Kopup en garasından…

Tekerler döndükçe Kuzey’e yaklaşıyordum, arkamda engarası şehirlerin gittikçe ufalıyordı.

En son görüştüğümüzde kreşten alırken gözlerindeki sevinci,  Kuzey’in, dünyanın tüm yönlerinden esen en güzel rüzgarlarına yüklenmiş hesapsız sevgileriyle okşamıştı tüm bedenimi. Şu hayatta bir çocuk gözündeki ışıltı kadar masum ne olabilir, bilmiyorum.  Öngörülemeyen, tarif edilemeyen ve tanımlanamayan bir armağandı Kuzey, ve ben onun kara gözlerindeki ışıltıda dünyanın tüm çocuklarını sevdim, ama hayat beni pek benimseyemedi, çeşit çeşit çiçeklerden sardunya kokulu hüzünler ekti bahçeme, ben dermekten yoruldum o vazgeçmedi.

Bolu’yu geçtim, Bolu dağı Tüneli’nde gelen telefonm mesajlarını okumaya başladım. En eski D’liler Nevizade’de toplanmış, epeyce bir grup arkadaş beni sormuş, acele etmeliymişim demiş Kamil, bir başka mesaj susuz kalmış sardunya kokulu, sonunu okumaya değmeyen cinsten, sonra denize düşen kişileri kurtarmak için suya boğaz sularına atlamaktan çekinmeyen Özge nam “güzel” kızın , “aramışsınız, duymamışım” mealindeki uyarısı, sonra şurda deprem, burda kan bağışları arttı tütü ajans haberleri…

Tünel’den çıktım, hedef Nevizade, bilen bilir Tünel çıkışı ilk trafik tabelası “İstanbul 209 km” yazar, yani yaklaşık iki saat, bir saat 20 dakikada Taksim’deyim, iğne atsan “birader bi müsaade” diye dillenir , yarım saatte zar zor bir parka girip, Üstad’a dalıyorum. En Eski D’liler gecesine girdiğinizde karşınıza ilk çıkan şey Aydın Baylan olmuyorsa bir sorun var demektir, bir sorun yokmuş şükür!

Erhan, Yaşar, Umut, Ogün, Eyüp, Mustafa Abi, Uzun Far Atilla , Esen, Şule, İsmail, haliyle tanımadığım birçok arkadaş, ama ille de “iyi ki geşmişim” dedirten Ulvi “Baba”  (Yanardağ).

Bizim kuşak gazeteciler üzerinde büyük emeği olan bir duayen, kendi dünyasında efsane ve bir güzel adamdır Ulvi baba. Beşiktaşlıdır, iyi altılı yapar, emekliliğin tadını çıkarmaktadır bu günlerde. Eyüp’le Kamil, “derin taksim” hesapları yaparken, bana düşen Ulvi babayı Bostancı’daki evine götürmek oldu, şerefle hem de. Ataşehir Belediye Başkanı battal İlgezdi bana “yamuk” yaptı diye eski arkadaşıyla tüm ilişkisini kesen İsmail, yol boyu bu durumu küfürle karışık protesto etmeye devam etti, sonra onu da evne bıraktım, 15 yıl önce bir gece bıraktığım gibi…

 Taksim’e dönecektim güya, gitmedi ayaklarım, Fenerbahçe’ye yöneldim, içime tohumlamış  tarifsiz elem çiçekleri, kendimi çekip koparasım geliyor kendimden, sonra …KUZEY

Reklamlar

Aykut Kocaman ama…

96 dan 2010 a Aykut Kocaman: Ha Bolakiden Ha..!

Trabzonspor tarihinin en trajik sayfalarından biri olan ve unutulmasına çok az kalan 1996 travmasının ardından Fenerbahçe takımından iki oyuncu, Aykut Kocaman ve Oğuz Çetin , ev sahibi takımın trajik finali sonrası empati düzeyi yüksek açıklamalarıyla tüm Türkiye’nin sempatisini kazanmış ve spor tarihimizin onur defterine kayıtlarını düşmüştü.  Dürüstlüklerine güvendiğim birkaç Fenerbahçeli arkadaşımın; “Selo bu tatlı sözlere kanma, Ali Şen bu Sakaryalılar grubunu dağıttıysa (Malum bu iki isim Ali Şen tarafından kulüpden uzaklaştırılmıştı) bunun geçerli bir nedeni vardır” uyarılarına da gülüp geçmiştim.

Aykut Kocaman fotoğrafının kalbimizde,  popüler kültür kanalıyla dünyamıza girdiği ilk andan itibaren hep saygın bir yeri oldu. Konuşmaları ciddiye alındı, gösterdiği duruş kendisini sevmeyen Fenerbahçelilere karşı bile savunuldu.  Zira bizi yetiştiren kültür, herhangi bir insanda adamlığa dair bir ışık görmeyegörsün, anında sahiplenip kırk yıllık dost gibi korur.

Sonra gün oldu Aykut Kocaman Fenerbahçe’nin Teknik Direktörlüğü gibi, bu ülkede 20 milyona yakın insanın Başbakan’dan bile çok önemsediği bir makama geldi. Sporun ve özelde futbolun, saha içinde mertçe mücadele saha dışında ise dostluk olduğuna inanan herkes gibi ben de bu kararı alan Fenerbahçe Başkanı Sayın Aziz Yıldırım’ı alkışladım, dilim döndüğünce de başta Fenerbahçeliler olmak üzere herkesin Kocaman’a güvenmesi gerektiğini ve sonuçta kazananın Türk sporu olacağını yazdım. (  http://www.odatv.com/n.php?n=aykut-kocaman-ve-ha-bolaki-1609101200)

Lig başladı sonra. Fenerbahçe kötü sonuçlar aldıkça homurtular yükselmeye, Kocaman’a inanan ve ondan önemlisi Türk futbolunu önemseyen kişiler de kendisini korumaya çalıştı, korunmaya ihtiyacı olduğundan değil, inanıldığı için

Sonra ligi forse eden Trabzonspor puan farkını açmaya ve Üsküdar’ı geçmesine çok kalmadığı ortaya çıktıkça;  bir şey daha açığa çıkıyordu.  Ve bu açığa çıkış beni 96 travması sonrası Fenerbahçeli arkadaşlarımın “Selo bu Aykut’a filan çok inanma”  mealindeki uyarılarıyla yüzleştirmeye yetti. Aykut Kocaman; akıl ve vicdan ölçüleri içinde “mini minnacık” bir açıklama yaptı; Trabzon’un kazandığı penaltılar şüpheli!!

En basiti haliyle, kendi evinin önünden lağım akarken karşı evin önündeki birkaç çalı çırpıya sığınma komedisidir bu. Ya da daha yakın bir örnek,  Kendi sahasındaki Karabük maçında, olmayan bir pozisyondan faul üreten hakem katkısıyla öne geçen ve aynı maçta kendi oyuncularından birkaçının kamuoyunun ortak görüşüyle oyundan atılması gerekirken tek laf etmeyen Aykut Kocaman’ın kulağına kim üflüyorsa, üfledikçe minikleştiğini de bilmelidir. 

Meğer Aykut Kocaman’ın adamlığının da bir sınırı varmış

Meğer Aykut Kocaman da, kazanınca adil, kaybedince gerçek yüzünü gösterenlerdenmiş

Meğer Aykut Kocaman da zoru görünce  Başkanı Ali Şen’in yöntemlerine inebiliyormuş

Meğer Aykut Kocaman da kocaman bir düş kırıklığıymış.

Sayın Kocaman’a “insanca” tavsiyemiz;  Fenerinkulu gibi gerçek kimliğini objektivizm zırhıyla kapatmaya çalıştıkça komikleşen, kendi cemaatinden olan herkesi ve Emre’yi her haline ve tüm çirkefliklerine rağmen yüceltmeyi görev bilen,  hak edeni alkışlama erdemini gösteremeyen cemaat çıkıntısı yazarcıkların gazına gelmemesidir.  Dost ortamında konuşulanlardan haber üretmeye çalışan kişilerin rehberliğinde gidilecek tek yer, kaybedenler çöplüğüdür, ki bu istediğimiz en son şeydir.Zira Aykut Kocaman’ın o düzeylere inmesi sadece kendisinin değil ülkemizin de kaybıdır. 

Bir de tavsiye;

Onun bunun söylemleri ya da kişisel ilişkilerin tetikleyebileceği subjektif verilerle hareket ederek, Alex gibi rakiplerinin de sevgi ve saygıyla izlediği bir futbol profesörünü kaybetmeyin.

Bir de hatırlatma yapıp bu faslı kapatalım;

Bir futbol takımının kapalı gişe oynamasının yolu , bir gazverenin bunu yazması değil, o takımın takır takır gutbol oynayıp rakiplerini bir tesbihte buluşturmasıdır. Bildiniz, Trabzonspor’dan bahsediyoruz.

(Not: Bu yazının sahibi, rakiplerini ve hakemleri aldatmayı alışkanlık haline getirdiği için Burak Yılmaz’ın Trabzonspor formasını giymesine tepki gösteren ve  içi gitse de aynı kişi Trabzonspor forması giydikçe yazı yazmama yemini etmiştir)

“BARBON ZİYA”’DAN “KREM YAVUZ”’A BİR TRABZON DENEMESİ

Maşatlık’ta Üniversite İlkokulu’nda okurduk,  eğitim hayatına daha ilk adımımızı atarken bile şanslıydık sanki, boru değil “Üniversite İlkokulu”

Sezai Uzay Sokağı’ndaki evimizden her sabah erkenden yola çıkar, karlı günlerde 200 metrelik sarp kayalık uçurumdan düşme tehlikesiyle , “güzel havalarda” ise,  “sevdaluk pusulamaları” ile okul yolunu eğlenceye dönüştürürdük. Dünyalar güzeli ablam Pembe’nin, bir kış günü Temel Araz uçurumunun dibine metreler kala hayata tutunduğunu da ekleyelim de tablo tam olsun.

Trabzon’un “damar” mahallelerinden biriydi okulumuzun, okullarımızın bulunduğu Arafilboy. Hem ilkokulumuz hem de ortaokulumuz, limanla Boztepe arasındaki o daracık “düz” alana sığdırılmıştı. Tarih öncesinden,  bir rivayete göre de Miletoslulardan kalma sarp kayalık içindeki mağaralar her çocuk gibi bende de dehşetli bir merak uyandırır, büyük olana tırmanmak neyse de, asıl gizi barındıran dar mağaraya girmeye cesaret edemezdik.  Köpek Adnan lakaplı bir arkadaşımız, ki kendisi köpek dostuydu lakabı bundandır, “ikisine de girdum oğlum, ama nefesum yetmedi çok gidemedum, ama az ilerisi hazine dolu gibiydi” cümlesi hepimizi hayallere salar, ama ardından Köpek Adnan’ınkinden çok daha gerçek bir bilgi belleğimizdeki yerinden çıkagelir içimizi soğuturdu: Amerikan üssünden iki asker oraya girdiler ve bir daha kendilerinden haber alınamadı! Bu bilgi doğruydu, iki “coni” askeri kayıtlara muhtemeldir ki “eğitim zayiatı” olarak düşmüşlerdi, ve fakat biz 10-12 likler için anlamları çok daha başkaydı. Hatta “Ofli Sali”  adlı arkadaşımız, o iki ABD’li askerin mağaranın içindeki hazineleri alarak gizli dehlizlerden Amerika’ya kaçtıklarına inanıyor, bizi de “mal” lıkla suçluyordu. 

O muhteşem kayalıkların dibindeki boş alanda top oynar, hemen tepenin başındaki mağaradan da limanı seyrederdik. Doğal penceresiyle insan eliyle yapılmış izlenimi veren mağaranın içinde kışın ateşler yakarak ısınır, çeşitli oyunlar da oynardık. Şimdilerde Arafilboyu’nun takımı Gençlerbirliği’ne “tahsis” edilen bu modern tesisler nedeniyle, anılarımızla dolu mağaramıza ulaşmak için keçileşmek dışında şansımız kalmamış, hüzün…

Trabzon’u bilen bilir, şehir de özellikle 70 li 80 li yıllarda tek bir organizasyon tipi vardı: Futbol Turnuvaları!

Bu muhteşem manzaralı ve topraktan fırlayan taşlarla kaplı sahadaki organizasyonlardan birindeyiz. (İnönü’ye Dünya’nın en muhteşem manzaralı Stadı diyenler, Arafil’i de görmeli) Bizim takımın adı ne tam hatırlamıyorum. Her mahalleden o kadar çok takım çıkıyor ki, mahalle ismiyle oynamak neredeyse imkansız. İlk maçımızı 2-1 kazandık. Herkes, sahanın hemen aşağısında yer alan “KONT” lakaplı beyefendinin yeğeni Yılmaz’ın gol kralı olacağına inanmış. Yılmaz ilk maçta 3 ben 1 gol atmışız. İkinci maçlara çıktık, Yılmaz’lar bizden önce oynadı 5 gol attı, sonra biz oynadık ve sanırım Boztepe takımlarından  birine tam 13 gol attım. Bizden önce oynanan maçta Yılmaz’ı izlediğim için, Yılmaz gol attıkça içim nasıl acıyorduysa, ben attıkça da Yılmaz rakip kaleciyle birlikte sağa sola uçuyordu sanki…

İşte o maçtan sonra ben güya tevazu içinde “kramponlar benum olacak” ,( ha gol kralının armağanı bir çift krampon, değerini nasıl anlatsam, beceremem, hiç girmeyelim o konuya.) diye bağıran vücut dilimle tebrikleri kabul ederken, arkadan bir elin omzuma değdiğini gördüm.

“Sen kimun uşağusun tornum”

 Ben de köyden kalan bir alışkanlıkla

 “Efendinun Haci Murat’ın oğlu Seyfi’nun” dedim.

 “Tanimayrum bobani, nerde çalişiy?”

 “Çimento Fabrikası’nda”

 Baktı ki buradan olmayacak, değiştirip konuyu devam etti.

 “Sen hau yukarki kaleye aşirtma bir gol attun ya, oni kim oretti sağa” diye sordu.

 “Kimse öğretmedi, Ali Kemal abi(Denizci) AdanaDemirSpor’a aynisini atmişti, ondan gördüm” dedim..

 “Aferun ula sana” dedi ve ekledi

 “Yarun 8 nüfus kağıdıyla 1 resim al da gulübe (Gençlerbirliğini kasdediyor olmalı) gel” dedi, ve gitti. Zaten o kadar nüfus kağıdım da yoktu!!!

“Gulübe” gitmedim, gidemedim. Ama omzuma dokunan elin, Trabzon futbolunun görünmez kahramanı “ Barbon Ziya’nın (Kurbetçi) eli olduğunu bilseydim, gitmez miydim hiç!!  Birkaç yıl önce kaybettik Ziya Amca’yı… Bu şehri kendi değerleriyle buluşturan, Trabzon efsanesinin görünmeyen yaratıcılarından birini, ve onunla birlikte belki de , hesapsız ve beklentisiz sadece şehrine aşık güzel adamları da kaybettik.

 Ve Krem Yavuz…

 Barbon Ziya kumaşından elde edilebilen son ürünü hayatın!

Sol Ayağının marifetleri anlatıla anlatıla bitirilemiyor. Merhum Candan Tarhan’ın Amatör Milli Takım’dan “bildiği” öğrencisi için “Türkiye’ye böyle sol ayak gelmedi” dediği rivayet edilir. 

Türk futbolunun yetiştirdiği en usta sol ayaklardan Serdar Bali’nin baş belası. 

İkisin de zıpkın gibi olduğu, birinin Trabzonspor Amatör diğerinin de Sebat Amatörde oynadığı yıllarda, teke tek kaldığında geçilmeyi içine sindiremeyen Krem Yavuz’un, bu işe kalkışanları fena “cezalandırdığı”, Serdar’ın da bu cezayı ödemeyi göze alamadığı için Krem Yavuz’un savunduğu sol bölgeyi yok sayıp hep sağa çalıştığı  söylenir.  “Sayemde topçi oldi” dediği Serdar Bali’nin hakkını hep teslim eder ama; “Trabzon futbolunun efsanesi Ali Kemal’i Ali Kemal yapan da Serdar’dır. Öyle toplar atardı ki maranzul inciri!”

İki kez Amatör milli takım forması giyer. Neden iki diye sormayın, o yıllarda milli takımlar zaten yılda en fazla bir kez oyun oynamaktadır. İki yıl Kocaelispor’da oynar, sonra Rizespor’a gider ama sezon başlamadan oradan ayrılır. Ama Rize kapısı açılmıştır bir kere,  iki Trabzonlu arkadaşıyla birlikte Rize 1. Amatör Kümede mücadele eden Gündoğduspor’da oynamaya başlarlar. Arkadaşları Deniz ve Osman’dır, maç başına anlaştıkları ücret de 50 TL!!  Sakın bu parayı küçümsemeyin, Krem Yavuz’un  profesyonel hayatı dahil, kazandığı en güzel para budur!  Üstelik, mandalina ve çay gibi ekstralar da vardır. Ah o Of pazarının dili olsa da konuşsa!

 Bu ilginç takvim şöyle işler;

Krem, Deniz ve Osman; her hafta Pazar günü Trabzon’dan bir taksi tutarak Rize’ye gider, maça 15 dakika kala  sahaya ulaşır ve maça çıkarlar,  sezonun ilk yarısında topluca hakem dövdükleri için tüm puanları silinen ve -3 puanla lige devam etmesine karar verilen Gündoğduspor , ikinci yarıdaki tüm maçlarını kazanarak ligi 3. sırada bitirir. Gündoğdu’nun renklerini hatırlıyor musun soruma verdiği yanıt, Trabzon içindeki rekabetin de izlerini taşır: Maalesef sarı – kırmızı galiba!!

Barbon Ziya’yı her fırsatta büyük sevgi ve özlemle anıyor, “Hiç kendini düşünmez hep şehri ve yoksyl uşakları düşünürdü” diyor.  Kemeraltı Paşa Hamamı’nda yaşanan ve mideme kramplar sokan bir anısını yazmaya yüzüm yok, “ sen bilirsin”  demesi nezaketinden, ancak ikili sohbetlerde anlatılır.  Ama yazılabilir bir Özkan Sümer – Sadi Tekelioğlu anısı da var.

Trabzon Amatör takımı, Türkiye Şampiyonası kademe maçlarından birinde Tokatspor’la karşılaşacaktır, yer tarafsız saha Amasya Terziköy.

Trabzon takımı Şeker fabrikasının tesislerinde kalmaktadır ve hoca (Özkan Sümer) antrenörüne (muhtemelen malzemeci Ömer abi)  takıma arazi içinde koşu yaptırmasını söyler.

Tüm takım koşmaya başlar ve çok geçmeden gruptan iki kişi, bildiniz Sadi ve Krem “arazi” olarak elma bahçelerine dalarlar. Konçlarının ve eşofmanlarının içini meşhur Amasya elmalarıyla dolduran ikili grubu arkadan da olsa takibe devam ederler. Ancak kısa bir süre sonra bir traktörle karşılaşırlar ve başta Özkan Sümer’in gözdeleri Yaşar, Selahattin ve Faruk olmak üzere tüm takım traktöre binerek kamp yerinin 1 km yakınına kadar keyifle gelirler.

Traktöre özlemle bakan Krem Yavuz’u dürter Sadi. “Oğlum elma yiye yiye koşalım işte otele kadar, zarar mı ederiz”

Otele vardıklarında Özkan Sümer az önce gelen gözde oyuncularına teşekkür etmektedir, ve iki idman firarisi ter içinde gruba katıldığında hocanın tepkisi sert olur: Demek koşudan arazi oldunuz öyle mi; ikiniz de kadro dışısınız!!

Yani adınız Krem’e Sadi’ye çıktıysa, zor inersiniz Yaşar’a Selo’ya!

Trabzonspor İstanbul’un dükalar düzenini yerle bir edip bu ülkedeki en devrimci adımlardan birini nasıl attı diye merak edenler içindi bu yazı. Kendine güvenin, genetik ve coğrafi koşulların kuytularında saklı kodların hayata armağan ettiği nice Barbonlar Kremler yaşadı bu şehirde, ki hepsinin içinde şehirler yaşar.

Nurlar içinde yatsın Barbon Ziya, çok yaşasın Krem Yavuz…Bu şehir sizdiniz, siz bu şehir…

 Teşekkür ederiz…

TS KILAP (CLUP) NASIL ÇALIŞIYOR

TS CLUB NASIL ÇALIŞIYOR:

Hiç kıvırmayalım; kötü demek yetersiz kalır. Gelelim nedenlerine; Yapılan bir araştırmaya göre ( Hangi araştırma olduğunu araştırmacı Yavuz Saltık biliyordur) Türkiye’deki kalbur üstü takımlar içinde (kalbur altları da dahil haliyle) markaya bağımlılık oran en yüksek olan takım Trabzonspor. Bu bilgi burada dursun.

Yapılmayan ya da yapılmasına gerek olmayan başka bir araştırmaya göre de, bu kalbur üstü takımlardan taraftarı görece en yoksul olanı da yine aynı renk, yani bordo- mavi. Bu iki verinin ışığında olması gereken nedir diye sorarsanız, aklın ve vicdanın sesi orkestral bir uyum içinde seslenirler: Lisanslı ürünleri en ucuz ve çeşitli olması gereken takımı Trabzonspor’dur.

Gelelim gerçeklere şimdi de; Bir iş nedeniyle Trabzons’a çook uzak bir şehre gittim ve yolumun üzerinde olan bir TS Kılapdan, oğlum Kuzey’e bir forma alayım dedim. Forma fiyatlarını sordukça, dükkan sahibinin serzenişlerine tanık olduk. Hemen karşı dükkandaki orjinal Nike (Nayk) çorabıyla, TS Kılapdaki aynı çorap arasındaki marka farkı, dudak uçuğunu cerrahi müdahale gerektiren açık yaraya dönüştürmeye yetti: Mağazadaki orijinal çorap 11 tl, TS Kılapdaki etiket fiyatı 25 tl. Bu fiat politikasını kim oluşturuyorsa kendisini kutlarız. Çok zekice, ama bence araya çorap filan sokmaya gerek yok direk silahlı soygun yapsanız daha iyi..

Çorap fiyatındaki “uçurum” üzerine , diğer ürünleri de karşılaştırma ihtiyacı duyduk; Sonuç; Fenerbahçe dahil, İstanbul kulüplerinin markalı ürünlerinin hiç biri, bağımlılık zavallısı Trabzonspor taraftarına sunulan ürünlerin fiyatına yaklaşamıyor bile. Hasılı; Aranan ve talep gören ürünlerin bulunmadığı, zevk katsayısının yerlerde süründüğü TS Kılap ürünleri, iş fiyatlara gelince açık ara liderliğini sürdürüyor. Eh lider takıma da bu yakışır. Emeği geçenleri kutlar, ürün scalasına Sümerbank pijamalarının da eklenmesini dileriz.

( Şimdi kulüpden arayıp dergiye yazı isterler:)))