KAZIM KOYUNCU

Üzerine binlerce yazı yazıldı, efendi aramayan ruhunun ve tarifsiz  sevgi bahçesi kalbinin eşsiz ürünlerini notalarla buluşturup  çok farklı karakterlerden milyonlarca  insanı kendi türküsünde buluşturmuştu Kazım Koyuncu.  Hopalı bir berberin romantik oğluydu, içi sevgi ve şarkı doluydu, ne sevgisini doya doya bölüşebildi ne de türkülerini,  zamansız bir baharın ortasında çekip gitti adında sonsuz bir ıssızlık bırakıp…

Bir devrimciydi Kazım Koyuncu, söylemleriyle de, eylemleriyle de…Hiç kimseyle kavga etmeye niyeti yoktu,  sadece işini yapıyordu, kardeşliğe, pastoral hayata ve  devrime dair türküler söylüyordu, herkesi kucaklayarak… Ahmet Kaya’nın başardığını o da başarmış, her türden siyasi görüşten insanı  sesi, kalbi ve yorumunda birleştirmeyi başarmıştı.

Hopa’da doğmuştu Kazım Koyuncu. İstanbul takımlarından özellikle birine yönelik “anlaşılabilemez”  sevgi ve sempati ortamına doğmuş, çocukken sorgulamadığı bu garabetin büyüdükçe farkına varmış ve hesapsız devrimci ruhu devreye girince de , bu ülkenin en büyük  ihtilalci takımına gönül düşürmüştü.

Trabzonsporluydu Kazım Koyuncu.  Kokuşmuş dükalar düzeninin snop temsilcilerinin burnunu defalarca toprakla buluşturan, elleri nasırlı emekçilerin kalbine “biz de başarabiliyoruz işte” tohumlarını eken, modern çağın arenaları olan stadyumlara mertçe mücadeleyi, rakibe saygıyı, inancı, yenilirken bile kaybetmemeyi, saha dışındaki ayak oyunları çukurlaşmalarına saha içinde yanıt verme asaletinden hiç sapmamayı,  “dümenin yekesini ve Kemeraltın’da Fotika’nın memesini aynı iştahla tutan” uşakların takımın taraftarıydı.  Ruhunda devrim ateşi yanan herkesin de sevgilisi oldu Kazım. Üç İstanbullunun tribünlerinden de hiç eksik olmadı Koyuncu sevgisi.  İnsanlığın ortak güzellikleri söz konusu olduğunda ortak paydanın bileşenlerindeki  zenginlik en büyük miraslarından biri oldu Kazım Koyuncu’nun.

Kazım Koyuncu ile aynı sabah masasında aynı pamuk ninenin elleriyle hazırlanmış kahvaltının sessiz arkadaşları da olmuştuk, farkına ve tadına varamadan belki. Zuğaşi Berepe’nin ilk tohumları atılmıştı henüz, henüz uzak sulara dümen vurmamıştı Kazım,  kocaman yüreğinin belki kendisi de farkında değildi , gitarının tellerinden çıkan notaların gücü  sesi ve yorumunun eşsizliği ile evrensel bir yolculuğa başlamamıştı, henüz…

Bir insan neden Trabzonsporlu olur sorusunun en güzel yanıtıydı Kazım Koyuncu. 

İtaat etmeyi sevmiyordu, hak etmediği şey güneşin ışığı olsa gölgeyle hemhal oluyordu, güçlülerin iktidarına karşı ezilenlerin demir yumruğu olarak meydanı  oligarşik çakallara terk etmiyordu, kırılsa da eğilmeyen bir boyun taşıyordu,  bir memleket türküsü duyduğunda anında gözyaşlarına boğulabilecek bir yürek taşıyordu, her tarafıyla insan ve memleket kokuyordu çünkü…

Kazım Koyuncu örneği,   yanıtını arayan şu sorunun işaret fişeği olarak bu ülke semalarında her bakıldığında görülebilen bir Kuzey Yıldızı olarak parlamaya devam edecektir:

Bir insan hem devrimci olduğunu iddia edip hem de oligarşi takımlarından biri ile gönül bağı kurabilir mi?

Kazım Koyuncu’ya selam olsun…

Reklamlar

EMENİKE’DEN SEZER ÖZTÜRK’E BİR ETİK YOLCULUK

Dünyanın başka herhangi bir ülkesinde Emenike vakası yaşansaydı hiç kuşkusuz bizim hiç alışık olmadığımız sonuçlar yaşanır ve çok ağır cezalar verilebilirdi, ama bizim ülkemiz Türkiye ve burada hukukun gücü değil güçlülerin hukuku hakimdir.

Dünyanın başka herhangi bir ülkesinde Sezer Öztürk vakası yaşansaydı hiç kuşkusuz bizim hiç alışık olmadığımız sonuçlar yaşanır ve Sezer Öztürk kamu vicdanında mahkum edilerek en azından kör parmağım gözüne yoluna gidilmeden ar duygusunun henüz ölmediği kanıtlanabilirdi, ama bizim ülkemiz Türkiye ve burada günlük hayatın ahlak terazisi  Sinyor Makyavel’in torunlarının kontrolünde.

Lefter Küçükandonyanidis’in ya da unutulmaz solbek ve insan efendisi Alpaslan Eratlı gibi bu ülkede herkesin sevgilisi olabilmiş sembol isimlerin gözlerinin içine bakabilen hiçbir Fenerbahçelinin bu transferleri onaylamadığını; sportif rekabetin olmazsa olmazının asgari bir ahlaki zaviye gerektirdiğini içten içe tekrarladığını ve şaibelere bulanmış hiçbir başarıdan haz duymadıklarını biliyorum. Onlarca Fenerbahçeli arkadaşım var ve hepsinin hayatımda en az diğer arkadaşlarım kadar kıymeti elbette. 

Mustafa Kemal Atatürk’ün Fenerbahçeli olduğu totemine bu kadar sıkıca bağlı olan bir camianın, sporcunun zeki çevik ve ahlaklısını seven bu büyük öndere ironi yaptığını düşünebiliriz, ve fakat ölüler ironiden anlamaz. 

Ve  bir gün ahlakın sıfır noktasına indiğinizde yalnızlığın dramına ortak edecek yeni Emenikeler ve Sezerler bile bulamazsınız. Hasılı, sorunun kaynağı Fenerbahçeyi idare edenlerin yönetim felsefesi  olabilir lakin bu felsefenin sonu felsefenin sefaletidir. Biri Marx’mı dedi?? Hatırlatayım, alakası yok…

MEHMET ALİ AYDINLAR NEREDEN ÇIKTI?

Sayın Aydınlar’ın adını ilk kez oğlunu kaybettiğinde duydum ve hiç tanımadığım bir adamın duyduğu evlat acısı benim içimi de fena halde sızlattı ve hatat daha fazlası oldu, birkaç damla gözyaşı…

O süreçte kendisine ait birçok yeni bilgiye ulaştım.  Sahibi olduğu Hastaneler zinciri, spora yatkınlığı ve gençlere yönelik hesapsız sevgisi, Fenerbahçeliliği ve saire…

Futbol federasyonu Başkanı has izmir delikanlısı Mahmut Özgener, kendisini hayattan soğutan ayak oyunlarından ve bazı kulüp başkanların hadlerini aşmalarından dolayı  yeni dönemde aday olmayacağını açıkladığında ortaya çıkan başkan adaylarından biri de değildi üstelik. 

Sayın Aziz Yıldırım’ın adayı olarak ortaya çıkardığı Göksel Gümüşdağ’ın “tutmayacağı” belli olduğunda ve Mehmet Atalay’ın da bir türlü “adayım” diyememesinin sisler bulvarında ne olduysa olsu birden bire Mehmet Ali Aydınlar ismi üzerinde uzlaşıldı. Uzlaşanlar ise İstanbul’un üç hacimlisi ve Trabzonspor oldu!

Trabzonlu bir adaya destek vermek için, o adayın çekildiği güne kadar sabretme erdemi gösteren Trabzon yönetiminin, dakikalar içinde Fenerbahçeli Aydınlar’a destek vermesi kafaları karıştırmaya yetti. Anlaşılan  Trabzon Başkanı Sayın Sadri Şener Türk futbolunun  duayenlerinden Özkan Sümer’in “ Büyüklük büyük kulüplerle sevişerek değil savaşarak kazanılır” şiarını önemsememiş ve sevişmeyi seçmiştir. Bu dörtlünün kendi arasındaki sevişmesinde kimlerin aktif kimlerin pasif olacağını kestirmek için kahin olmaya gerek yok, geçen sezonun fotoğrafı her şeyi apaçık ortaya koymaya yetiyor

Sayın Aydınlar’ın futbolumuzu nasıl yöneteceğine dair bir fikrim yok henüz, ama daha şimdiden Fenerbahçe’ye yarardan çok zarar getireceğini söylemek mümkün. .

ORTADA BİRŞEY YOKSA ETİK KURUL  E.B’Yİ  NEDEN ÇAĞIRDI?

Ben Etik Kurul’un yerinde olsam E:B’ye ilk uyarıyı kendi bulaşık ilişkilerine yemin malzemesi yaptığı masumlar masumu , uzun ve sağlıklı ömürler dilediğimiz bebeği adına yapardım.

E.B bilmeli ki,  o dünyalar güzeli masumiyeti kirli spor iklimimize şu veya bu şekilde dahletmeye ne kendisinin ne de bir başkasının hakkı yoktur. Çocuklar hepimizindir ve filler tepinirken masumiyetin ezilmesine hep birlikte karşı çıkmalıyız. Eminim ki E.B’de yaptığı hatanın farkındadır ve tekrarlamayacaktır.

Bu sorgulamadan bir şey çıkar mı ya da ne çıkar sorularının yanıtı çok da önemli değil aslında. İtalya’da Juventus gibi bir markayı iki alt lige düşüren benzer bir olayın varlığına karşın, Türkiye’de hemen herkes “bu işten bir şey çıkmaz arkadaş”  ortak paydasında hiçbir rahatsızlık duymadan buluşabiliyorsa zaten sözün de çok kıymeti kalmamış demektir.

KIZILAY

Türk Kızılayı’nı devlete bağlı bir birim olarak bilme yanlışına saplananların oranı neredeyse toplumun yüzde ellilerine ulaşıyor. Ve maalesef işi araştırmak ve toplumu bilgilendirmek olan gazeteciler için de durum farklı değil.

Oysa Türk Kızılayı bir sivil toplum kuruluşudur ve hükümetler üstü bir kurumdur. Kimseden emir ve direktif almadan, ihtiyaç sahiplerine kendi felsefesi doğrultusunda ve hiçbir karşılık beklemeksizin “iyilik” yapar.  Tıpkı şu anda Simav’da ve Hatay Çadırkentlerinde yaptığı gibi…

Kızılay’ın “iyiliklerini” yapılması gereken görev gibi gören Türk basını Dünya’nın ve ülkenin her köşesinde Kızılay ekiplerinin yazdığı iyilik destanlarına  neredeyse kayıtsız kalırken, mesela Samsun Şubesi’ndeki sıradan bir usulsüzlük soruşturmasını manşetlerine görülmemiş bir iştiha ile taşımakta bir beis görmez. Üstelik bu soruşturma Kızılay’ın bilgisi dahilindedir ve amaç söylentilerin yarattığı kirli havayı adalet marifetiyle netleştirmek ve kamu vicdanını rahatlatmaktır. Yapılması gereken bu hesapsız ve beklentisiz iyilik çınarına destek olmak ve bir gün ihtiyaç duyabileceğimiz gerçeğini unutmadan ona sahip çıkmaktır.

Samsun Şubesindeki soruşturma

Bu yazıya gidecek müzik:

1-     İşte Hendek İşte Deve: Barış Manço

2-     Safinaz                       :  Cem Karaca

3-     Soldier Fortune          :  Deep Purple

sadri şener’den volkan konak’a

SADRİ ŞENER

Çok tonton biri olduğu konusunda  neredeyse hiç kimsenin bir kuşkusu yok , hatta  zaman zaman Türk Sinemasının unutulmaz iyilik sembolleri Ali Şen ve yer yer de Nubar  terziyan hissi vermiyor da değil.  Kendisine yönelik orta zeka ürünü birçok soruya verdiği ironik yanıtlarla gergin futbol ilkimize yumuşatıcı etkisi de yadsınamaz, yadsınmıyor da zaten…

Gazetecilik mesleğimde bana en çok heyecan veren ilk röportajımı kendisinin Acıbadem bürosunda yapmış ve bana gösterdiği “yakınlık” için, içime kendisi adına çeşit çeşit tolere  çiçeği ekmiştim.  Ve başkanlığı süresince her eleştiri isteğinde bu çiçeklerden birini kopararak teselli bulmuş, kendimi frenlemiştim.

Ama futbol sezonunun ve cebinden çalınan şampiyonluk duygusunun sonunca ben faniniz de anladım ki, sayın Şener’i tolere edecek bahçemde tek bir çiçek kalmamış. 

Spor Kulübü yöneticiliğinin bir “gönül” işi olduğu konusunda sık sık vurgu yapılır. Futboldaki endüstrileşme bu düzeyleri görmeseydi bu tanımlama bugün de geçerliliğini koruyor olabilir, Nubar Terziyan ile Önder Somer arasındaki tatlı atışmalardan kendi payımıza düşen hüznü ve coşkuyu aklımızın arka odalarına saplanıp kalmadan hakkıyla yaşayabilirdik.  Bir “gönül adamı” hissi veren Sadri Şener’in de Trabzonspor gibi bir markanın Başkanlık görevini sadece “gönül” için yaptığına artık ben de inanamıyorum.

Zira, eğer Sadri bey başkanlığı “gönülden” yapıyor olsaydı, Sayın Başbakan’ın şampiyonluk yarışının en kızgın anında rengini alenen belli etmesine ve çoğu devlet memuru olan etkili ve yetkili kişilere sarı-lacivert lehine mesaj vermesine sessiz kalmaz ve camiayı temsil ederdi. Ancak sayın Şener öyle yapmamış ve Başbakan’la görüşmesinin ardından verdiği mesajlarla Trabzonspor’u gönülden seven ve marka üzerinden hiçbir kişisel ikbal hesabı yapmayan kişilerin ağzını bir karış açık bırakmıştır.  Şimdi okuyucu bunu neden o zaman yazmadınız diyecektir haklı olarak, ben de içimdeki son çiçeklere atacağım topu…

Sayın Başkan’ın sık sık dostluğunu dile getirdiği “rakip” kulüp başkanlarına yönelik tespitlerindeki yanılgıları kendisinde ne tür düş kırıklıkları doğurmuştur bilemeyiz elbette, ama bildiğimiz şu ki; durum hiç de öyle değilmiş.  Sürekli size olan güvenini dile getirdiğiniz kendi futbolcunuzun sizi sezon içinde  o çok güvendiğiniz başkanlardan birine “satması”ndan çok daha üzücü bir durumla karşı  karşıyayız..

Trabzon “markası” hakemler marifetiyle lime lime doğranırken yapılması gereken tek şey camianın başına geçip toplu bir tepkiyi tek noktaya odaklamak ve Trabzonspor aleyhine başlatılan çalışmanın! önünü kesmekti.  Sayın Şener, bu şehrin ve camianın bu enerjisini harekete geçirememiş ve hakemler tarafından katlinin sanığı olarak kaydını düşmüştür.   

Futbol camiasının içinde olan herkes bilir ki, şampiyonluğu takımlar kadar yönetimler de kazanır.  Trabzon ve sevmeyenlerinin her türden eleştiri yağmuruna tuttuğu Sayın Aziz Yıldırım ve ekibi sahadaki takımına sonuna kadar destek vermiş ve sahada kazanılan puanlara yönetim desteğiyle kazanılan masa puanlarıyla katkı sağlamıştır.  Trabzonspor yönetiminin sahada 832 puan toplayan takımına tek bir puan katkı verdiğini söyleyebilen tek kişi var mıdır? Hatta biraz zorlarsak Kayserispor camiasını tek yürek haline getiren ve Trabzon’dan puan çıkarmasını sağlayan motivasyonun sahibi olarak eksi puan etkisinden bile söz edilebilir. Trabzonspor’un şampiyonluğu kaybetmesinde pek çok alt bileşenin etkisi elbette olmuştur, ama camia kendini kandırmaktan vazgeçmeli ve şampiyonluğun kaybedilmesinin tek nedeninin, son tahlilde, yönetim olduğunu bilmelidir.

Ve günümüzün en popüler konusu, Federasyon Başkanlığı seçimleri…

Sayın Sadri Şener, dostluğundan övgüyle söz ettiği Sayın Mahmut Özgener ‘e destek verdiğini, vereceğini her platformda dile getirdi, ki , son derece doğaldır . Ancak kişisel dostluklar kurumsal kimliğin önüne geçmeye başladığında siz siz olmaktan çıkarsınız ve camianın geleneklerine bağlı kalırsınız. Maalesef sayın Şener bu konuda da sınıfta kalmıştır.

Sayın Mehmet Atalay’ın daha Federasyon seçimleri gündeme gelmeden ilk nabız yoklamasını ve Başkan ziyaretini kendisine yaptığını ve destek sözü aldığını biliyoruz. Durum böyleyken, Şener’in “Atalay adaylığını açıklamadığı için destek açıklaması yapmadım, açıkladığı anda desteğimizi kendisinedir” mealindeki açıklaması inandırıcı olmaktan uzak kalmış ve hemen sonra  Atalay’dan gelen “yokum” açıklaması oldukça manidar olmuştur.  Mehmet Atalay’ın “Yokum” demesinin nedenlerinden biri Faruk Nafiz Özak’ın sessizliği midir dedi biri? Ama Fanatik Fenerbahçeliliği bilinen Mehmet Ali Aydınlar varkene…

İstanbul ‘un lüks otelleri ya da dolçe vitadan yeterli payın alınması için girilmesi zorunlu olan kılıklardan başarılı bir iş adamı portresi çıkarmak mümkündür, ancak bu portrenin Trabzonspor Başkanlığı makamını temsil etmesi maalesef mümkün değildir.   

Sadri bey bu yazıyı hasbelkader okuma şansı bulursa, “yahu bu bizim Sedat değil mi, neden ve nasıl böyle şeyler yazar, O’ndan hiç beklemezdim”  benzeri bir tepki gösterebilir. Ama herkes bilmeli ki benim için her dostluğun ve ilişkinin nirengi noktası Trabzon markasına aidiyet hissinin derinliği ve temsil yeteneğidir.

VOLKAN KONAK DİYE BİRİ…

Seçim öncesi tahminlerde yanılma şampiyonu olarak lokal bir ün sahibi olan Volkan Konak’la kişisel dostluğumuz çok uzun yıllara dayanır. “Görece”  zor günlerinde etim budumla hep yanında oldum, zor günlerimde hep yanımda oldu et but hesabına girmeden. Bu kişisel yanımız

Volkan Konak’ı diğer sanatçılardan farklı kılan veya bir adım öne çıkaran ise toplumcu yanı ve koca yüreğidir.  Has Trabzonsporluluğu ve memleket sevdasının üzerine sevda bilmeyen, yaşama iştahla bağlı ve  siyasi duruşu belli olmasına rağmen her tür siyasi görüşten insanın  sevgilisi olan Konak’ın Trabzonspor Başkanlığına ne dersiniz?

EL ÖPEREK NEREYE KADAR!?

EL ÖPEREK NEREYE KADAR…

Gümüşdağ hakkında çok fazla bir şey bildiğimi söyleyemem, klavye başında şöyledir böyledir gibi niteleme yapmayı da en azından 23 yılımı verdiğim mesleğime yakıştıramam. Ama şunu yapabilirim misal,; Kendisinin bendeki yansımalarını ve bir sağlık sorunu nedeniyle bir özel hastanede yatarken ziyaretine gittiği ünlü bir sportif figüre yönelik “hürmetinin” altında ne yatıyor sorusunun muhtemel nedenleri hakkında düşüncelerimi paylaşabilirim.

Göksel Gümüşdağ’ın en büyük sorununun, kendisi açısından “avantaj” olarak görünen kudretli Başbakanımıza yakınlığı olduğu görüşündeyim.

Daha dumanı tüten geçmiş futbol sezonunun tartışmaları bitmemişken ve resmi kanallardan şikayet yollarına girildiği için daha uzun bir süre daha bitmeyeceği belli olan bir sahaya Başbakan hiçbir şekilde dahlolmak istemeyecektir.

Recep Tayip Erdoğan düzeyindeki bir zekanın bu hataya düşmeyeceği kanısındayım. Trabzon’da beklendiği kadar olmasa da bir bedel ödeyen AKP (AKP’nin Trabzon’daki tepkiler üzerine tüm gücüyle ve her yolu deneyerek özellikle son üç günde Trabzon’da seçmenlerin üzerine “yüklendiğini” ve en azından 5 vekil hedeflendiğini, Erdoğan Bayraktar figürünün her “yolu” kullanarak partisini hezimetten kurtardığını ekleyelim) futboldaki sisler dağılmadan Gümüşdağ ya da bir başka adaya yakın durmayacaktır.

Göksel Gümüşdağ’ın, Sayın Emine Erdoğan’ın eniştesi olmak dışında ne tür bir artısı olduğu tartışmasına girecek verilere de sahip değilim. Kendisini Kulüpler Birliği toplantılarında Aziz Yıldırım’ın “epey bir” yakınında ya da canlı yayınlanan futbol maçlarında “şerefsiz” tribünlerden ayrılma ihtiyacı duyulan “şeref” tribününde gördüm en çok. Ama bir kez de canlı canlı görme şansım oldu, yanılıyor olabilirim, eğer böyle bir durum varsa da kendisinden özür dileriz.

Bir “gereklilik” için Acıbadem Hastanesi’nin “orijinal” binasına gitmiştim, 2010 yılı Haziran ayı olmalı, ve benim bu hesapsız ziyaretim Sayın Yıldırım’ın geçici bir sağlık sorunu nedeniyle adı geçen hastanede yattığı döneme rastlamıştı. Ben de kendi hastamı ziyarete gitmiştim ve koridorda beklerken bir grup dikkatimi çekti ve bu grup içinde şimdinin başkan adayı bir genç ve yakışıklı adam (Göksel Gümüşdağ) da vardı.

Manzara şuydu;

Genç adam kendisinden yaşça büyük olan ve hastanede kontrol altında tutulan adamın (A.Y) elini öpüp büyük bir huşu içinde alnına koyuyordu. Tabi ki bunda o koşullar altında anlaşılmayacak hiçbir şey yoktur. Anadolu kültürümüzde bir büyüğün elini öpüp alnına götürmenin de kimseyi rahatsız edeceğine ihtimal vermiyorum.

Soru şudur;

Katma değerleriyle milyar dolara yakın bir bütçeyi, bu sektörün belki de en etkin isminin elini öpüp alnına taşımaktan haz duyan bir isme teslim edebilir misiniz? Üstelik bu isim sektörün şu veya bu nedenlerle en çok tartışılan figürü ise!

Sayın Gümüşdağ ile hiçbir hesabım ya da anlaşmazlığım yoktur, ama kendisini güneşsiz günlerde bile terk etmeyecek olan bu “gölge”nin altındayken böylesine büyük bir sorumluluğu taşıyamayacaktır.

OYUM TUNCAY ÖZKAN’A

Neden?  sorusuna dilimin döndüğünce cevap vereyim.

Şimdilerde Silivri zindanında  çile dolduran Tuncay Özkan Erzincanlı ben Trabzonluyum, haliyle herhangibir hemşehrilik bağımız yoktur.

Tuncay Özkan oligarşinin temsilcisi futbol takımlarından birine sevdalıdır, ben malumunuz  ruhu devrimle yoğrulmuş olan takıma

Tuncay Özkan ulusalcıdır, ben ulusalcı olmayı  babasının balık avından boş dönmemesi için dua eden 5 yaşındaki  Yeni Gineli çocuğa haksızlık olarak görürüm

Bu listeye birkaç madde daha eklemek mümkün. 

Kendisinin  Kanal D’de Genel Yayın Yönetmenliği yaptığı sırada ben de İstanbul Haber Merkezi’nde kendi halinde bir muhabirdim. Ve birlikte çalıştığımız iki yıl boyunca Tuncay Özkan’ı “insan” olarak ve “gazeteci” olarak çok iyi tanıdığımı söylemem gerek.

Bazı günler kızı Nazlıcan haber merkezine gelirdi, ve ben bir babanın evladına nasıl sevgiyle bakabildiğine, sevginin katıksız haline tanık olur, Tuncay Özkan’ı daha bir severdim.

“Uğur Mumcu’nun asistanı” olarak Ankara’dan gelmişti Tuncay abi. Kendisi gelmeden sevgisi gelmişti tüm haber merkezine. Kısa süre sonra Susurluk skandalı patlamış ve Tuncay Özkan’ın üstün gazetecilik özellikleri açığa çıkmıştı.

Özkan’ın o denemdeki gazetecilik başarılarının kıymetinin bilinmediği fikrindeyim. Hayatını tehlikeye atmak pahasına doğru bildiği yolda yürümüştü ve her akşam iş çıkışında devletin verdiği korumların dışında özelllikle Aydın Baylan ve ben Tuncay Özkan’ı evine kadar gizli gizli takip eder kendimizce onu korurduk!

Sonra bir şekilde yollarımız ayrıldı ( ben başka bir kanala transfer oldum, ihtiyaçtan, sonra o kanal “patladı” Tuncay abi beni geri çağırdı, dönmedim, dönemedim, kapattığım bir kapıyı tekrar açamam ben)

Siyasete bulaşmaya başlayınca birkaç kez konuştuk. Mealen; ” Abi,  biz gazeteciyiz, ne işimiz var siyasetle. Sen dimdik bir adamsın , eğilip bükülmeyi beceremezsin, bu işin sonu iyi olmaz, vazgeç abi”

Vazgeçmedi. Şimdi acısını hep birlikte yaşıyoruz. En çok Nazlıcan belki, ve elbette bozulan sağlığı ile kendisi…

Ben Karadeniz’den gelmiş bir işçi çocuğuydum, bize birazcık insanlık gösterene neyimiz varsa anında teslim olurduk.

Birgün bir şekilde paraya ihtiyacım oldu, sesimdeki umutsuzluktan sıkıntımı anladı,  geceydi, haber merkezindeydim, “selo ceketim benim odamda koltuğun üzerinde, onun iç cebinde bir miktar para var, al onu ve o da yetmezse yarın kalanının tamamlarız” dedi… Medya dünyasındaki insan ilişkilerini bilmeyenler bu durumu layığınca anlayamaz. Telefonu kapattığımda gözümden iki damla yaş düşmüştü…

Sizce kime oy vermeli bu uşak??

ALÇAKLAR ÜLKESİNDE ADAM OLMAK YA DA EMENİKE HANGİ ÇUVALA SIĞACAK! EB BENİ TEMSİL EDEMEZ!

Türk medyasının tarihin hiçbir döneminde   birincil ahlak kaygısı olmamıştır, kurum ve zümre çıkarları söz konusu olduğunda ilk terk edilen adamlık ve ahlak olmuş, renklerin  ve çıkarların körleştirdiği vicdanlar buharlaşmış, adalet arkaik bir efsaneye dönüşmüştür.  

Namık Sevik ve İslam Çupi gibi eli öpülesi ve bugünden bakınca tanrısal mitlere dönüşen büyük üstadlarımız  bizi affetsin, ama durum bu kadar ağırdır.  Yaşayan üstad olarak gördüğümüz Atilla Gökçe’nin bile “sessiz” kaldığı Emenike skandalı  spor medyasının  düştüğü çukurun en net ifadesi olmuş, pis koku dayanılır olmaktan çıkmıştır.

Hayat kendi sorularını yaratabilen kişileri her zaman bir adım öne koymuştur ve gazeteci kendi sorularını yaratabildiği ölçüde gazetecidir. 

Emenike skandalının ahlaki boyutunu merak eden tek bir oligarşi gazetecisi çıkmadıysa, bunun anlamı spor gazeteciliğinin iflas ettiği gerçeğidir.  Herhangi bir ülkede herhangi bir kişi veya kurumu eleştirirken ya da “aşağılayan” tespitler yaparken çok dikkatli olunması gerektiğini iyi biliyorum. Spor medyamızın bu durumunu değerlendirirken de , gücün karşısında köleleşen kişilerden çok, bu ortama zemin hazırlayan Kültürel iklimimizi sorgulamamız ve yargılamamız gerektiğinin farkındayım.

Bir spor kulübünün başkanı “ben şampiyonluğun sahada kazanılmadığını öğrendim” diyor ve sadece 8 ay sonra  şaibeli bir şampiyonluğun Başkanı olabiliyorsa, orada sorgulanması gereken o Başkan değil, o kirli iklim ve kültürdür.  Zira, şaibeleri ayyuka çıkan şampiyonluğu kişiler üzerinden sorgulamaya kalkarsanız herkes kendince bir çıkış yolu ve teselli bulacaktır.

İşte medyanın rolü tam da burada ortaya çıkmalı ve bu Makyavelizmi sorgulamalıydı, yapmadılar, yapamazdılar, aynı iklim onları da “mutlu” ediyordu çünkü, vazgeçmek kolay olmazdı varolandan…

Trabzonspor’a karşı bitmek tükenmek bilmeyen öfkelerinin ve aşağılık komplekslerinin nedeni de budur;

Trabzon varolan kokuşmuş düzeni  yerle bir etmişti ve hala daha tehlike savuşturulabilmiş değildir!

 İşin kötüsü savuşturulabileceğine dair inançları da sıfır noktasına çok yakındır. Zira her şeyin bir değeri olduğundan çok bir fiyatı olduğuna inanan bu oligarşik güruh ve onun beslemeleri, 28 yıldır şampiyon olamamasına rağmen taraftar sayısını neredeyse ikiye katlayan sevgiyi ve aidiyeti kavrayacak zekaya da sahip değillerdir.

Emenike Türk medyasının ve tüm ülke entelektüellerinin tepesinde ahlağın demokles kılıcı olarak sallanacaktır. Ve biz bu  suskunluğun utancını her platformda dile getirmeye devam edecepiz.

EB BENİ TEMSİL EDEMEZ! BEN BU MİLLİ TAKIMI REDDEDİYORUM!

Adını yazmaktan hicap duyduğum bir  sevgisiz çirkefin bir milli spor karşılaşmasında beni temsil etmesine sessiz kalamam. EB gibi biri beni asla temsil edemez, bu milli takım benim milli takımım olamaz.

Ben Atatürk Türkiye’sinin bir çocuğu olduğum kadar insanlık ailesinin de şerefli ve ahlaklı bir ferdiyim.  

Sporcunun zeki çevik ve ahlaklısını severiz,  ve insanlığa insan olduğu için değer veren kişilikleri elbette…

EB ikisi de değildir, EB spor sahalarında çirkefliğin kitabına her maçta yeni baskılar yapan bir sevgisiz, EB dostluk maçında oyunun başında kırmızı kart gören bir şımarık, EB rakip milli oyunculara tekme tokat saldıran bir gözüdönük, EB adı şike şaibelerine karışmış bir bulanık, EB ırkçı söylemleriyle “resmen” dışlanmış bir ırkçıdır.

EB beni temsil edemez, EB milli formayı giydiği sürece ben Bu takımı bütünüyle REDDEDİYORUM

NAZIM HİKMET…

Kimilerine göre Dünya’nın en büyük birkaç şairinden biri, kimilerine göre değil, değilden fazlası kimi…

Türkiye’mizde şiiri ideolojinin arkasına atanlar açısından çok kez Nazım Hikmet sürekli Necip Fazıl Kısakürek tetiklemesinin otomatiği oldu, ve hem NH hem de NFK’yı anlamaktan uzak kalan milyonlarca güzel insan çok şey kaçırdı. Oysa sanat açısından bakıldığında her iki isim, ve elbette daha birçok şairin muhteşem dizeleri ve duyguları insanımızla eksik buluşmalar yaşadı, eksildik zenginliklerimizle…

Ben Nazım Hikmet’in yerine kimseyi koyamam şairlik bahsinde, bir başkası da bir başkasını, bunun anlaşılma yanı yoktur. Anlaşılmaz olan şiirin ideolojiye kurban verilmesine sessiz kalınmasıydı, umalımki bundan sonra öyle olmasın.

Elbette şairlerin de ideolojileri olacaktır, nitekim bu iki sembol ismin de ideolojileri vardı. Ama birazcık gönül gözü açık her insan bilir ki , şariler ideolojilere tutsak olmazlar, olamazlar, olsalardı ortaya bu şiirler çıkmaz, çıkamazdı…

Ne demişti koca şair sevgiyi tarif ederken

“seviyorum seni ekmeği tuza banıp yer gibi / geceleyin ateşler içinde uyanarak / ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi”

Nazım Hikmet’e “soğuk” duran kardeşlerim şu sevgi tarifini gözlerini  kapatarak bir “okusunlar” lütfen, ve sonra böyle bir tarifin hangi yürekten çıkabilecğeini düşünsünler…

Ağzını dayayıp musluğa su içer gibi…