ŞENOL GÜNEŞ’İN BURAK SAPLANTISININ İFLASI!

Maç yazısı yazmayacağım, şu kötü oynadı bu iyi oynadı, hakem şöyleydi atmosfer böyleydi hepsi masal.
 
Şenol Güneş’in anlamsız Burak Yılmaz tercihinin bir yerde fıslayacağı, bu emek hırsızlığının bir bedeli olacağı aylar öncesinden belliydi. Serkan Balcı garibimin emek hırsızı arkadaşının açıklarını da kapatmak için sarfettiği efor kendisini de oyundan düşürürken, rakip takımın da akışkanlığına en büyük desteği verdi. Glowacki varken Giray Kaçar’la başlamanın da bir bedeli olacaktı, ödendi.
 
Trabzonspor aldığı mağlubiyete rağmen hala şampiyonluğıun en büyük adayı olarak kalmak istiyorsa,  Şenol Güneş anlamsız Burak Yılmaz inadından vazgeçmeli ve Giray’ın bu takımda sadece bir yedek olabileceği gerçeğini görmelidir. Oyuncu olsam Burak Yılmaz dururken beni oyundna çıkaran teknik adamın iyi niyetinden şüphe ederim. Bu takımda her durumda ilk çıkarılacak adam Colman ve ne kadar rezil oynayıp arkadaşlarını yalnız bıraksa da hiç çıkarılmayacak adam Burak Yılmaz olarak kalacaksa, Şenol Güneş kusura bakmasın ama bu takım şahsi malı değil.
 
Trabzon takımını bju kaostan çıkaracak kişi de yine Şenol Güneş’tir. Camia şunu unutmamalı ki, Trabzon takımı hala 2 puan farkla liderdir ve geri kalan 15 maçtan çıkarılacak 30-32 puan 28 yıllık özlemi sona erdirmeye yetecektir.

Reklamlar

BİR ALİ ECE VAKIASI!

BU ŞEREF!ALİ ECE’NİN

Neresinden bakarsanız bakın Ali Ece sevimli, sempatik ve bilgisini ukalaca değil paylaşımın hazzını yaşayarak sergileyen bir figür. Kendine has benzetmeleri, özel hayatına dair gerçek-yarı gerçek-full hayal birçok anısını paylaşması da kendisini farklı kılan özelliklerinden birkaçı.

Üniversite yıllarımdaki yoksulluk batağında (dramatize için değil, neredeyse her öğrenci aynı sıkıntıları yaşar, ve iyi ki de yaşar) , o zamanlar hala çıkmakta olan Bayram gazetelerinde 3 gün çalışıp, alacağımız parayla kendimizce Köprüaltı alemlerine hazırlık yapardık. O bayramlardan birinde o zamanın Tercüman gazetesinde (Bayram gazetesi herhangi bir gazetede hazırlanırdı) İslam Çupi üstadla tanışmış, üç gün de olsa birlikte çalışmış ve kalemine hayran olduğum bu güzel insanın karakterine de saygı duymuş, kendimi özdeşlemiştim. O’nun kalemine ulaşabilecek bir kalem daha yetiştirebilir mi bu iklim bilmiyorum, (Bir başka bilge adam Attila Gökçe üstadımız da alınmasın, özneldir, çok kırılırsa gördüğü ilk yerde şamarı çakar bana, şereftir benim için.) ama kimi zaman saman alevi gibi parlayan kalem ışıltılarıyla tanıştığımız da olmadı değil. O ışıltılardan birinin adı da Ali Ece oldu. Ece’ydi diyecektim, diyemedim… Ali Ece ne yaptı diyenleriniz olacak şimdi, ya da ne yapmadı diyenleriniz.

Olan şu; Ali Ece 26 – Ocak – 2011 tarihinde Beşiktaş Dolmabahçe Stadı’nda oynanan BJK – Trabzonspor kupa maçını anlatan maç yazısında ne yaptı biliyor musunuz? Dünya Spor Basını tarihine ve muhtemeldir ki başka birçok alanda bir ilk olabilecek yeni bir anlayışın ilk adımını attı. Tam 34 satırdan oluşan ve “Anne beni uzaylılar kaçırdı” başlıklı yazıda Beşiktaş takımını nasıl öveceğini şaşıran ve kılıktan kılığa giren kaleminden , oynana oyunun iki tarafından biri olan TRABZONSPOR takımından herhangi bir şekilde bir kez bile bahsetmedi.

Habercilik açısından içine düşülen komik durum tolere edilebilir, ancak bilinçaltıyla ilgili sorunun tolere edilmesi hiç de kolay görünmüyor. Ya ilaç ya da psikolog desteği şart gibi görünse de, şimdiye kadar hiçbir vicdanın ilaçla terbiye edilebildiğine dair bir kaydı yok yorgun dünyamızın.

Tutulan takıma mersiye dizercesine John lennon tadı ya da Jimi Hendrix sololarından yararlanmayı düşünmek okurlar için keyifli olmuştur kuşkusuz, ama okurlar arasında Ali Ece gibi düşünmeyenler de olacaktır, haliyle, o okurlar açısından da komedi kısmı bir yana, ironik bir yazı olmuştur. Ali Ece ve O’nun özelinde objektif yayıncılık şemsiyesinin altına sığmaya çalışan İstanbul medya mensupları şunu bilmeli;

Evet Lennon da Hendrix de sevdiğimiz saydığımız sevgililerimizdir, ama bizler “Show Must Go On” diyen Freddy Mercury’yi de “Shine On You Ceazy Diamond” diyen Pink Floyd’u da çok seviyoruz, Trabzonspor’u sevdiğimiz gibi.. Tüm bunların İslam Çupi ile ne ilgisi var diyenler baştan bir daha okusun.

HALİS ÖZKAHYA KİMDİR?

En başta şunu söyleyelim; kanımca 22 0cak 2011 tarihindeki Trabzonspor – Ankaragücü maçı orta hakem tarafından oldukça iyi “idare” edilmiş ve ortaya herkesi mutlu edecek bir sonuç çıkmıştır. Trabzon lehine verilmediği iddia edilen pozisyonu “kaçırması” da olağandır, hepimiz insanız sonuçta.

Bana enteresan gelen başka bir boyutu var olayın;

2 sene öncesine gidelim ve Ankaragücü ile Fenerbahçe arasında Başkent’te oynanması beklenen Türkcell Süper Ligi maçı öncesi yaşananları hatırlayalım. Dönemin Ankaragücü Başkanı Cemal Aydın, hafta sonu Fenerbahçe ile oynayacakları maçın hakeminin Fenerbahçe’nin isteği üzerine atandığına dair duyum aldıklarını, buna rağmen maçın hakemine güvenmek istediklerini ve itiraz etmeyeceklerini açıklamıştı. Ancak gündeme bomba gibi düşen bu açıklamanın ardından MHK o hakemi maçtan çekmiş ve başka bir hakem atamıştı.

Bildiniz, Fenerbahçeliliği ile bilinen ve “şaibe” üzerine geri alınan hakemin adı Halis Özkahya idi.

Aziz Yıldırım devre arasında bütün hakem camiasını hedef alan yenilir yutulur yanı olmayan bir açıklama yapıyor, kimsenin sesi çıkmıyor ve “şampiyonluk yolundaki en büyük rakibinin ilk maçına” , geçmişinde “ayarlandığına dair şaibeler olduğu için atandığı maçtan geri çekilen” ve Fenerbahçeliliği malum olan Halis Özkahya atanıyor. Ve o hakem maç berabere giderken ortak kanaatin “penaltı” olduğu bir pozisyona gözlerini kapıyor. Komplo teorilerinden nefret ederim, parçalar burada, isteyen istediği gibi birleştirsin…

Gönül’den Trapezus’a Beyoğlu

Salı’dan Cuma’ya Ankara’da kaldığım bir haftanın ardından saat 17 gibi karayoluyla yola çıkıp İstanbul’u rotalamış, eski dostum Gönül Göze’nin ilk kitabının tanıtımına ve çok sevgili Tonyalı ağabeyim Burhan Öztürk’ün  Beyoğlu kakafonisinin içine sığdırdığı Trapesuz nam rakı-balık mekanının açılışına telaşlamıştım kendimi.

 Ankara gişeleri ardıma düşürdüğümde, aklıma iş yerinde bir türlü zamanında bitirilemeyen işlerin sebebi ben miyim sorusu düştü?

 Ulusoy şoförlerinin “Sayın yolcularımız şu anda Susurluk Dağ tesislerine gelmiş bulunmaktayız, şirketimiz yarım saat çay ve ihtiyaç molası vermiştir, ula İdris yoksa once benzun mi alsaydık” moduna girmiş olmalıyım ki, sorunun yanıtını bulamadan “Cankurtaran geçidinde gizli buzlanma var mıdır” sorusu herşeyi unutturmuştu. Yokmuş…

 Büyükparmakkapı’nın sonundan sağa dönünce Antika bir yer varmış, tarif öyleydi, içeri girdiğimde az da olsa geç kalmıştım ama yıllardır görmediğim Taylan’ı görmem bana kitaptan bile daha kıymetli bir hediye gibi geldi. Kitabımı imzalatıp Gönül dostuma, Taylan’la kavleşip İstiklal seline attım kendimi. Balo sokakta Burhan abiyi bulacaktım, bol mezgit ve hamsi sözü vardı Burhan abimin, ve daha da bol mezgit yumurtası.

İstiklal’i Tünel’e doğru adımlarken karşıdan gelen güruhun içinden tanıdık bir espri geçti yanımdan “ olaa, pardon alooo , telefonu ters tutmuşum da”, Aydın Baylan’dan söz ediyorum, tüm Bab-ı Ali’nin gelmiş geçmiş en başarılı birkaç polis adliye muhabirinden biri, yanında gazeteci arkadaşlar Birol ve Altan da var, üç sap piyasa yapıyor belli ki. Aydın’ın koluna nasıl  girdiysem pişti yapan iki piknik tüp anıt yönünden ters istikamete salvoladı, tabi Birol ve Altan da. Aydın Baylan daha ne olduğunu anlamadan direk hamsi, mezgit ve rakılı cümle kurduğum için ayak izlerimi kuzulaması beklenen adımdı, adımladık Balo’ya doğru. Nevizade’nin kestiği sokaklardan biri Balo, ama ortada Trapezus’u bırak, Yomra ,Arsin bile yok!

 Aradım Burhan abiyi, “ e Zambak sıkaktayız dedim unuttun mu?”,  e unutmuşum işte!!

 Zambak’ladık ama 500 metrelik mesafede Aydın Baylan’ın hafızama dair övgü dolu sözlerini tespih yapsanız hatim indirmeye yeter!

 Trapezus’dayız. Duvarlar eski Trabzonspor ve Trabzon fotoğraflarıyla dolu. Mutfakta bir teyze var sevimli mi sevimli, dolapta bir dolu balık ve hamsi, içerde eski zaman meyhanelerini anımsatan masa örtüleriyle süslü birkaç masa. Ortam güzel, hemen aradım Taylan’ımı ve Kutsal ve Şeref’li arkadaşlarını, geldiler kapıda bir küçük kaza atlatıp, içeri girer girmez onlar da ısındılar , ısıttılar.

 Mutfaktaki teyzemiz çok iyi balık pişirirmiş ama Burhan abi benim dilime düşmemek için sıfır risk politikasını uygulayarak bizim balıkları kendi pişirdi. Pişirmeden önce bana gösterdiği bir kova dolusu mezgit yumurtasına hangi gözle baktığımı bilmeniz için, en azından saç üzerinde pişirilmiş midye ziyafetinin ne olduğundan haberdar olmanız lazım. Bu konuya girmeyelim isterseniz!

 Önce hamsileri hüplettik Aydın ve Birol’dan kaçırabildiğimizce, (Altan’ın sabah canlı yayını varmış, kaçtı) , sonra mezgitler geldi, üzerlerinde bal gezdirilmiş, deniz balı. Bu deniz balından ilk kez yiyen Taylan ve ekibi lezzet arşivlerine yepisyeni bir ikon eklemenin keyfini rakıyla taçlandırırken, sigara yasağına uyulmamasının vahşi hazzı da elle tutulur hale gelmişti.

Gelen bir telefon benim gecemi geçici de olsa mundar etmeyi başarsa da, Taylan’ın okul yıllarımız ve Malatya’nın Kurtuluşu üzerine cümleleri beni yine trapezus’ub büyülü dünyasına çekmeyi başardı. Meğer hüznün ilacı , Trapezus’da ballı mezgit eşliğinde eski günlerin yadıymış…

İstiklal Caddesi Zambak Sokak numara 10, Trapezus. Sizin de içinden çıkamadığınız saçma sapan sorunlarınız varsa bir uğramanız tavsiye edilir.

KIVIRCIK ALİ ÖLMÜŞ DİYELER…

BİR GARİP ÖLMÜŞ DİYELER…

Sabahın aydınlığa koştuğu dakikalardan birinde, Kıvırcık Ali nam bir güzel insan ulaşamadan zahiri ışığa, kendi ışığının içine hapsedip ne varsa, çekti gitti dünyamızdan. Biri kız iki çocuk bıraktı geriye, gözü yaşlı bir de Şaduman! Yoksul bir çocukluktan, okulu yarıda bırakma çaresizliğinden, konfeksiyon atelyelerinden, üvertür şarkıcıların sahnesinden gelmişti.  Çalıştı bir başına, gönlünün sesi yankılandı notalarında, mekanı cennet olsun…

TRABZON ŞAMPİYON OLUR MU?

Şenol Güneş’e müdahale edilmezse Trabzon takımı açık ara şampiyon olacaktır. Selçuk-Colman farkıyla rakiplerinin önüne geçen bordo mavili takımın ilk yarıdaki kimi performansları, premier lig kalitesini yakalamış ve süper lig ortalamamızın çok üzerine çıkmıştır. Hıncal Uluç’un “Trabzon’u şampiyon yapmazlar” görüşünü ve Aziz Yıldırım’ın hakemleri baskı altına alma girişimlerini, “Dükalığın kendi içindeki binbir türlü çıkar ilişkisinin çekişmeleri” olarak görmek,  isyanın ve emeğin rengini ligimizin surlarına diken en belirgin figür olacaktır. 

MEHMET ATALAY FEDERASYON BAŞKANI OLUR MU?

Bal gibi olur, olacaktır da…

Ankara’ya sık gidip gelen ve İstanbul’dan hiç kopmayan bir gazeteci olarak gözlemim şudur; Başbakan mevcut federasyondan memnun değil ve bu görevi en çok güvendiği kişilerden birine, Mehmet Atalay’a teslim etmeye niyetlidir. “Bu işlerden haberi yok galiba, Federasyonun özerk olduğunu unuttu” diyerek gülenleriniz oldu biliyorum, “yaa, evet, Yargıtay da bağımsız, Üniversiteler de özerk, Mahkemeler de” diyerek aynayı yüzünüze tutuyorum.  Kişisel olarak Mehmet Atalay’ın siyasi kimliğinden fezalarca uzağım, ancak  futbolumuzu mevcut yönetimden çok daha yetkin ve etkin şekilde yöneteceğinden ve adalet duygusuna sadık kalacağından kuşkum yok. Atalay’ın en büyük sıkıntısı, listesini oluştururken olacaktır. Umar ve dileriz ki,  liste “denge” kaygılı değil, işlev öncelli olur.

Yazıya Müzik

http://www.youtube.com/watch?v=LRt2jX1kaYo&feature=related

Türk Futbolunu kime emanet etmeli

Bu yazının ana motivasyon kaynakları, 16-17 yaşındaki çocuklarımızı birbirine “kırdıran” futbol iklimimiz ve toplumsal olarak en çok ihtiyaç duyulan bir dönemde klinik psikolojik terapilerin Sağlık Bakanlığı’nca yasaklanması ironisi olmuştur.

İlk örneğimiz Florya’dan. Fenerbahçe ve Galatasaray “fidanları” arasında oynanan ve  insan demekte zorlandığımız bir canlı türünün sahaya inerek gencecik çocukları tekme tokat dövmelerinin utancını sadece  o “canlı türü”ne yüklemek hiçbirimizi kurtarmaz, bu utanç hepimizindir. Başta ulusal medya ve spor Bakanlığı olmak üzere emeği geçen herkesi ku(n)tlarız.

Çözüm önerimiz şudur;

Hem saldırıya uğrayan gencecik çocuklarımız hem de saldırgan canlı türünün elemanları Türk Psikiyatri Derneği’ne başvursunlar ve birkaç doz uyuşturucu etkili ilaçla hepsi Leyla olsun kardeş kardeş uyusunlar! Sakın ola psikolojik terapi alıp da normal yollardan “idrak” yoluna giderek ilaç sektörünü sekteye uğratmasınlar, zaten ilaç sanayi can çekişiyor, şurda!

İkinci örneğimizin mekanı, Beşiktaş İnönü Stadı çevresi. Beşiktaş ile bir futbol “oyunu” için İstanbul’a gelen Bursaspor taraftarı bir grup ile, ev sahibi “Çarşı keyif veren maddeler hariç her şeye karşı” grubu stad önünde birbirine girdi. Çarşı grubuna mensup kişilerin çok sakin bir üslupla rakip taraftarları hacamat ettiği birçok gazete ve tv ekranından topluma ulaştı. Buna karşın Bursaspor taraftarının çok gergin olduğu ve kendilerini kontrol edemedikleri gözlendi.

Çözüm önerimiz şudur;

İstanbul’a deplasmana gelen rakip takım taraftarları Çamlıca gişelerinde durdurulsun, Türk Psikiyatri Derneği’nin kuracağı standdan bedava ilaç dağıtımı yapılsın ve psikolojik terapiyle sağlanması gereken normalleşme süreci ilaç marifetiyle dakikasında sağlanarak herkes “gevşetilsin” (Prozac isimli ilacı on yıllarca 80 tl den satan ilaç firmalarının soygununa, aynı ilacı 8 tl ye kadar indirterek darbe vuran Sağlık Bakanlığı’na “bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” diyelim, tam olsun)

Üçüncü örneğimiz, külliyen ülkemiz;

Malum Futbol Federasyonumuz, önlenemeyen her şiddet olayı sonrası topu sporda şiddet yasasına ve kulüplere atıyor. Kendi mantığı ve yetki paylaşımı içinde anlaşılır bir yanı olsa da, futbolu idare eden tek yetkili makam olarak çok daha etkin önlemler almaları ve çözüm üretmeleri bekleniyor. Şimdi bizden öneri beklerler,

Önerimiz şudur;

Futbol Federasyonu Türk Psikiyatri Derneği ile bir protokol imzalasın ve her stadın girişine prozac vb otomatı konulsun, olmadı her bilet alana bir prozac hediye edilsin, ağız yoluyla alınan ilaçların “kafi” gelmeyeceği durumlar için de iğneci ekiplerin hazır tutulması sağlansın. Bu protokol uygulanırsa tribünlerde değil şiddet olayı görmek, çok insani yakınlaşmaların olacağı aşikardır. Bu protokol maddelerinden biri de, halen kulüplerde görev yapan psikologların iş akitlerinin derhal feshi yoluyla “ilaç almadan normalleşme” gibi çağdışı ve zaman kaybından başka anlamı olmayan yolların terk edilmesini sağlamalıdır.

Bu kadar ironiden sonra şu tespitle kapatalım;

Dünya’nın tüm çağdaş ülkelerinde psikologların en az psikiyatristler kadar önemli, hatta Batı dünyasının yarattığı “değerler” bakımından psikologların çok daha  önemli olduğunu bu dünyanın içindeki herkes bilir. Zira psikolojinin “ilaçla tedaviye gerek kalmadan önleyici” yönünün insani açıdan çok daha kıymetli olduğu humanist ve rasyonel aklın ortak görüşüdür. Ama belli ki ilaç şirketleri öyle düşünmüyor, Sağlık Bakanlığı da sahneye konan bu oyunun “ironik kahramanı” olarak ödüllük bir performans sergiliyor.

Osmanlı’nın Maarif bakanı demiş ya  hani, “şu okullar olmasa maarifi ne güzel idare ederdik” diye. Sağlık Bakanlığı da, birkaç kötü “psikolog” örneğinden yola çıkarak denetim görevini yapmak yerine, komik olmak pahasına “yasssah”çılığı seçiyor. Güleriz gülünecek halimize, eh yakışır…