Gece 03.00 suları, beyoğlu…

Kumar oynadik hallince, askta kazanma vaktidir teraneleriyle istiklale savrulduk. Askin istiklalce tanimlanmasi merak edilesi degil, ipini koparanlar birligi serbest program gosterisi gibiydi cadde, eglenmek bu olmamali ya da herkes mi bu aksamin kumar kaybedeni!

Bir televizyon kurumunun eglencesiydi savrulusumuzun gizli nedeni, kemal birine yazilmis suya yazilirca, biraz daha emek vermeli imis, eglencenin kallavi oldugu uc soparli taksimlere carptik, editorumuzu pistte pisti halde sobeledik.

Çabuk sikildim her zamanki gibi, Beyoglu’nun gizli santrforu Burhan abimizi aradim, ‘romeo-julietteyim selo, feridun duzagac konserimiz var saga sola bakiyorum’ dedi, ‘gelsene’ ustelemesine gerek yoktu, arsinlayip caddeyi adim adim, yuzlerce kisa filme tanik yazdirip kendimi Pera Palas’in koseden kivrildim,

Surpriz: nereden ciktigini anlayamadigim genc bir kadin topuklu ayakkabilarinin ve ıslak zeminin kurbani olup bir anda onumde uzaniverdi! Ne ruzgar vardi sokakta ne de genc kadinda etek, aciyla inledi ve koluna girip kaldirima oturttuk, bir baska genc kadinla. ‘Belim’ dedi inleyerek, ‘daha iyiceyim, tsk ederim’İ de duyunca rotama girdim yeniden, Burhan abiyleyim iste.

Icerisi hincal hinc, feridun cosmus, usulca bahceye savrulup, trabzonspor un gaziantep karsisindaki dayanilmasi zor baskisini ve galibiyetini konusuyoruz. Halic ve cami siluetleri yuzumuzde iz birakiyor, arkamizda akip giden gurultuye muzik ve eglence deniyorsa eger, diyoruz, bu iste bir densizlik var!

Sattim Burhan abiyi kendime, Asmalimescitte 10 yil once bonkorce harcadigim ayak izlerimi ariyorum. Talan edilmis izlerimiz, carcabuk caddeye atip kendimi Taksim e yoneltiyorum pruvami. Yorulup postane onunde kapanmakta olan Ara cafenin kaldirima oturup bu yaziya saliyorum filikalarimi. Bir sokak turkucusu elektro sazla Ali Asker’den ‘metris’i soyluyor; ‘bir tek seni sevdim gerisi yalan’

Meger hayat, istiklaldeki insan kalabaligi icinde her guzellikte oglum Kuzey in adimlarini gormekmis, ayaginda kirmizi sortu elinde dondurmasi. Cift katli tir almistim Ankara’ dan, onu sordu bu gecenin bilmem kacinda, nasil soylerim kaybettigimi! Dogruyu soylemek icin cok kotu bir zaman kuzeyim, nasil olsa sabah bulusup baba-ogul kirk tira degismeyecegimiz zamanlarda cogaliriz.

Saat 03 istiklalinden notlar okudunuz…

Reklamlar

Reşit Galip’den Ali Fuat’a

Ankara’dayız, Ali Fuat  epey bir zamandır ajansın görüntülü haberleriyle boğuşuyor, benim partnerim herkesin malumu.  Serkan kardeşim akşama doğru aradı;

“Abi akşam ne ediysun bişeler yiyelum mi”

“Bu ara çok mezgit yaptı deniz, yumurtali mezgit bulursak yiyelum”

“Abi alkollu mu olacak alkolsuz mu”

“Midemde kaç gündür kedi yavrusu cabalay Serkan, alkolsuz olsun balığımız”

“Tamam abi, benim ofisin az yukarısında bizum uşaklar yeni bi yer açti, orda yeruz da”

Ankara’daki ev arkadaşım Ali Fuat’ı aradım, yemek konulu hiçbir buluşmayı reddetmeme nezaketi ve bu nezaketin en büyük göstergesi olan göbeğiyle geldi Ali Fuat.  Balgat tarafına düştük, “bizum uşakların” yeni açtıkları mekana: Dalyan Balıkçılık!

Hamsi, mezgit,  karides ve deniz ürünleri salatalı, ama ille de Serkan’ın doyumsuz cümleleri ve saygıda kusur etmeme odaklı motivasyonuyla dalgalanan mekan sahibi Hemşinli Cemil’e gülelim mi üzülelim mi bilemedik.  Ama yolu Balgat’a düşenlerin akıllarına da balık düşerse, hararetle tavsiye…

Sonra Sivasspor kafilesini kaldığı otelde ziyaret ettik. Çaylarını içtik, Orhan hocayla puan hesabı yapıp ilk yarıyı “iyi bir yerde” kapattık.  Reşit Galip beyle buluştuğumuzda, evimizin herşeyi Sertan’ın her zaman olduğpu gibi , internetten indirdiği adı sanı duyulmamış bir filmi daha izlerken bulduk.  Çok güzel şiirler yazarken sinemaya da bu kadar tutkun olan başka beden eğitimi öğretmeni var mıdır Ankara civarında acep?

 Ali Fuat’la günün rutin değerlendirmesiniş yapıp, kılçık atılacaklar listesini taradıktan sonra sosyal faaliyetlerimize yönelip (kitap, tv, okey)  gecenin inşaasını tamamladıkyan bir zaman sonra yattık. 

Gecenin bir yarısı telefon sesiyla kalktım. Telefonlarımın ikisi de titreşimde olduğu için , ses dediğim şeyin titreyiş olduğunu anlayın siz.  Gece yarısı telefonları herkesi olduğu gibi beni de ürkütür, ürküntüyü ellerime katıp zar zor ilk telefonu buldum, o değilmiş titreyen. kalktım portmantoya asılı mont cebindeki ikinci telefona koştum,  o da titremiyor, o ara sertan’la göz göze geldim, sanırım gecedeki 3. filmini izliyordu, e bu ses nereden geliyor öyleyse.  Titreyişler bitecek gibi değil.

Sonra ne mi oldu? Birşey olmadı. Telefon titreyişi sandığım şey, Ali Fuat’ın horlamasıymış meğer! Mübarek uyumuyor içindeki aslanla savaşıyor!  Sanki dersun aslan yutmuş!!  Sabah durumu anlattığımda verdiği tepkiyi de yazalı mda yam olsun: Ne zaman horladım, ben hiç duymadım!!

Ankara’da bir gece ve sabahını dinlediniz…

Fotomaç’ın ayıbı…

Spor gazeteciliği ile esnaflığı arasındaki 7 fark!
 
Bursaspor- Trabzonspor maçı sonrası , çapsız bir yerel gazetecinin çapına uygun söylemleriyle Bursa ve Trabzon şehirleri arasına nifak tohumları saçılmış, ancak her iki taraftan yükselen sağduyulu sesler bu gereksiz çirkinleşmenin önüne geçmişti.
Türkiye’de taşıdığı potansiyel nedeniyle futbolda her dönem ilk 5 içinde olması gerektiğine inandığım Bursaspor, herkesin bildiği gibi geçen yıl şu veya bu şekilde ligin şampiyonu oldu ve ülkeyi şampiyonlar liginde direk temsil etmeye başladı. Kabul etmeliyiz ki oldukça kötü bir başlangıç oldu ve mevcut tabloya baktığımızda kalan tek maçın tarihi bir skorla kazanılması bile teselli vermekten uzak kalacak.  Olabilir, futbol bu. Sıfır gol ve sıfır puana daha önce tanık olmuş bir ligin çocuklarıyız nihayet, çok da abartmaya lüzum yok.
Yeşil-beyazlı takımımız  önceki gece İspanya’da  Valencia ile oynadı ve 6-1 lik farklı bir yenilgi aldık. Spor basınımızın bu tür farklı yenilgilere de alışık olduklarını biliyoruz. Zira, yıllardır “arkasında durdukları” oligarşinin takımları daha önce bu tür yenilgileri sayısız defa almış ve almaya da devam ediyor. Bunda da garip bir şey yok, futbolumuzun geliştiğini sadece biz söylüyor biz inanıyoruz, gerçek başka bir yerlerden bize nanik çekmeye devam ediyor.
Bu yazı neden yazıldıya geldik şimdi.
Bursaspor’un bu ağır yenilgisi sonrası spor gazetelerimiz ve spor sayfalarımız çeşitli manşetler attılar ve ben bunlardan birine tesadüfen tanık oldum, şöyleydi: “PLAKASINI ALDINIZ MI”
Bu manşetin ne anlama geldiğini biliyorum. Bu manşeti atan “kafanın”, yıllar önce Galatasaray’ın bir Bursa galibiyeti sonrası “Cimbom şeftaliyi yardı”  manşeti atan “kafa”dan zerre farkı yoktur ve hatta daha çukurdur.
Fotomaç’ın attığı bu başlık, içerdiği gizli mesajla (6-1, Trabzon’un plakası malum) Bursasporluları rencide eden bir gazetecilik esnaflığı örneğidir ve İletişim Fakültelerinde okutulacak kadar ibretliktir.  İstanbul spor esnafının gazetecilik kisvesi altında ne derece küçülebildiğine onlarca kez “içerden” tanıklık etmiş  profesyonel bir gazeteci  ve hesapsız bir Trabzonsporlu olarak bu manşeti protesto ediyorum.  Bursaspor’la ilgili düşüncelerimi manipüle ederek “tiraj ve menfaat” hesabı yapan İstanbul medyası haddini aşmış ve sadece Bursasporluları değil, şehirlerinin mertliği ve takımlarının dik duruşuyla  övünmekten başka hesabı olmayan Trabzonsporluları da  rencide etmiştir.  Trabzonspor ve Bursaspor arasında bir mesele!  varsa kendi aralarında hallederler, tiraj hesabı yapan çomakçıbaşları o kirli ve hesaplı manşetlerini  başka alanlarda kullanmalılar.
Fotomaç ve türü spor gazetecilerine yön verenlerin temel sorunu, okurlarının zeka düzeylerini kendi düzeyleriyle eşleme komedisidir.  Siz hala 7 farkı aramıyorsunuz umarım!!
ERTUĞRUIL SAĞLAM İSTİFA ETMELİ Mİ?
Genel eğilim etmesi yönündedir. Kendisi de tüm sorumluluğu üzerine aldığını ve gereğini yapacağını söylemiş. Ardından da eklemiş, “şimdi önümüzde iki çok önemli maç var”
Yani hocam diyor ki; şu iki maçtan kör topal çıkarsam istifa gerekçem ortadan kalkar! Ortada bir sakalet olduğu kesin,  sayın Sağlam 8 yedikten sonra bile istifa etmeyen bir geçmişin de sahibi olarak bu iki maça ve büyüklerinin yönlendirmesine göre kararını verecektir.

Şenol Güneş, Burak Yılmaz , Ertuğrul Sağlam, Kuzey ve Bursa vb.

 

Kuzey’le birlikte şehri turluyoruz birkaç gündür.  Kanlıca senin, Kandilli benim; Caddebostan Poyraz’ın, Viaport bizim;  İkea’nın top havuzu senin, lunaparkın zıplangaçı  Kuzey’in,  bayramı bahaneleyip bir baba ile oğulun ayinine dönüştürüyoruz zamanı, anlatılası değil…

Caddebostan neden Poyraz’ın diye düşünenler olabilir, şundan; Poyraz Kuzey’in en sevdiği oyuncağını kırdığı için Kuzey araya biraz mesafe koyuyor sanırım, ve bu yüzden “iyi olmayan” her şey Poyraz’ın payına düşüyor. Caddebostan neden “iyi” değil derseniz o da şundan; caddeyi adımlarken frapan bir hanım efendinin kendinden frapan köpekçiği Kuzey’in gözleri önünde bir ayağını kaldırarak kaldırıma işedi!  İnanmayacaksınız ama, köpeciği işerken ortama, sahipciği pek hazlı nazarlarla caddeyi aşağılamakla meşguldü. Ziyadesiyle “titiz” olan Kuzey için bu affedilmez bir hataydı ve o anda Caddebostan bir alt kümeye, yani Poyraz’ın kucağına düşüverdi!

Zıplangaç nedir diye soranınız olacaktır, böyle bir tanımlama var mı bilmiyoruz henüz, ama pek çoğunuzun anladığına eminim, zira Kuzey’in çocuk aklı kabul ettiyse, çoğunluk da edecektir. Hani, çocukları bacaklarından ve belinden lastikli iplere bağlayıp, yine esnek bir zeminin üzerine koyarak havalara fırlatan teşkilat var ya, ona biz zıplangaç diyoruz, Türk Dil Kurumu’na ilanen duyurulur. Hayır sonra yok duymadık, yok cezaevinden yeni çıktım memlekete gideceğim abi türü yakınmalar duymak istemiyoruz. (Yazı bittikten sonra sağa sola, siz gugul olarak anlayın, baktım, amma çok zıplangaç tanımlaması var, aklın yolu bir diyelim kapatalım)

Oğlumla havadan sudan, denizden çiçekten konuştuk bol bol. En çok Yavuz Saltık’ın kızı Serra Alona’yı sordu, her cümlesinde yeni yeni cümle içinde kullanmaya başladığı “biraz”ı savurdu durdu, şöyle ki; “baba bu su biraz ılık ama biraz da soğuk diy mi?”   O su hep sıcak oğlum, o masum yüreğin ve gözlerin gibi…

BURSA’DA VAR BİR ÇİYAN!

Adını yazma gereği duymadığım bir “yerel” spiker,  yaşadığı şehrin takımı Bursa’nın, konuk takım Trabzon’a net bir skorla mağlup olduğu maçın sonrasında gazete haberlerini okurken, hazımsızlık batağına saplanıp haddi aşan cümleler sarfetmiş. Seviyesi budur diyerek geçip gitmek ve “dersini vermek” arasında bir seçim yapmak durumundaydı Trabzon camiası. Bursa cenahından yükselen özür ve işe son verme nidaları sonrası doğru olan arkaya bakmadan şampiyonluk koşusuna odaklanmaktı. Ancak yine de 5 kişilik bir grup, provokasyon adresine gitti ve iki şehrin arasına “nifak” tohumları ekilmesine ramak kaldı.

Trabzonsporlular “yahu bunları biz geçen yıl şampiyon yaptık, bu kadar da nankör olunmaz”  saplantısından kurtulmalıdır. Evet Bursa takımı Trabzon sayesinde şampiyon olmuştur, ama aslında Trabzon takımı sadece ruhuna ve karakterine sahip çıkmış ve bunun kaymağı da Bursa’nın şampiyonluğu olmuştur. Trabzon’un farkı budur ve Bursa takımına gönül verenler muhtemelen birkaç yıl sonra ligde kalma mücadelesi verirken bu farkın farkına varacaktır. Zira Bursa’nın verdiği “fotoğraf” , yakın geçmişteki benzer fotoğraflara fazlasıyla benzemektedir. Oysa Bursa şehri kendi karakterini yaşayacak ve yaşatacak bir potansiyele sahiptir, ve maalesef şampiyonluk taçlanışı bile bu potansiyeli fark ettirememiştir. Zavallı hezeyan hanımın ekranlara taşıdığı kin, bu konudaki umudumuzu da diplere taşımıştır.

ERTUĞRUL SAĞLAM MI?

Hani mahalle raconunda bir kişiden söz ederken “sağlam adamdır” sıfatı kullanılır ya, işte öyle bir figürdü sayın Ertuğrul Sağlam.  Hala da kendisine karşı kredimiz tükenmiş değildir.

Ancak son haftalardaki başarısız sonuçlardan sonra sığındığı demeçler, sağlam figürünü sakalete doğru hızla savurmaya başladı. Bahanelerin trajedi boyutundan komediye taşınmasına çok az kalmışken birilerinin sayın Sağlam’ı uyarması gerekiyor. Kendi oyuncusunun hatasını “ısrarla” vurgulayarak çiğliğe doğru sürat koşusuna başlayan Sağlam’a soruyorum; Sayın Hocam, tüm takımı orta sahaya kadar çıkaran taktiği Ömer ya da Vederson mu verdi ki, bu ikilinin hızlı Trabzon akınlarında rakipleriyle bire bir kaldıklarındaki çaresizliklerini yüzlerine vurursunuz? Kalenderlik kitabına kaydınızı düşürmek varken ne bu telaş hocam? Değer mi?

ŞENOL GÜNEŞ VE BURAK YILMAZ

Burak Yılmaz konusundaki fikirlerim belli, bilen bilir. Bordo – Mavi bayrağı  Burak Yılmaz’la özdeşleştiremeyişimin alt bileşenleri arasında adı geçen oyuncunun yeteneklerinin yeri yoktu. Beni rahatsız eden Burak’ın Trabzon’a gelmeyi daha önce 2 kez reddedişi ve oyun içinde rakibin emeğini, hakemlerin değerini çalma şarkiyatıydı.  Burak Yılmaz’ı o forma içinde görünce kendimi ve şehrimi kirlenmiş gibi hissetmiştim ve hiçbir maçı çıplak gözle izlememe cezası vermiştim kendime, ki sürüyor, sürecek…

Ancak son birkaç maçtır takip ettiğim Burak Yılmaz fotoğrafının rakiplerini, tribünleri ve hakemleri bırakarak sadece oyuna konsantre olduğunu da kabul etmek zorundayım. Trabzon söz konusu olduğunda kişisel hesap yapmayı “ayıp” sayan bir duruşun sahibi olarak, Burak Yılmaz’ın bu “yeni” kimliğine sahip çıkmasını ve beni utandırmasını bekliyorum. Utanmaktan keyif alacağım hiç aklıma gelmemişti, bakalım,  nasip kısmet…

Şenol Güneş’e sitem!

Yaşadığımız çağa tanıklık eden bir mesleğin emekçilerinden biri olarak, sayın Şenol Güneş’i başta spor olmak olmak  üzere sosyal  hayatımızın en saygıdeğer figürleirnden biri olarak selamlamak zorundayız.

Sevgili Güneş, son Galatasaray maçı sonrası Burak Yılmaz ve Engin Baytar’ı örnek göstererek “kazanılmalarının önemini” anlatmış ama bana göre çok talihsiz bir benzetmede bulunmuş.

Sayın Güneş’le  uzakdoğu da zaten var olan insancıl tarafını iyice zenginleştirdiği dönemde zaman zaman telefonla görüşür, geleceğe dair ufuk açıcı konuşmalarını dinledikçe içim sevinçle dolardı. Ama sayın Güneş’in bugünkü fotoğrafına bakınca hoşgörü kavramını ziyadesiyle abarttığını,  şehrin kendi değerlerine karşı cimrice kullandığı toleransını, o şehri ve takımı sayısız kez küçümsemekle kalmayıp, “ahlaklı sporcu” fotoğrafında gözleri kapalı bile çıkamayacak bir isme göksterdiği tanımlanamaz hoşgörü ile kafalarda soru işaretleri oluşturmuştur.

Geçmişi sorunlarla dolu bir “yeteneği” tekrar “kazanmak” uğruna kaybedilen kimi değerler var ki, kazanılan “şey” Messi olsa beş kuruş etmez! Trabzonspor saha sonuçlarıyla değil değerleriyle vardır ve bu değerler herkesi bağlar!

Beni asıl düşündüren,  ait olduğu şehrin iyi-kötü  tüm özelliklerini taşıyan ve sahip olduğu yetenekleriyle seven-sevmeyen herkesin hakkını teslim ettiği Engin Baytar’ın, Burak Yılmaz’la aynı düşünsel eksende harcanması olmuştur. Hepimiz biliyoruz ki Boztepeli Engin Baytar takımı kazanıp ya da kaybettiğinde aidiyet duygusunun hazzını ve hüznünü yaşar, diğeri ise alacağı ya da alamadığı paranın keyfini ya da pişmanlığını.

Hayır, oyuncu olarak Engin Baytar’ın çeyreği etse yine sesimi çıkarmayacağım.

Sahi kazanmak derken, bir Barış Memiş vardı!!

Neler oluyor hayatta

Yazıya başlarken CHP’den yeni bir haber geldi. Yeni bir yumurta desek daha doğru, konuyu CHP’den sorumlu gazeteci arkadaşımız Başak’a sordum, karşılıklı kahkahalar atıp güldük ağlanacak halllerine sonra da AKP’nin balına imrendik. Muhalefeti CHP olan iktidardan daha daddlu ne olabilür?

Türkiye’de yıllardır süregelen Kurban indira gandilerine son vermeyi hedefleyen bir Kurban Kesim Modeli üzerinde yoğunlaştım nicedir. Önder Sav CHP aşiret partisi değildir demiş bu arada, e siz aşiret lideri değil miydiniz bin yıldır??

Neyse, Teofilo her paralı asker gibi aklına esmiş şehri terketmiş, paralı askerlerden kurulu Trabzon takımı üst üste kazanmaya, oligarşinin temsilcileri tel tel dökülmeye, Bursa avrupa arenasına uyum sürecini uzattıkça uzatmaya, oğluşum Kuzey garaja gajar demeye, Harun Çelik beş paralık adamlara yeni lira muamelesi çekmeye, Yavuz Saltık günün 24 saati Trabzon için ne yapabilirim rüyasına yatmaya, Selçuk ve Ceyhun medya marifetiyle oligarşiye transfer olmaya , vesaire vesaire, devam ediyor.

Volkan Konak’ın oğlu olmuş, Selmacanımız Şimal’e en güzel armağanı vermiş, pastırma yazı başlamış ve daha bir sürü…

Seni Çengelköy’ünden asmalı İstanbul