Ahmet Şık ve Soner Yalçın’la Bir Pazar İstanbul’u

Çok güzel bir hava vardı İstanbul’da. Kuzey’le birlikte tarihi dokuyu adımlamak ve “fişreci” oğluma İstanbul’un şifrelerini çözme yolunda ilk dersleri vermek niyetindeydim.  Kuzey’den ses çıkmayınca Ahmet Şık’ı ve Soner yalçın’ı aradım ben de.

Ahmet henüz uyandığını ve 1 saat içinde Beyazıt’ta Üniversitenin kapısında, gecikme ihtimaline karşı da Süleymaniye’nin sembolu Şeref abinin mekanında buluşabileceğimizi söyledi. Anlaştık.

Sonra Soner’i aradım ancak cebi kapalıydı, belli ki yine sabahlara kadar kitapların arasında karışmış, tarihin karanlık odalarından yaşadığı topluma toplu iğne başı kadar da olsa bir ışık taşıma çabasının kanatlarında sabahı etmişti yine.

Ahmet daha yayınlamadığı kitabı yüzünden tutuklanacağını aklına bile getirmemişti buluştuğumuzda, sabahtı, Pazar sabahı üstelik ve her ikimiz de mahmurduk aslında. Ana kapının önünden Eczacılık Fakültesini sola alıp 7-8 yılımızı birlikte geçirdiğimiz Basın yayın Yüksek Okulu’na doğru rotaladık yorgun ayaklarımızı. Tam Eczacılık’ın önünden geçerken ,  12 Eylül öncesi bu okulun önünde patlatılan ve gencecik yürekleri hayattan koparan o hain saldırıyı hatırlattı Ahmet, içindne derin devlete lanet ederek; “Selo” dedi, “bu ülke bu tür katliamların hesabını vermeden huzur içinde tek bir gün geçiremez. Bu pislikleirn failleri kimlerse mutlaka hesabını vermeliler” dedi, daha tutuklanacağından habersizdi, daha 15 yıl vardı tutuklanmasına.

Okulumuzun önünde çok durmadık, anılarımızın altında ezilme kaygısı mı bilinçaltından, ya da her ayrıntısını biliyor olmanın aceleciliği mi, ya da ne bileyim Pazar insansızlığının zorunlu kuru fasulye pilav yönlendirmesi  mi, her ne ise, 54 dakika sonra Şeref Ab inin yanındaydık.
Eskilerden konuştuk Şeref abimizle, nam-ı diğer Kolsuz Şeref.  “Kimler geldi kimler geçti çocuklar” dedi, bize ısmarladığı acı biberli ayranın buyurgan gücüyle; “ ama Deniz’lerden sonra pek delikanlı gelmedi. Hele sizden sonra hepten kurudu ortalık”  Ne Ahmet ne de ben bu aşağılanmaya üzülmedik, zira biliyoruz birazdan onarıcı cümle gelecek Şeref abimizden.  “Tabi sizin yeriniz başka, siz de namuslu dürüst çocuklarsınız, hepiniz bir yerlere geldiniz” (aç susuz gazeteci olmak da bir yerlere gelmekmiş meğer)

Bir yerlere “gelen” birkaç arkadaşımızın dedikodusuna başladık sonra. Amacımız Şeref abinin şaşmaz kıraat terazisinin tadına bakmak, bir örnek Ahmet veriyor bir örnek ben. Laf bugünlerin en meşhur eğlence figürlerinden birine geliyor ve Kolsuz Şeref manifestoyu salvoluyor:  “Ünlü oldu, para kazandı da ne oldu, sonuçta bir komik adam olmuş, yakışır mı yani Selahattinciğim, öyle değil mi Ahmetçiğim.”  Ahmet daha tutuklanmamıştı, gülüşlerimiz anlamını kaybetmemişti yani, henüz… Sonraların ünlü şarkıcısı olan Kolsuz Şeref müdavimi bir diğer can arkadaşımız hakkındaki görüşünü de bir başka zaman paylaşırız.

Kolsuz Şeref, sol kolunu dirsekten sıvazlayıp “ şimdi şöyle” girişiyle yeni bir konuyu açacakken Ahmet daha hızlı çekiyor cümlesini ve Şeref abi tıkanıp kalıyor.  “Soner bizi bekliyor, geç kaldık zaten Selo”

Soner de daha tutuklanmamış, yaşça büyük bizden, ben Ahmet’ten ne kadar büyüksem Soner de benden  o kadar.  Çorlulu Ali Paşa Medresesi’nde buluşmak üzere sözleşmişler meğer. Birbirlerinden karşılıklı birer de kitap istemişler. Ahmet Soner’e  derin devlet yapılanmasını sorgulayan bir kitap, Soner de Adapazarı çevresinde işlenen “faili meçhullere” ilişkin bir dosya ile gelecekmiş.  Benim elimde Dostoyevsky’nin Budala’sı var,  en budala günlerim.
Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Medresesi’nin önünden geçiyoruz, harap ve bitap ve üstelik turizm merkezinin merkezinde,  Ahmet ; “ Ulan bu nasıl devlet, eli kanlı katilini baş tacı edip, kültürel mirasını rezil eder”, daha tutuklanmamıştı, maneviyatçı iktidar ortalarda yoktu o sıralarda, o dönem moda   “tak emir şak uygulama”ydı, yazık ki…
Gittiğimizde Soner Yalçın nargilesini söylemiş, erken yaişta bilgelik makamına ulaşmış bir derviş edasıyla asılıyordu marpuça, elmalı seviyormuş,  Çorlulu Ali Paşa Medresesi duman içindeydi, içerdeki 50-60 kişi dışarıdaki hayattan kopmuşçasına bir “meşrep” haldeydi, Soner nargile çekiyordu, Ahmet Şık elma çayı ben zencefil. Soner, derin devletin ne menem bir şey olduğundan, faili meçhullerin toplumsal dokuyu nasıl yaraladığından, bugünün acılarının failleri bulunmazsa  ileride bir gün gelecek kuşaklarda mutlaka yaralar açacağından söz etti, daha bölücülük komedisiyle tutuklanmamıştı. Ahmet Şık her zamanki güleç yüzü ile, “ya  boşver Soner abi, su akar yolunu bulur, gün gelir devran döner, hadi bitit şunu da şu tarih kokan Mahmutpaşa caddelerini koklayalım birazcık” dedi, kabul gördü bu öneri sadece 3 dakika sonra Yeşildirek’ten aşağı savrulmuştuk bile.  İttihat ve Terakki binasının önünden geçtik önce, üçümüz de tek kelime etmedik nedense, içimizden gelmedi herhal. 

Üç kanka gibiydik, liseyi henüz bitirmiş üç çocuk… Trabzonlu birinin olduğu her yerde olduğu gibi konu bir şekilde Trabzonspor’a geldi çattı bir ara. Soner Yalçın; “Selo bu sene kesin Trabzon şampiyon, çok iyi takımınız var, Şenol Güneş de çok klas bir adam” dedi, Ahmet mırın kırın alfabesinden bir seçki sundu, Trabzon o sene de şampiyon olamadı, zira Soner Trabzon’u şampiyon ilan ederken, henüz,  başı sarılı Kore Gazisi Aygün ve Ali Şen- Mesut Yılmaz destekli kirli oyun sahneye konmamıştı.

Trabzon ve Fenerbahçe yine şampiyonluk mücadelesi veriyor, değiştiyse kir değişti karakter değişesi değil!
Ahmet Şık ve Soner Yalçın’la İstanbul turumuz devam edecek, hadi hayırlısı

Reklamlar

Kocaman Aykut’a Duvar Fotosu Önerileri

Fenerbahçe’nin,  Fenerbahçe kültürüyle oyuncuyken kuramadığı ancak “gereksinim doğduğu anda”   çok kısa sürede kurduğu bire bir uyumu ile dikkat çeken bir teknik direktörü var; Aykut Kocaman. Hani şu İstanbulspor Teknik Direktörüyken  birçok tartışmalara neden olan ve üstü kapatılan! sürecin en çok konuşulan isimlerinden biri olan Aykut Kocaman. 

Fenerbahçe’de yardımcı hoca olarak görev yaptığı sürece, başta Alex olmak üzere tüm Brezilyalıları gönderme kararlılığında olan,  “altımı oydu” açıklamasıyla şimdilerde Almanya’da gün dolduran Daum sonrası takımın başına gelen ve göndermek için uğraş verdiği Alex sayesinde koltuğunu koruyan Kocaman, yeni bir strateji geliştirerek rakiplerini psikolojik baskı altına alıyor.

Trabzonspor’un penaltılarına dair mide bulandıran tesbiti sonrası hakemler üzerinde beklediği etkiyi yaratarak kazanım sağlayan Kocaman, Galatasaray maçı öncesi yaptığı bir açıklamayla mide bulandırmaya devam etti.  Neymiş;  ilk yarıda Şükrü Saraçoğlu’nda Sabri’nin pozisyonunun unutamıyormuş ve o fotoğrafı odasının duvarına asmış..mış…

Fenerbahçe üzerinden “traj ve para” kazandığı bahanesiyle gazetecilik etiğini hiçe sayan spor basınının,  mal bulmuş mağrip heyecanıyla orta zekalı spor okuruna taşıdığı bu açıklamalar, dalga etkisi yaratarak tüm futbol kamuoyunu etkisi altına alıyor ve ne hikmetse tüm sonuçlar Fenerbahçe’nin lehine gelişiyor.

Kendi takımı lehine olabilecek her hamleyi ve “kazanmak” adına her şeyi içselleştirip sindiren bir kültür karşısında dürüst insanların muhatap bulmalarının zorluğu olsa olsa çağdaş bir trajedidir.

Kocaman’a duvarına asması için birkaç fotoğraf da biz önerelim;

Mesela;

Fenerbahçe Stadı’nda şampiyonluk mücadelesi veren iki takımdan sarı lacivert olanın bir oyuncusu, bordo mavili oyunculardan birini ceza sahası içinde “taammüden” yere indirdi ve o maçın orta hakemi (o günlerin ödülü olarak bugün büyük bir gazetede hakem görüsü adında hizmete devam eden biri) , 3 metre önündeki bu penaltıyı vermeyerek , misafir takımın olası bir galibiyetine ve şampiyonluğuna kan doğradı sayın Kocaman. Biraz yüreğiniz ve vicdanınız varsa bu fotoğrafı da odanıza asın!

Mesela;

Teknik direktörü olduğunuz takımın bir oyuncusu i istediği düdüğü çalmayan bir Türk hakeminin yüzüne balgamını savururken objektiflere takılmıştı. (Fenerasyon tabi ki bir işlem yapmamıştı, bildiniz)  Mustafa Kemal’in  “ahlaklı  sporcu”  fotoğrafına rahmet okutan bu fotoyu da Sabri’nin yanına ekleyin de samimiyetinize inanalım.  

Mesela;

Kulüp Başkanınızın “ ben şampiyonlukların sahada kazanılmadığına inandım artık” (sanki daha öncekileri sahada kazanmışlar anlamı çıkıyor, gülmeyin) açıklamasını da o fotoğrafların yanına ekleyin ki  teknik direktörlük değerinizi ölçmeye kalkanlara yardımınız olsun

Mesela;

Trabzonspor lehine verilen ve size göre “olmayan” penaltılardan birinin fotosunu bulup o duvarınıza asın ki duvar  varoluş gerekçesini sorgulayıp size lanet okumasın(bulamazsanız uydurun, medya sizi haklı çıkarır korkmayın, onların yetmediği yerde Fenerasyon, o da yetmezse MHK var, rahat olun)

Hasılı;

Türk futbolunun ve sporunun aydınlık yüzü olarak başta ben olmak üzere hepimizi kandıran Aykut Kocaman benim için kişilik yönünden koskocaman bir hayal kırıklığıdır. Kendisine önerim, bu orta oyununu sadece  “uygun zeka düzeyine sahip” kişilerin “yediğini” unutmaması ve herkesin bir gün mutlaka layık olduğu yere gideceğine aklından hiç çıkarmamasıdır.

İzmit’te Aşk…

Ankara’dan Ali Fuat ve Erdem Çöplen’le çıktık yola, Trabzon Fikir Kulübü’nden arkadaşlarla aşkın başkentine dönüşen İzmit’te buluşacaktık, bu yıl ilk kez canlı olarak maç izleyecektim, Saltıkooon Yavuz biletimi almış, sarı basın kartı demeyin tadı olmuyor, İsmetpaşa tarihi günlerinden birini yaşıyor, yıllar önce 5 kardeşimizi yolunda kurban verdiğimiz İsmetpaşa, belki bin kez geçip gittiğimiz, Karadenizli her insanın bir şekilde “anısı” olan sanayinin başkenti İzmit’teyiz işte.

Yavuz 15 dakikada bir beni arıyor, “Selo burası ana baba günü , biz 12 nolu maraton kapıda kuyruktayız, nerde kaldun?”

Erdem’i kent merkezinde ilmi araştırmalar için bırakıp alelacele stadın önüne düştüğümde maça daha 20 dakika vardı. Makul gibi görünse de, kuyruğun hallerini görünce ilk 15 dakikanın kaçtığını düşündüm, sonra TFK’dan Ömer Kalaycı uzun boyuyla beni ilk gören oldu ve aralarına aldı, eksik olmasın. Önümde yürümeye çalışan TFK Başkanı Seyfi Erbaş’mış meğer, arkadan acımadan “itüklüyen” de Yavuz Saltık. Benim gibi selvi boylu olmasa da fena sayılamayacak “Laz Marx Emice” Yılmaz Okumuş’un kararlı gözlerine değdi gözlerim, biletimin parasını o ödemiş, miş… Cezasız kalmadı elbet, Pazar sabahı kahvaltısını kendisi ısmarlamak durumunda kaldı, az da yemem ha!

İsmetpaşa’yı hınca hınç dolduran Trabzonsporluların içinde o kadar çok sayıda çocuk ve kadın vardı ki, insanın yüzünde güller açmasın da ne yapsın.  Cennetten çalınmış memleketimin haksızlığa karşı alev alev yanan, haketmediği şey taht olsa elinin tersiyle iten eşsiz insanları.   

İsmetpaşa’nın turnike sistemi rezillikten biraz iyi, durmadan arıza yapıyor, görevliler  çaresiz. Neyse ki Trabzon Fikir Kulübü Başkanı Seyfi Erbaş görevlileri kibarca uyardı da (“açın ulan şu kapıyı .iktirmeyin turnikenizi” demedi, iftira, aynen şöyle dedi: acaba çok muhterem zatıallerinizden rica etsek şu kapıyı açma nezaketinde bulunur musunuz efendim. Görevliler de İngiliz dadılarla büyümüş olmalı ki, ” ne demek efendim, ne demek” diyerek kapıyı açtılar) kapılar açıldı. Buna rağmen kuyrukta bekleyen bazı Trabzonsporluların(yarısından fazlasını anlayın) turnikelerin üzerinden kale duvarı aşar gibi atlamalarının nedeni anlaşılamadı!

Sonra maç başladı, zemin güzel diyenlerin çanağına, Trabzon üst üste goller kaçırmaya, bilinç düzeyi yaşıyla orantılı trafo gibi gençler Umut’a galizane küfürler savurmaya, tribünlerdeki 15 bine yakın teknik direktör oyuna müdahil olmaya başladı. Sonra Jaja ilk yarının en organize atağında Kasım Kasım Kasılan Kasımpaşa’nın direncini kırdı. Sonra Kasımpaşa oyuna ortak olmaya cabaladı, sonra oldu, ama gol olmadan ilk yarı sona erdi.

Devre arasında Ömer Kalaycı ile Burak- Engin muhabbeti yaptık, Yılmaz Okumuş kalpten beni desteklese de, Ömer’in boyu çok uzun olduğu için pek sesini çıkarmak istemedi,  efendiliğinden tabi ki, sonra ikinci yarı başladı, Trabzon kaçırmaya, Kasımpaşa kasılmaya devam etti. Son dakikalarda tamamen doldurt boşala dönen İstanbullular, Giray ve Glowacki ile direnmeye çalışan Trabzonlularun kalesini düşüremeden maç bitti. Ama Kasımpaşa lehine “çalınabilir” bir penaltıya değil Kuddusi Müftüoğlu; Cem Papila ya da Metin Tokat bile cesaret edemezdi.  

Maçın sonlarına doğru Kasımpaşa taraftarlarının , önceleri nedeni belli olmayan taşkınlıkları sonucu, sahaya koltuk yağarken, yanan meşalelerin dumanı maçı da aksattı.  Ortada fol yoktu, yumurta yoktu, öyleyse bu “pisliğin” nedeni neydi diye birbirimize bakarken , birden Kasımpaşa semti geldi aklımıza. Öyle ya, mademki Kasımpaşalısın, ortada bir neden yokken de “arıza” çıkarabilmelisin

Trabzon aşkı İzmit’ten istediğini alarak döndü belki, binlerce minik yürek evlerine sevinçle döndü, şampiyonluk yarışına devam dedi bordo mavililer, ama futbol denen oyunu psikolojinin ışığıyla yorumlayanlar için 20.50 tablosu pek iç açıcı sayılmaz.  Şenol Güneş, kendisinde fazlasıyla var olan özgüveni takımına da “atomlamalı” ve ligin ilk yarısında saat gibi işleyen düzeni acilen hakim kılmalıdır.

Herşeye rağmen, İzmit de güzeldi aşıkların buluşması da…Hissetmeyen ne bilsin.

Bu yazıyı bir dörtlükle bitirelim, derim:

“deduğum türküleri / mendiciğune bağla

tenha tenha yerlerde çöz olari da ağla”

İstanbul Spor Yazarları Derneği

Kendisini yıllardır Türkiye Spor Yazarları Derneği olarak “yutturan”, adalet ve hak söz konusu olduğunda terazisini hiçbir hicap duymadan kendi (İstanbul)  takımları lehine “bozan”, var oluş gerekçesini İstanbul takımlarının “başarısı” üzerine inşa eden ve bu fotoğraftan maddi ve manevi olarak nemalanmayı ana felsefesi olarak gelenekselleştiren, sözüm ona “Türkiye Spor Yazarları Derneği” bir açıklama yaparak,  ligin ikinci yarısında Fenerbahçe, Federasyon ve MHK işbirliğiyle sahneye konan çirkin oyuna alenen destek veren bir açıklama yaptı.

1989 yılında Hürriyet Gazetesi’bnde Stajyer spor muhabiri olarak işe başladığımda, şu anda İstanbulun Spor Yazarları Derneği’nde başkan olan Esat Yılmaer basketbol yazarı, ikinci başkan Faik Gürses Oğuz Tongsir’in yardımcısı Devrim Sağıroğlu da, özellikle Trabzonspor yazılarıyla “sivrilmiş”  bir gazateciydiler. Ahmet  Çakır sanırım o sıralara TRT de çalışıyordu (Trabzon Büro bile olabilir, yani Trabzonspor’dan ekmek yiyip sonra unutanlardan biri olma olasılığı var).  İlk üç isimle çalıştım, Çakır’ı hiç tanımadım. Ama şu anda TSYD diye yutturulan İSYD’nin yönetim kurulu üyelerinin hiçbirinden “kişisel” bir kötülük görmedim, aksine Gürses başta olmak üzere tümünün “keyifli ve pozitif” insanlar olduğunu rahatça söyleyebilirim. Tabi bunu söylerken, Yılmaer’in tarihi “NBA” röportajını, Gürses’in efsane isim Süleyman Seba’ya ayar veren yazısını ve Devrim Sağıroğlu’nun Trabzonspor üzerinden inşa ettiği spor yazarı kimliğinin de farkında olduğumuzu herkes bilmeli.

İşte bu isimlerden oluşan İSYD’nin, kendilerinin varoluş gerekçelerinin en temel dayanağı olan Fenerbahçe ve Aziz Yıldırım felsefesinin dümen suyuna giden bir açıklamada buklunarak, mesleklerini rencide etmek pahasına “saflarını belli etmeleri”, kötülük adına kazanılmış bir zaferdir. 

Bundan 15 yıl önce aynı oyun sahnelenirken de sadece isimler değişikti. Aziz Yıldırım’ın koltuğunda Ali Şen oturuyordu ve aynı Ali Şen, şampiyonluk Trabzonspor’dan Mesut Yılmaz yardımıyla da “çalındıktan” yıllar sonra,  ahlak zafiyeti gösteren bir oyuncusunun başına sardığı bir bandajla şampiyonluğu  Trabzon’dan “çaldığını” itiraf ediyordu.  Trabzonporlu iki genci intihara sürükleyen bu dramatik son yaşandığı sırada İstanbul Spor Yazarları Derneği ne yapıyordu biliyor musunuz?  Bugün yaptığını yapıyor , yani kötülüğe destek veriyordu. Aynı İSYD’nin, spor muhabirleri ve hatta daha kötüsü başkanı bile “saldırıya” uğradığında, kuyruğunu kıstırıp sessiz kaldığını; birileri “şampiyonluk sahada kazanılmıyormuş” türü sportif barışın temeline dinamit lokumu koyan açıklamalarına karşı tepkisiz kalması da bir başka trajikomik fotoğraftır.

Trabzonspor camiası şunu iyi bilmeli. İstanbul basını İstanbul’un basınıdır, yazar diye sundukları kifayeti sorguya muhtaç kalemleri de İstanbul takımlarının neferleridir. Elbetteki kalemini sırf gönül verdiği renklerin çıkarları için kullanmayacak, elbette ki sol memenin altında vicdan taşıyan ve elbette ki bu kötülük imparatorluğunun baskılarına direnen namuslu kalemleri de var basının. Elbette ki bugünden bakıp İslam Çupi özlemiyle yanmayacak kadar realitenin farkındayım. Ama en azından Atilla Gökçe gibi birçok şeyi “aşmış”  duayenlerin bu rezalete sessiz kalmaması gerekirdi, umut kırıcı bir fotoğraftır.

Trabzonspor camiası ikinci bir 96 faciasına tahammül gösteremez.  Hiçbir camia bu derece ahlak yoksunu bir saldırıya sessiz kalamaz. Saha içine müdahil olan o “kara eller” engellenmedikçe bu isyan ateşi büyüyecek ve en başta o ellerin sahiplerini yakacaktır.

Cezaevinde zavallı adembabaları sömüren düzeni kuran sözümona kabadayıya  ne demişti Tatar Ramazan;

 “Benim adım tatar Ramazan, ben bu oyunu bozarım”

Trabzon Şampiyon Olursa Özgener Başkan Seçilebilir Mi?

Yazı başlığının bir ironi olduğunu, Mahmut Özgener’in yeniden Federasyon Başkanlığına seçilebilmesinin terk şartının Fenerbahçe’nin şampiyonluğundan geçtiğini, “taraflar” arasında bu konuda “sessiz bir anlaşma” imzalandığını ve MHK başta olmak üzere diğer figüranların da kendi rollerini etkinlikle kullandıklarını futbolla ve bu ülke gündemiyle birazcık alakası olan herkes biliyor, görüyor.

Fenerbahçe Teknik Direktörü Aykut Kocaman’ın, “profesyonel destek alarak başlattığına” inandığım soğuk savaş ve başta Mustafa Kemal sportmenliği olmak üzere “her şeye” meydan okuyan Aziz Yıldırım duruşu sonuçlarını vermeye başlamış ve hızla vermeye devam etmektedir.

Aziz Yıldırım’ın “memleketlisi” olan ve Erman Toroğlu’nun canlı yayında sadece “satılmış” demediği kalan bir mızraklı yan hakem, nasıl bir tesadüftür ki, Feberbahçe lehine biten her maçta “görev” almış ve utandıran hakem kararlarına imza koymaktan vazgeçmemiştir. Ne zaman ihtiyaç varsa Mızrak orada.

Bir oligarşi takımının başkanı demişti ya hani; “orta hakeme gerek yok, işi, yan hakemler bitirir!” Sanki adaletin kalbine saplanmış Mızrak için söylenmiş bu söz; Fenerbahçe’ye tek başına 12 puan kazandırmış, daha ne yapsın? Ödülü ne olacak şimdiden kestirmek zor, ama bir İstanbul gazetesinde kullanılmış mendil köşesine kapağı atabilir, daha önce verilen görevleri yerine getiren çapsız ağabeyleri gibi misal…

Hakemlik müessesini utanç çukuruna sokan son örnek sonrası , MHK Başkanı ya da Federasyon’dan bir “tavır” göstermesini beklemekle, bir katırla bir aygırın çiftleşmesinden bir tavuk beklemek arasında zerre fark yoktur. Zira tavır, omurgaya ihtiyaç duyar. Emir komuta zinciri içinde, kişisel ve kurumsal ikbal hesabına “düşenler” için, ahlak ve namus gibi kavramlar “gülünesidir”, öncelikleri yoktur.

Türk medyasının bu utandıran maç sonrası köşelerine taşıdığı “yazarların” , en az hakemler kadar çukurlaşması, Rıdvan Dilmen gibi bir “düzgün” adamın bile, “ofsayt olabilir, kem küm” türü gevelemeleri, fenerekul olmuş cemaat fırsatçılarının devekuşlarını kıskandıran eğilişleri ve genel olarak neredeyse tüm İstanbul basınının kusma hissi veren bayağılığı da Trabzonspor tarafından iyi okunmalıdır.

Trabzonspor camiasına düşen; Her türden ayrışmayı bir yana bırakarak, bu rezilliği ve tarihsel utanç sözleşmesini; ahlak adına, insanlık adına, emek adına, alın teri adına ve bütünüyle “iyilik” adına deşifre etmek ve tarihin çöp sepetine atmak için tüm gücünü birleştirmektir. “Yüzyılın kötülük hareketini” yenmek Trabzonsporluların elindedir. Her türden pisliğin, haksızlığın ve ahlaksızlığın karşısında olan Trabzonspor, bu kirli oyunu da bozacak ve insanlık için , “iyilik” kazanacaktır. Spordan Sorumlu Devlet Bakanlığı gölge etmesin, başka ihsan istemez…