Ankara’da bir “gece”

Serkan Keskinbıçak bir güzel adam. Tepeden tırnağa Trabzon. İşadamı. Spor dünyasının kendine has portrelerinden biri, belki birincisi. Kendi ağabeyimden ayırmadığım Necmi ağabeyimin oğlu üstelik, en yakışıklı kardeşimin de can arkadaşı. Düzenli namaz kılmasa da cuma namazlarını kaçırmamaya çalışır, alemde racon keser, sözünü dinlemeyenin ya mangal gibi yüreği ya da sırtında epey bir palanı olmalı, herkes öyle diyor.

Aradı dün;

“Abi duydumki ankara’dasın, işin yoksa akşam bi yemek yiyelum daa”

Sondaki daa ekinin anlamı şu; Abi akşam yemek yiyoruz, yok randevum var, yok tekin abi bırakmadı dema bana!  Demedim tabi, ağabeyliğin de raconu var.

İki gazeteci arkadaşımla buluşacaktık oysa, ama Serkan gerekli mesajı vermişti. Arkadaşlarımı ikna ettim, onları da alıp Serkan’a gittik.

Yıldız’da bir mekanda ağırlandık. Serkan üzerinden öyle bir saygı haresine düştük ki, küllüğe ikinci bir izmaritin düşme şansı yok! Karadeniz mezgiti yedik, ilk kez böyle bir “halka”ya düşen gazeteci arkadaşlarım da benim seçimime ve balıkla kurduğum aşk ilişkisine kilitlenip aynı balıktan istiyorlar. Balık ve rakının enfes dansının da ötesinde bir başka lezzet var sofrada; Serkan Keskinbıçak’ın doyumsuz sohbeti.

Arka masamızda bildik figürler var. Giray Bulak, Selçuk Dereli, Erdoğan Arıpınar. Serkan hepsiyle tanıştırıyor beni, Giray Bulak’la bu bilmem kaçıncı tanıştırılmam ama bir türlü ikinci adımı atamadık, ne kendisi ne de ben. Selçuk Dereli hatırlıyor beni (belki nezaketen bilmiyorum), kendisine yönelik olarak Habertürk’te yazdığım eleştiri yazılarını hatırlatıp “benim içim rahat” diyor. Zaten sorunumuz da bu; yaptığı işi yüzüne gözüne bulaştırıp tüm kritik kararlarda oligarşiye hizmet ettikten sonra bir de içinizin rahat olması, patolojik bir durum değilse nedir!

Serkan Giray hoca dostluğu, uzun sokakta bir yaz sineması akşamı sonrasını kol kola adımlayan iki Trabzon delikanlısının doyumsuız sohbeti gibi. Arkadaş gibiler ama Serkan’ın bir cümlesi ortalığı kırıp geçiriyor: Giray hocamla arkadaş gibiyiz ama ben yengemi ilk tanıdığımda Teyze demiştim!

Kalkıp gitmeyi planlarken bir vaktinde gecenin, Serkan kulağıma eğildi; “Abi buranın altında Ankara’nın en klas gece kulüplerinden biri var. Bir iki şarkı eşliğinde ik kadeh bişe içer miyiz” Meali: Abi aşağı iniyoruz!

Yanımızdaki gazeteci arkadaşlarıma soruyorum, “hayhay”, Serkan’ın kulağına eğiliyorum, “hee”, aşağıdayız…

İçerisi enfes. Sahnede genç bir kız, ilk anda bir Lili Marlen etkisi yaşasam da, şarkıcı söyledikçe Türkiye’nin başkentine üvertür bir geçiş yaşıyoruz. Kızın bizi havaya sokma çabaları boşa çıkıyor, iniyor sahneden bizden bağımsız.

Serkan;
“Abi birazdan sahneye çıkan şarkıcı ilk şarkısını sana söyleyecek”, e olsun!

İstanbul’dan geldiğini vurgulayan bir şarkıcı figürü düşüyor sahneye. İkinci şarkıları Selahattin bey içinmiş, ben yani, o kadar kişi içinde beni ne zaman keşfetti de ordaki herkese tanıttı şaşılası. payıma düşen “Yarim İstanbul”muş, oysa benim yarim başka, “Vala Zeki İstanbul ne ki Trabzon yayla”

Ritüeli işletmeye başlayıp sahneye 3 maddelik  bir peçete gönderiyorum. Birinci madde;  “mümkün olacaksa bir Pink Floyd şarkısı çalar mısınız?” Mümkünmüş. Kendileri seçiyor şarkıyı ve kalbim bu veda şarkısıyla birlikte kanamaya başlıyor: Wish You Were Here

Meğer keder; planlanmamış bir bar karanlığında sahneden üzerinize üzerinize yağan  Wish You Were Here vedasıymış.

Temel’in karısı ölmüş, ertesi gün bir başka kadınla basılınca sormuşlar; Temel bu ne hal, daha karın öleli iki gün olmadı.

Yanıt: Ben rahmetlinin acısından ne yaptığımı biliyor muyum!!

Gecenin sabaha yakınıydı, barda her türden insan figürü her türden fazla dostluğa hazırdı, ay düşmemişti yüzünü henüz,  gün yakmamıştı kandillerini, eğleniyordu insanlar, hiçbir yüzde mutluluğun izi yoktu…

Reklamlar

Gözyaşları içinde yazılmıştır

Mesai bitti, mesai içinde gelen birkaç mesajla ben bitmiştim zaten, insana dair umutlar bitmiş, herkes gitti, sakladım gözyaşlarımı…

Kazancı Bedih Fuzuli’yi taşıdı içime; “arif odur ki bilmeye dünya nedir ahiret nedir”, inanın bilmiyorum.

Sonra nasılsa açık unutulmuş televizyonda peş peşe iki haber;

Beklan Algan ve Ejder Akışık aynı gün hayata veda etmişler. Benim de “hayat” gibi bir veda günümde bu nasıl bir saldırı ve nasıl dayanıyorum, bilmiyorum.

Kötü bir insan değilim oysa, kalbim kir tutmaz, hesabı yoktur, sevgiyi tartarken olduğu gibi kendini koyar terazinin diğer kefesine. Artık ne çekerse. Yorgun kalbim benim, hala arkamda, dimdik! Ben de ona saık kalıp ruhuma efendi kalmaya devam ediyorum ama, az iş değil, inanın…

Çok yorulduk biliyorum kalbim, ama bize bizden yar yok. Ha gayret, az kaldı çocukların büyümesine:)

“Öyle sermestimki idrat etmezem dünya nedir/ Ben kimem saki kim mey-i sahba nedir”

Ankara’da bi haftasonu ve Nihat Genç

İstanbul’a dönme planları yaparken işverenim tarafından gelen bir telefonla yarı açık cezaevi günleirme devam demek zorunda kalmışım.

Ankara’nın kerameti isminden menkul olduğu hissi veren caddelerinden birindeyim, akıp gidiyor insan görünümlü hayat. Caddenin adını çıkarmaya çalışıyorum bir yandan, Ali Fuat ya da Başak sorarsa “neredesin” diye kolaylamak için işimi, yani. Çok zorlanmıyorum, karşı kaldırımdan yükselen bir çığırtkan sesi merakımı gideren bir güzel sese dönüşüyor; “Vatandaş 7 tanesi 1 lira sadece Meçrutiyet simitçisindeeee.”  Meşrutiyet’te
Türklerin  yaratabildikleri ender markalardan birinde donduruyorum sutu,kaymagi. Canim cektiginden degil daha dikkat dagitici oldugundan. Aklimda bin cikmaz sokak, kallavi bir ihanet, Burhan abinin Beyoglu piyasasini Pakistan’a yardim icin ikna etmesi, oglum Kuzey’in beni tebessum ettiren ozguveni, bir avukata yonelik yersiz tepkimin utanci… Ilk kez Nihat Abiyle ne kadar ayni oldugumun titreyisi, sukur ki O’nun kadar dolu degilim, deli miyim bilmem.

BJK formali bir cocuk gecer onumden benim aklima Soner Boz duser, oysa tum iliskimiz 25 yil once bir futbol macinda O’nun ya da benim sari kartla biten mucadelemiz. Neler oluyor kestiremiyorum, Orhan Veli deli miydi ne?
O kadar cok insan geciyorki onumden, Istiklal kiskanir. Iffet denen rahmani suflenin ne kadar ucari oldugunu ogreten yuzlerce turbanli kiz geciyor Mesrutiyet’ten, ve şık giyimli onlarca zarafet. Acaba diyorum bu zarif zahirin iclerinde ihanetin kac turu yasiyor, ve hatta belki sadakat!!

Karantina adasi var Tanju babanin memleketinde, Urla’da. Ayriligin tek turlusune mahkum edilmis insanlar adasi. Sahi bunca acinin ustune hala bir yasam surebiliyorsa dunya, bu fazlasıyla normal gelmiyor mu size de? 

“Kahvaltıya geliyorum” dedim Nihat abiye, hiç bir şey söylemeden bana,  içeri seslendi telefonun ucundan; “Nur Selo kahvaltıya geliyormuş, birşey lazım mı eve?”

Bu onuru nasıl anlatmalı bilmem. Nur hanım benden patates istedi, ben de Esat’ta bir Migros’a girip bir sürü şey aldım ve eve gittim. Bildiniz, sadece patates almayı unuttum!!

Olsun Erzincan Tulum ve çarliston biber almıştım, halis zeytinyağı vardı üstelik, bir de enfes sele zeytini ve Bala domatesi. Kekaaa!

Trabzon’un maçı var, kahvaltı sonrası biraz sohbet ve ardından maç saatine kadar vakit geçirme turları; Kazakistan Caddesi, 7. cadde, birkaç hayranla foto felan. Hadi dönelim diyor Nihat abi, anlattıklarıyla bir garip Pazar sarhoşluğu başladı bile. Eve giderken balıkçıya uğruyoruz, Lagos balığını çok seviyor Genç ailesi, epey bir para verip bir paket de midye dolma alıp eve yollanıyoruz. Lagos’u yapalım diyor Nihat abi, hayır diye şiddetli bir itiraz benden. Zira Nur hanım fırında tavuk yapmış, şu Ankara’da yediğim yegane ev yemeklerinin sahibini yeni bir çileye nasıl koyarım! Nihat abi de üstelemedi allahtan. Tavuk, pilav ve enfes salata ile maç başlatıyoruz. İlk 11 deki ahlaki zafiyet ikimizin de midesini bulandırsa da, insan kızkardeşini görmezden gelemiyor işte. Berbat bir performans daha.

Büyük usta Attila İlhan bir konuşmasında/söyleşisinde ” çoğu zaman üç beş kişi için yazdığımızı sanırız, oysa onlar bizi okumazlar. Asıl seslendiklerimiz, hiçbir zaman tanımayacağımız başka üç beş kişidir” der…

Harika bir tespit gibi dursa da, benim için değil. Zira ben diğer 3-5 kişiden de emin değilim!

http://getir.net/0i3

Trabzon denince aklınıza ne geliyor!?

Herşey yolunda giderken Trabzon’un sakin kalması, başarının tadını çıkarması ve keyfi paylaşarak çoğaltması olacak şey değildi, olmadı da zaten. Olağan kongreye sadece 2 ay varken asbaşkanlık görevinden istifa eden sayın Hayrettin Hacısalihoğlu, atadan Trabzonlu olduğunu belgelemiş oldu. İttihad Terakki Partisi’nin Kurtuluş hareketini örgütlediği yıllarda Trabzon ve çevresinde Teşkilat-ı Mahsusa’nın çekirdek yapısı içinde etkin görevler alan bir ailenin ferdi olarak sayın Hacısalihoğlu’ndan daha sorumlu olmasını beklerdik. Elbette ki kendisini istifaya sürükleyen “gerçek” nedeni kendisi açıklamadıktan sonra kimse bilemez. Herkes gördükleri ve duyduklarınca kimi çıkarımlar yapacaktır, ben yapmayacağım.

Genel olarak sayın Hacısalihoğlu’nun çevresiyle ve diğer insanlarla “sıcak” ilişki kuramadığı eleştirisinin yaygın olduğunu ve aidiyet duygusunun baskınlığından beslendiğini düşündüğümüz her şeyi kontrol etme refleksinin diğer yönetici arkadaşlarını rahatsız ettiğini söyleyebiliriz. Ki bunlar da görecelidir.
Sayın Asbaşkanı istifaya sürükleyen asıl nedenin, kimi basın mensupları ve onların patronlarıyla kurduğu iletişim modelinin etkin olduğunu düşünüyorum. tarzından ya da yazdıklarından hoşlanılmayan herhangi bir gazeteciyi tesislere sokmama ya da patronları nezdinde şikayet edilmeleri Başkan Sadri Şener’le Hacısalihoğlu arasındaki ilk kopukluğun da nedeni oldu ve ikili arasındaki ilişki bu noktadan sonra asla eski günlerindeki gibi olmadı, olamadı.

Yanı sıra; Hacısalihoğlu’nun ciddi ve kılı kırk yaran titiz portresi yanında Şener’in her konuya ironik yaklaşma cesareti de yönetim felsefeleri arasındaki uçurumun ifadesiydi aslında. Şu haklı bu haksız demeden bu farkın da önemsenmesi bu istifanın nedenlerini bulmada öğretici olacaktır.

Asbaşkanın istifası sonrası Teknik Direktör Şenol Güneş’in de istifa ettiği ancak Hacısalihoğlu’nun bu istifayı önlediği yazıldı , çizildi. Ben bu olasılığın doğru olmadığına inanıyorum, yok bu iddia doğrulanırsa sayın Güneş’in de varlık sebebinin sorgulanması gerekir. Trabzonspor’un başkanlarına bağlı kalmasına alışmıştık, ancak asbaşkan düzeyindeki bir bağlılık fotoğrafı olsa olsa trajedi olacaktır. Sayın Hayrettin Hacısalihoğlu işler iyi giderken istifa etme riskini almış ve yük altına girmiştir. Aynı hatayı Sayın Şenol Güneş’in de yapacağına zerre ihtimal vermiyorum. O kadar da değil!!

Sözde ulusal özde İstanbul medyasının bu istifayı sunuş şekli, yapılan hatanın karşı cephede nasıl umut ve sevinç yarattığının da yeni bir belgesi olarak arşivlere düştü, gören var mı bilmem. Yöneticilikleri “yedek”likten öteye gitmeyen soyadı öncelikli 4 yedeğin komik istifalarının “Trabzon durulmuyor, istifalar birbirini izliyor” başlıklarıyla okura duyurulması ayrı bir trajedidir. İstifaları komik, çünkü ortada istifa edecekleri bir görevleri yok! Gülmeyin doğru söylüyorum!! Birileri dağa küsmüş ama dağın haberi yok! Ama bel altı vuruş ustaları için “sahici” yönetici olmalarına gerek yok, maksat Trabzon yara alsın, aldı mı sizce!?

Başkan Şener ve Güneş kontrolu ele almak ve başarılı gidişi sürdürmek zorundalar. Kongreye kadar her başarısızlık hem Hacısalihoğlu’nu hem de Şener’i ziyadesiyle zorlayacak ve muhtemel her başarısızlığın faturası bu iki isimin önüne konacaktır.

Burası Trabzon. Hani 1204’de İstanbul Latinler tarafından isila edildiğinde şehri terk etmek zounda kalan Bizans’ın en seçkin ailelerinin kaçıp sığındığı liman şehri. O Bizanslı aileler endi levantenlerini yaratan bu şehri hiç terk etmediler!

“Devrim kendi çocuklarını yiyor” demişti Danton.

Trabzon’da bu kadar çok Robespierre varken, başka bir ihtimal mi var!?…

Türk Hakemliğinin “Kimlik” Sorunu

Nihat Genç’ten bir “Ofli Hoca” fıkrasıyla başlayalım, giriş neşeli olsun.

Ofli Hoca teravih vaazında , usul olduğu üzere kadınlar cemaati de kendilerine ayrılmış bölümde hocayı dinliyor. Oflu Hoca vaazına konu olan “İslam’da Cinsel Hayat”a dair cemaati bilgilendirirken, kadınlar kısmında “he he he” tarzı gülüşme sesleri duyar ve karizmasının zedelendiği düşüncesiyle kızgınlıkla söylenir; “hi hi hi da .ikumun başi, ben mi diyrum kitap yazay!”

Yazımıza başlık olan cümle de benim ukalaca bir tespitim değil, istatistiki ve sosyolojik bir veridir!

İstatistiki bir veridir çünkü;

Avrupa ve Dünya’daki zirve organizasyonlarda Türk hakemliğinin esamesi okunmamakta, yani Türk hakemliğine güvenilmemektedir. Oysa istatistiki olarak Avrupa’da ilk 5’i Dünya’da ise ilk 20’yi zorlayan bir futbola sahibiz. E, nerede Türk hakemliği?

Sosyolojik bir veridir çünkü;

Türkiye’de “kurumsal” anlamda Türk Hakemliğine güvenen tek bir marka yoktur! Her hakem, kendi markanıza yönelik etkisi kadar iyi veya kötüdür!

Açalım şimdi;

Dünya Futboluna yön verenler ve futbolun endüstrileştikçe etkisinin artacağına inanan beyinler; paraya dönüşebilecek her figürü sağmal inek gibi sütünün son damlasına kadar sömürmeye ve “pastayı” büyürmek için olmadık yollar denemeye devam ediyor. Büyük organizasyonlara hatırı sayılır bir tüketim gücü olan Türkiye’den de olabildiğince fazla yarar sağlamayak için kılı kırk yaran çalışmalar yürütlüyor. Ve emin olunuz ki, işte tam da bu noktada Türk Hakemliğini işin içine katmak için “hakemlik değer çıtasını” aşağı çekmeyi bile göze alıyorlar.

Türkiye’de hakemlik yapan kişilerin, bireysel olarak yabanıc meslektaşlarından aşağı kalır yanı olmadıklarını, hatta kültürel ve coğrafi koşullar nedeniyle birçok üstün yanları olabileceğini yıllardır söyledim, yazdım, çizdim. Ancak bu “fazlalıkların” , hakemlik mesleğine pozitif katkı olarak dönebilmesi için olmazsa olmaz ön şartın “duruş” olduğunu ve Türk Hakemliğinin “güce tapma” virüsünden kurtulması gerektiğini de, ekledim durdum.

Bu futbol ve yaşam ikliminden “duruş” sahibi hakemlerin çıkmasının çok zor olduğunu elbette biliyorum. İstanbul odaklı bir ülkede “İstanbul’a rağmen” kurulacak adalet terazilerinin adalet dağıtmakta zorlanacağını; dik durmaya çalışan kimi isimlerin terazilerinin tarumar edileceğini, edildiğini, çok kez gördük, yaşadık. Yeteneğine güvendiğimiz Türk Hakemliğinin yeteneğiyle at başı giden ortak zekası, adı konmamış bir genel tavrı, “oligarşinin silah arkadaşlığına” o kadar kolay dönüştürmektedir ki, bu içsel ihanet sınır kapılarına kadar yayılmakta, oradan yenen aşağılayıcı tokatların bir anlamı olmamaktadır. Ne demişti Cem Karaca belki de Türk Hakemliğini de bilmeden tarif ederken; “Megastar, Ultrastar, Edirne’den öte kim star”

Sakın bana Cüneyt Çakır demesin kimse; oyuncular tarafından itilip kakılmasına sesini çıkarmayan bir insandan hiçbir şey olmaz, değil hakem…

“Bekçi Murtaza” ve Deniz Çoban Diye Biri…

Süper ligimizin hakemlerinden biri, Konya bölgesinden. Vücut diline bakıldığında tavuk-yumurta-horoz üçlemesinin, Horoz tarafı gibi duruyor. Hakemliğini futbol kültürüyle beslenmiş bir hakemlik yorumundan çok, kitabına göre yürütüyor, bir tür Bekçi Murtaza, Orhan Kemai üstad bizi affetsin.

Gaziantep- Bursa maçını bir eğlenceden trajediye dönüştürmeyi sadece 2 dakika içinde başararak bu alanda bir rekora imza attı. Zira ne saha içinde ne de tribünlerde en küçük bir tatsızlık yoktu. Futboılcula faul yaptıkları rakipleirni saçlarını okşayarak kaldırıyor, tribünler birbirleirne iltifatlar yağdırıyordu. Ama sahada bir Deniz Çoban olduğunu herkes unutmuştu.

Bir korner kararı verildi, Antepli bir oyuncu tribünleri tahrik etmeye yönelik “benden çıkmadııı” sallayışları yaptı, tahrik olan birkaç kişi sayıyla üç, rakamla 3 yarım litrelik su peti bir de çoğu içilmiş litrelik bir cola petini sahaya attı. Bilindiği gibi böylesi bir şey Dünya’da ilk defa oluyordu, hele İstanbul’da böyle şeyler hiç olmazdı. İlk duygusunun yarattığı şaşkınlığı üzerinden ilk atan Çoban olmuş ve hemen olaya müdahil olarak koynuna doldurduğu şişeleri “gaptığı” gibi koşa koşa saha “gomserine” yetiştirmişti. İşte futbolun marka değeri böylece artırılıp sıra köşe vuruşuna geldiğinde, trajedinin ikinci perdesi sahneye konmuştu.

Bursa takımının köşe vuruşundan gelen top, Çoban’ın “kabak” gibi göreceği şekilde önünde aleni bir faul sonrası gole dönüşünce, herkes hakemin faul kararı vermesini beklerken, Çoban tam tarsini yaparak orta noktayı gösterdi. Yerlisinden yabancısına herkesin “kesinlikle faul” dediği bir pozisyonda orta noktayı gösteren hakemlik figürü, Türk futbolunun ve belki daha acısı, Türk insanının trajik boyutunun da fotoğrafıdır.

Bu noktadan sonra tribünden atılan bir çakmakla başı hafifçe kanayan hakem, sonra hakem triosunun elleriyle kapamayı beceremedikleri ağızlarıyla dialog komedileri, sonra içeri gidip maçı tatil etmeleri filan, hepsi ayrıntı. Türk futbolunun sorunu, ruhuna efendilik edebilecek karakterleri yetiştirememesidir.

Fıkrayla başladık fıkrayla bitirelim. Volkan Konak’tan duydum, aktarayım.

Maçkalı bir amcamız bir işi için Trabzon’a inmiş, işlerini biraz erken bitirince limanda (Çömlekçi) denize girerek biraz serinleyeyim demiş. Eski tarih olduğu için etraf tenha, bizi mamcamız da bu tenhalığa güvenerek ne var ne yok çıkarıp denize öyle atlamış. Bunu gören Çömlekçi hergeleleri de (bizim mahalle) bu amcanın sahilde bıraktığı elbiseleri alarak kaçarlar. Zavallı amca denizden çıkıp elbiselerinin çalındığını görünce ne yapacağını şaşırmış halde, elleriyle malum yeri kapatarak dolmuş durağına yaklaşmaya çalışır. Bunu gören Temel’lerden biri ne olduğunu sorunca, amcamız da durumu anlatır.
Temel’in cevabı: “La oni ne kapatursun, oni kimse tanımaz, yüzünü kapat yüzünü”

Derbi mi? Himm…

Derbi mi? Himm…
İşte gördük hep beraber;

Marka değeri, futbol endüstrisi, dünyanın bilmem kaçıncı derbisi gibi yerel şişirmelerle yere göğe koyamadığımız bir “derby”miz daha, futbol kalitesi olarak vasatı bile yakalayamadan geldi geçti. Medyamız tüm kollarıyla hepimizi bu maça hazırladı oysa, futbolseverlerimiz bir kez daha hem statta hem televizyonlarının başında heyecan ve “özlem” içinde maçın başlama düdüğüne kilitledi kendini. Sonucu hepimiz biliyoruz; ölçülmesi her maç sonrası biraz daha zorlaşan bir “sıfır”

Dünkü Şükrü Saraçoğlu tarlamsı çimlerinden Guti’yi çekip alırsanız, geriye kalan 21 futbolcu 3-4 hakem ve teknik kadrolarun tamamı , tribünleri dolduran 40 bin futbolsevere yönelik bir dayanıklılık ve alıklık testinin figürlerine dönüşürdü.

Sahadaki siyah – beyazlı takımda çakma Türk Mehmet Aureillo oynarken Necip gibi bir genç yeteneğin dışarda kalması; çocuklarının annesi ameliyat edildiği dakikalarda sahada mücadele veren ve bu mücadelesi kerameti kendinden menkul çapsız eleştirmenlerce “performansa dayalı” bir acımasızlıkla iğdiş edilen Alex’in dramı; baba ve Merkez Hakem Kurulu desteği ve “hoş” medya ilişkileriyle şişirilmiş bir hakemlik portresinin itilip kakılmasına teslimiyet zavallılaşması; ev sahibi takımın teknik liderinin geleceğe dair umut veren saha kenarı portresini ve misafir takımın Alman hocasının herkese örnek sportmen kişliği; işte yere göğe koyamadığımız en büyük derbilerimizden birinden geriye kalanlar bunlar. Evet bu bir futbol maçıydı biliyorum, ama yazık ki futbolun kendine dair yazacak birşeyimiz olmadı, olamadı. Guti’yi ayrı koyuyorsak, sanata olan saygımızdan.

Bir çift laf da fotbolsever algısı üzerine edelim.

Sahada mücadele eden takımlarımızın düzeyi bu olunca, tribünlerde ya da ekranların başında “taraftar” ya da “futbolsever” başlıkları altında toplaşan kitlelerin düzeyi de farklı olmuyor, olamıyor, olamaz…

Siyah beyaz renkli takımın sarı – lacivertlileri bunalttığı dakikalarda ev sahibinin kalecisi Volkan, ayağına daha önceki bir pozisyondan dolayı yapılan bandajı göstererek kendini yere bıraktı. O anda maçı birlikte izlediğim kitlenin büyük bir kısmı, Fenerbahçeliler dahil, “hehehe, bunaldı ya numara yapıyor zepevenk” düzeyinde bir kirli gülüşün özneleirne dönüştü. O an anladım ki, Türk futbolseverleri başlığı altında topladığımız “kalabalığın”, Önder Somer’e benzeme hızı kıskanılası! Bir insanı bunca hızla mahkum etmek, mahkum edilenin değil toplumun sorunudur. Kaldı ki, kaleci Volkan “numara” da yapıyor olabilir, ama bu ihtimal bir kitleyi bu kadar “ucuz”latmamalı. Kaç kişi anladı beni bilmiyorum, ama kirleniyoruz.

Bir iddia ile bitirelim. Bu ligin en güçlü gol kralı adayları Niang ve Teofilo’dur.

(Şenol Güneş Fenerbahçe’nin başına mı geliyor başlığını ilk kim yazacak, elimde lale)