gerçekleşebilmesinin ön koşullarından biri, oyunda iyi de bir hakemin olma gereğidir.

ÇAKIR FUTBOLU BİLMİYOR
.

Vasat hakem bir babanın, kendisinden daha yetenekli hakem oğlu olduğu kuşkusuz. Gençliğinde futbol da oynamış üstelik. Ama bunlara rağmen, bir dakikada iki sert faule maruz kalan Delgado’nun psikolojisini anlamak yerine, kitapta yazılı olanı uyguladı. Kaldı ki, Delgado’nun kart istemediğini düşünüyorum. Vücut dilinden biraz anlayan herkes, Arjantinli’nin, “benim biirnci hareketime hemen sarı kartı verdin, buna neden vermiyorsun” dediğini anlayabilirdi, Cüneyt Çakır anlayamadı ve derbiyi orada bitirdi. Çifte satandart örenği uygulamalrı da ziyadesiyle çoktu. Mesela Delgado’ya ilk sarı kartı gösterdiği pozisyonun aynısını, Gökhan Zan Ayhan’a yaptı, ama belli ki Çakır’ın “kitabi” uygulamalarının da sınırı var. İyi hakem martavallarını külahıma anlatın, ama onun kapasitsi de bir yere kadar..

Arda, çok başarılı bir oyun çıkardı, keza Lincoln ve Baroş da..Oyunda hiç görünmemesine rağmen, sahalarımızın en efendi oyuncularından biri olduğunu düşündüğüm Nonda yı da çok başarılı buldum.

Mustafa Denizli Beşiktaş’ı namağlum olarak devralırken, şampiyon olmak için transfere ihtiyaç duymadığını, bu kadronun yeterli olacağını söylemişti. İlk yarı bitti, tam 5 takım Kartal’ın üstünde. Kasdedilen şampiyonluk süper lig ise, durum o kadar kolay görünmüyor. Şapkanın öne konup epey dertli ve sorunlu bir sohbetin yapılma zamanı gelmiş de geçiyor.

ANADOLU ZİRVESİ

Değirmendere’de oturduğumuz yıllar..

“Şehir Stadı”ndaki maçlara bir şekilde sızıverirdik de, deplasmanlara gitmek, yaşımızı boyumuzu aşan bir rüyaydı. Efendi’nin Haci Seyfi sayesinde bu tadı da birkaç kez çocuk dünyamızın en değerli köşsine oturttuk gerçi, ama hep bir eksiklik duygusu kaldı içimizde.

İşte gidemediğimiz deplasmanlardan biriydi Eskişehir ve kendimizi radyoya esir edip ana spikerden “mikrofonlarımız Eskişehir’de” cümlesini duyunca, içimize korkuya sevinç aynı derecede yer ederdi. Çok saygı duyardık Eskişehir’e ve çok da çekinirdik. Bendeki bu çekincenin en önemli nedeni, sanırım, babamın Eskişehir takımı hakkında hep “iyi” şeyler söylemesiydi. Doğrusu, izleyen yıllarda babamı haksız çıkaracak hiç bir fotoğrafın içinde görmedim Eskişehir’i ve bundan da Türk Futbolu açısından ziyadesiyle mutluyum.

İşte böyle saygıdeğer bir rakiple yıllar süren bir ayrılık sonucu yeniden oynama onuruna kavuştu Trabzonspor. Hafta içinin “kukla federasyon ve tetikçi hakemleri” tartışmaları altındaki bir maça verilebilecek en düzgün isimdi Fırat Aydınus ve tansiyonu elinde tutmayı da başar
sa da, hafta içi tartışmaların gölgesinden kurtulamadı. Verdiği tartışmalı penaltı kararını, Eskişehirli Serdar’ın artistik düşüşlerine gösterdiği goşgörü ile dengeledi. Bu arada, penaltının kaçmasına üzülen Trabzonsporlu var mıydı merak ediyorum.

“Sağlam” Trabzon defansı, tek Eskişehir atağını kabul buyurarak, daha çok eksiği olduğunu bir kez daha gösterdi. Tandem ikiliden ziyade, Ersun Yanal’ın bir türlü vazgeçemediği Serkan Balcı’nın pozisyon hatası olarak yorumlanabilecek bu hatalar zinciriyle gelen gol, aslında bu yılın klasiklerinden birinin daha sahneye konacağının işaretiydi aslında. Önce tartışmalı penaltı geldi, sonra Gökhan Ünal kalitesine yaraşır bir gol. Kora kor mücadeleyi kısır kılan en büyük yanlış, Ersun Yanal’ın Selçuk’a yer açmak için Colman’ı çizgiye mahkum etmesiydi. Geronimo Colman, belli ki “yabancı” lığının bedelini ödüyor ve maalesef her koşulda arkasında duran bir “ağabeyi” de yok. Lakin kaybeden Colman değil, Trabzon oluyor.

Eskişehirspor’un 10 numaralı oyuncusu Serdar Özbayraktar, geçen yıldan beri izleyip beğendiğim bir oyuncu. Oyunculuk kalitesi her geçen maç biraz daha artan Hopa doğumlu bu oyuncu, İnönü Stadı’nda sahalarımızın en efenedi oyuncusu Rüştü’ye kasti tekme atarak kafamızda ilk soru işaretlerini yaratmıştı. Avni Aker’deki artistik ve tahrik edici Arif Erdem ve Selçuk Yulavari düşüşleriyle de kuşkumuzu kanıya dönüştürdü. Serdar Özbayraktar, kalite – ahlak dengesini tutturmak zorunda, tabi büyük bir camiada oynamak istiyorsa. Etikten yoksun bu footğrafıyla fena halde antipatik olduğunu ve oyunculuk yeteneklerine ihanet ettiğini birileri kendisine söylemeli.

Kişisel olarak çok beğendiğim futbolcu karakterlerinden biri olan Eskişehirsporlu Tayfun’un, “ilk sarı kartı ne zaman gördüm ben” konulu teatral gösterisine inanan kaç kişi var bilmiyorum, ama ben buna rağmen Tayfun’a olan sempatimden birşey kaybetmedim. Evet futbolcuların biraz hergele tarafları olmalı ve işte Tayfun’un ki de ölçülü bir yaramaz çocuk tavrıydı.tabi bana göre..

Gökhan Ünal ilk yarının son maçında da olsa, aslında “farklı bir kumaş” olduğunu belgeledi. Yattara hala yerinde sayıyor, Barış Memiş hala olması gereken mental yapının çok uzağında, Selçuk hala kendi kalitesine Kaf dağı hasreti içinde..Ve bu tablo içinde Trabzon takımı 34 puanla ilk yarıyı zirvede tamamladı. Geniş değerlendirmeyi sonraya saklayalım.

Eskişehirspor; Serdar Özbayraktar dışında, hala bildiğimiz, saygı duyulası rakip olarak iz bıraktı Trabzon’da. Bu ligin düşme korkusu yaşamayacak takımlaırndan biri olmak, kırmızı şimşeklere yetiyorsa, bizim de sözümüz olmaz..Yetmemeli..

Bu arada, Trabzon’un transferdeki sürpriz ismini yarın Habertürk ve blogcu sayfamızda bulabileceğinizi de ekleyelim. Olur, olmaz bilemeyiz, ama ciddi adımlar atıldığını biliyorum.

Toroğlu ve Büyüka

Futbolumuzun “fiili tahkim kurulu”nu oluşturan bu ikili, işlerine geldiği gibi ve nabza göre şerbet kıvamında eleştirilerini, Trabzon-Eskişehir maçı sonrası zirveye taşıdı. Maçı 90 dakika canlı olarak izlemeyen milyonlarca sporsever için, referans olabilecek bu açıklamalar, maalesef tamamen taraflı, şartlı ve maksatlıydı. Cale’nin bize göre de görmesi gereken sarı kartı öncesi, maruz kaldığı faulu “olmamış” kabul eden ikilinin iki yüzlülüğü de, bu yorumlarıya polis baskınına uğramış evli ve çapkın erkek çıplaklığıyla görüldü. Nerenizi kapasanız, boş artık! Cale’nin pozisyonunu yorumlarken, yarım saniye önce kendisine yapılan faulden bahsetmemek, tamamen maksatlı ve bir yerlere şirin görünme kaygısından beslenmiyorsa nedir? Tayfun’u savunurken “az önceki pozisyona haklı olarak isyan ediyordu” derken, Çale’ye yapılanı görmemek başka nasıl izah edilebilir? Tayfun’un ilk sarı kartı “bilmediğine” , aynaya bakarak da inandığınızı söyleyebilir misiniz mesela?

Trabzon takımını oluşturan oyuncular, terlerini akıtıp hakederek bir galibiyet alır, bu gerçeği rakip takım hocası ve oyuncuları da kabul ederken, bu galibiyete gölge düşürmek hiç bir iyi niyete sığmaz.

İşte, bu tür yorumlar yaparak futbolu bilmeyen ya da taraflı kesimleri kandırıp, mutlu edebilirsiniz belki ama, Trabzonsporluları kandıramıyor ve hemen kendinizi ele veriyorsunuz.Özellikle her konuda ahkam kesen Toroğlu, nasıl olur da oyunu çirkinleştirmek için olmadık “taklalar” atan Serdar için bir çift laf etmez? Etmez çünkü “adalet” gibi bir dertleri yok, dertleri saltanat kayıklarının su almadan yüzmeye devam etmesidir.

Tüm Türkiye’yi kandırabilirsiniz, ama Trabzonsporluları değil! Trabzon ve Trabzonsporlular, sizin gibilere yüz yıldır inanmadı, inanmayacak.. Gerçek yüzünüz o kadar açıkta ki, görülmemesi komik olur. İyisi mi, bırakın tarafsızlık komedisini de gülme işini acıyla karıştırmayalım. Büyük usta Nazım Hikmet’in bir dizesi düştü aklıma bu figürleri görünce. Sivil polisleri tasvir eder büyük şair ve şöyle der: O KADAR BELLİ OLMAMAK İSTİYORLARDI Kİ DERHAL BELLİ OLUYORLARDI. O kadar tarafsızlar ki, bu kadar olur yani, tabi yerseniz..

Hasılı; Trabzonsporlular herşeyi görüyor, biliyor. Bu yüzden ikili oynamanıza hiç gerek yok. Bari, kendi camialarınıza dürüst olun…

Bu arada bir internet sitesinde Trabzonlularla delikanlılık yarışına girmeye hevesli, asıl dertleri mazlumların yanında olmak değil, mazlumlar üzerinden Trabzon’a “giydirmek” olduğu açıkça belli olan bir isim daha kazandı mümtaz “sipol” basınımız. Çarşı grubunun uyuşturucu çekmiş bir grubunun Trabzon’da boş bir kahveyi basışından, ve benim duymadığım bir Fenerbahçeli grubun da Uzun Sokak’ta icraatlarından referans alma bataklığına saplanarak delikanlılık dersi vermeye çalışmış. Kimi Trabzonsporlular da bu isme bir yanıt yazmamı istediler, e tabi güldüm geçtim. Trabzon ve Trabzonsporlular ne zamandan beri zurnanın son deliğiyle muhatap olmaya başladı? Cami duvarına işeyen elbet birgün çarpılır, lakin benim işim oligarşi ile, küsüratlarla değil.

Efendisi olanın düşüncesi olmaz!

SİVAS’A ALKIŞ

Evet, Sivasspor Trabzon’da Selçuk Dereli desteğiyle ayakta kaldı, herkes gördü.

Evet Sivasspor aleyhine tek bir hakem hatası olmayan bir ilk yarı yaşandı, itirazı olan varsa buyursun. Son Gençler maçında Petkoviç’e faul yapıldığı gerekçesiyle iptal edilen golü, başka herhangi bir takıma karşı da iptal edebilir miydi hakemler mesela? Lig TV yorumcusu arkadaşlar, her pozisyonu sarraf titizliğinde incelerken, mesela bu golün neden iptal edildiğini bir kez bile sormadan neden “geçiş” yaparlar? Nasıl bir düşünsel altyapıdır bu ki, kendilerini bile kandırmaya cesaret edebiliyorlar?

Hepsine kabul diyelim;

Ama elimizi vicdanımıza koyup, yiğidin hakkını da yiğide teslim edelim.

Sonuçta Selçuk Dereli’ye Trabzon’un penaltısını verme hocam demedi Sivassporlular. Ya da Hüseyin Göçek’e Gençlerin golünü iptal et de demediler.

Çıktılar ve her maça daha ilk dakikadan ortak oldular. Hiç bir maçı bırakmadılar ve futbolun sadece İstanbul’da oynadığını zannedenlere her hafta başka bir ders verdiler.

Yiğidolar, Mehmet Yıldız’ı elinde tutup ligin ikinci yarısında da bu yarışa devam etmelidir. Yönetime düşen, İstanbul takımlarının tuzağına düşerek yıldızlarını satma yanlışına düşmemesidir.

ZİRVEDE FIRTINA VAR!

Değirmendere’de oturduğumuz yıllar..

“Şehir Stadı”ndaki maçlara bir şekilde sızıverirdik de, deplasmanlara gitmek, yaşımızı boyumuzu aşan bir rüyaydı. Efendi’nin Haci Seyfi sayesinde bu tadı da birkaç kez çocuk dünyamızın en değerli köşsine oturttuk gerçi, ama hep bir eksiklik duygusu kaldı içimizde.

İşte gidemediğimiz deplasmanlardan biriydi Eskişehir ve kendimizi radyoya esir edip ana spikerden “mikrofonlarımız Eskişehir’de” cümlesini duyunca, içimize korkuya sevinç aynı derecede yer ederdi. Çok saygı duyardık Eskişehir’e ve çok da çekinirdik. Bendeki bu çekincenin en önemli nedeni, sanırım, babamın Eskişehir takımı hakkında hep “iyi” şeyler söylemesiydi. Doğrusu, izleyen yıllarda babamı haksız çıkaracak hiç bir fotoğrafın içinde görmedim Eskişehir’i ve bundan da Türk Futbolu açısından ziyadesiyle mutluyum.

İşte böyle saygıdeğer bir rakiple yıllar süren bir ayrılık sonucu yeniden oynama onuruna kavuştu Trabzonspor. Hafta içinin “kukla federasyon ve tetikçi hakemleri” tartışmaları altındaki bir maça verilebilecek en düzgün isimdi Fırat Aydınus ve tansiyonu elinde tutmayı da başardı. Verdiği tartışmalı penaltı kararını, Eskişehirli Serdar’ın artistik düşüşlerine gösterdiği goşgörü ile dengeledi. Bu arada, penaltının kaçmasına üzülen kaç Trabzonsporlu vardı merak ediyorum.

“Sağlam” Trabzon defansı, tek Eskişehir atağını kabul buyurarak, daha çok eksiği olduğunu bir kez daha gösterdi. Tandem ikiliden ziyade, Ersun Yanal’ın bir türlü vazgeçemediği Serkan Balcı’nın pozisyon hatası olarak yorumlanabilecek bu hatalar zinciriyle gelen gol, aslında bu yılın klasiklerinden birinin daha sahneye konacağının işaretiydi aslında. Önce tartışmalı penaltı geldi, sonra Gökhan Ünal kalitesine yaraşır bir gol. Kora kor mücadeleyi kısır kılan en büyük yanlış, Ersun Yanal’ın Selçuk’a yer açmak için Colman’ı çizgiye mahkum etmesiydi. Geronimo Colman, belli ki “yabancı” lığının bedelini ödüyor ve maalesef her koşulda arkasında duran bir “ağabeyi” de yok. Lakin kaybeden Colman değil, Trabzon oluyor.

Eskişehirspor’un 10 numaralı oyuncusu Serdar Özbayraktar, geçen yıldan beri izleyip beğendiğim bir oyuncu. Oyunculuk kalitesi her geçen maç biraz daha artan Hopa doğumlu bu oyuncu, İnönü Stadı’nda sahalarımızın en efenedi oyuncusu Rüştü’ye kasti tekme atarak kafamızda ilk soru işaretlerini yaratmıştı. Avni Aker’deki artistik ve tahrik edici Arif Erdem ve Selçuk Yulavari düşüşleriyle de kuşkumuzu kanıya dönüştürdü. Serdar Özbayraktar, kalite – ahlak dengesini tutturmak zorunda, tabi büyük bir camiada oynamak istiyorsa. Etikten yoksun bu footğrafıyla fena halde antipatik olduğunu ve oyunculuk yeteneklerine ihanet ettiğini birileri kendisine söylemeli.

Kişisel olarak çok beğendiğim futbolcu karakterlerinden biri olan Eskişehirsporlu Tayfun’un, “ilk sarı kartı ne zaman gördüm ben” konulu teatral gösterisine inanan kaç kişi var bilmiyorum, ama ben buna rağmen Tayfun’a olan sempatimden birşey kaybetmedim. Evet futbolcuların biraz hergele tarafları olmalı ve işte Tayfun’un ki de ölçülü bir yaramaz çocuk tavrıydı.tabi bana göre..

Gökhan Ünal ilk yarının son maçında da olsa, aslında “farklı bir kumaş” olduğunu belgeledi. Yattara hala yerinde sayıyor, Barış Memiş hala olması gereken mental yapının çok uzağında, Selçuk hala kendi kalitesine Kaf dağı hasreti içinde..Ve bu tablo içinde Trabzon takımı 34 puanla ilk yarıyı zirvede tamamladı. Geniş değerlendirmeyi sonraya saklayalım.

Eskişehirspor; Serdar Özbayraktar dışında, hala bildiğimiz, saygı duyulası rakip olarak iz bıraktı Trabzon’da. Bu ligin düşme korkusu yaşamayacak takımlaırndan biri olmak, kırmızı şimşeklere yetiyorsa, bizim de sözümüz olmaz..Yetmemeli..