Trabzonspor ve Nazım Hikmet

 
Şampiyonlar Ligi maçı için Moskova’ya giden Trabzonspor kafilesinin, Türkçemize değer katan büyük vatansever ve şair Nazım Hikmet’in mezarını ziyaret etmesi , ülkemiz ve şehrimiz açısından 3 puandan çok daha kıymetlidir. Kimler öncülük ettiyse avuçlarımız kızarana kadar alkışı hak etmiştir, selam olsun.
 
Bu ziyareti kültürel ve siyasal bir “saldırı” olarak gören kimi aklı evvellerin özellikle Necip Fazıl üstadın içine karıştırıldığı cümlelerle eleştiri yapma iştahları arkaik bir müze kalıntısından öteye geçemeyecektir.   Su katılmamış bir şair olan Necip Fazıl Kısakürek toplumsal kültürümüz için hangi anlamları içeriyorsa, memleket ve evlat hasretiyle kavrularak ölen Nazım Hikmet de aynı anlamları içerirler.  Kaldı ki bu iki büyük şairin birbirlerine olan saygıları kendi kalemleriyle tarihe kaydını düşmüştür.
 
Nazım, Sultanahmet Cezaevin’de yattığı sırada kendisini ziyarete gelen Necip Fazıl, Nazım’a  şu tarihi cümleyi söyler:
 
Necip Fazıl Kısakürek: Nazım’ım, benim rejimim olsa seni asardım. fakat bu hiçlik rejiminde –milli şef dönemi- fikirsiz ve imansız insanların seni süründürmesinden müteessirim. Onun için ziyaretine geldim.
 
Nazım Hikmet Ran: Benim de rejimim olsa, ben de seni asardım. sonra da darağacının başında ağlardım. seni anlıyorum. Bil ki bu soylu tarafının daima takdircisi kalacağım.
 
Tarihten bir başka dersle devam edelim;
 
Necip Fazıl, kendisiyle röportaj yapan bir aklı evvel muhabirin Nazım’la ilgili atıp tutması üzerine o bildik doğal haliyle kendini tutamaz ve köpürür;  ”Yahu, sen ne diyorsun, ben sağcıymışım da, Nazım solcuymuş da, biz birbirimizin düşmanıymışız da, yok daha neler neler, ulan hıyar, biz Nazım ile bütün gün siyaset tartışır, akşam olunca da Beyoğlu’nda beraber kız tavlardık, ne diyorsun sen be”
 
Trabzonspor kafilesinin Nazım’ın mezarını ziyaretini eleştirenler, ne diyorsunuz siz be? 
 
 
Bünyamin Gezer Neden Bıraktı?
 
Televizyon yorumculuğu yapıp laf kalabalığı ile hakemliğin 3-5 katı kazanmak varken ne diye küfürlere, baskılara, telkinlere, hizip çatışmalarına muhatap olsun ki insan. Üstelik, oligarşinin üç gülünün maçlarında durumu idare etmek için olmadık dans gösterileri, vücut diliyle düdük arasında çapsız korelasyon çırpınışları, evden çocuklardan uzak kalma sıkıntıları, herkesi “idare” etmeye çalışmanın dayanılması güç sızısı, daha ne olsun. Bünyamin Gezer de tıpkı Urfa Delikanlısı Serdar Tatlı gibi bu kirli düzenin piyonu olmayı reddetmiş ve hakemliği bırakmıştır. Talihi açık olsun.
 
Menfaat Birliği Çalışıyor!
 
Hükümetin Başbakan düzeyindeki karşı görüşüne rağmen 6222 sayılı Sporda Şiddet Yasasını sulandırma çalışmalarına devam eden Kulüpler Birliği , Levent Bıçakçı marifetiyle kendi cevvince uçmaya devam ede dursun, hazırlanan taslağın 18 kulüp tarafından imzalandığının beyan edilmesi zaten karmakarışık olan kafaları iyice anlamsızlık batağına sürükledi.
 
Daha bir hafta önce Trabzon, G.Saray, Bursa, Ankaragücü ve Ordu cephelerinden yasanın değiştirilmesine , düşmenin kaldırılmasına ve yöneticilerin teşvik ve şike çalışmalarına! Hapis cezasının  yok edilmesine karşı olduklarına dair  açıklamalar gelmemiş miydi?
Ne oldu da yine kamuoyuyla alay edercesine bu taslağa imza koydular? 
 
Sayın Ünal Aysal ve Sayın Sadri Şener, amacınız her ne ise karnınızdan konuşarak, güzel Türkçemizin kıvrımlı yollarına saparak değil, kendinize yakışan şekilde söyleyin , net olun ki, temiz futbol adına kimlere güvenilip kimlere güvenilmeyeceği konusunda kamuoyu algısı yanılgıya düşmesin. 
 
Yerel Medya!
 
Görünen köy Almanya hezimeti sonrası kimi yerel yayın organlarının yenilginin nedeni olarak Fenerbahçeli kimi futbolcuları Fener vurgusu yapılarak öne sürmesi yayıncılık ayıbıydı.  Futbol bir takım oyunudur ve hata varsa herkesindir. Bu çirkin üslubun hem yerel hem de ulusal görünümlü İstanbul yerel medyasına değer katmadığı çok açık…
 
 SEVEN! (7)
 
David Fincher  imzalı Seven (7) filmi, Brad Pitt,  Morgan Freeman ve Kevin Spacey’in unutulmaz oyunculuk performanslarıyla sinema tarihine adını belirgin çizgilerle yazdırmıştı.
 
Hristiyanlık inancındaki 7 büyük günah üzerine inşa edilen filmde, 7 günahın ilk sırasında Kibiri  (superbia) görürüz.
 
Kişisel olarak kibir batağına hepimizin düşmesi mümkün, şansı olan dostlarının, sevenlerinin ya da sevmeyenlerinin uyarılarıyla bu bataktan çıkabilir.
 
Ancak kurumsal ya da camia olarak bu batağın içine düşerseniz, kurtuluşunuz o kadar da kolay olmuyor, örneklerle yaşıyoruz.
 
Asıl düşündürücü olan, camialara yön veren ya da yön verdiğini zanneden yönetici ya da kanaat önderi sıfatlı kibir sahiplerinin, kifayet edemeyecekleri yoğunluktaki bir ihtirasla, kibrin yangınına tarifsiz bir kompleksle koşuyor olmalarıdır.
 
Barcelona sana diyorum, Yeldeğirmeni sen anla!

Reklamlar

İSLAM ÇUPİ’DEN CAVCAV’A

İSLAM ÇUPİ’DEN CAVCAV’A

Yazıya değil spor medyasının, edebiyatımızın ustalarının bile erişmekte güçlük çekecekleri bir kalem ve yazı zirvesinden, merhum İslam Çupi’den bir alıntı ile başlayalım “Tarihsel Gençlerbirliği’nin İlhan Cavcav’ın tek adamlık çarkında yılalr yılı sıkıntı ve mutlulukları ile dönenip durmasıbelki dünya var oldukça uzayda kurulmuş adaletçi ve birbirinden katiyen vazgeçmez bir yerçekiminin başkente düşmüş küçücük ve ibretli meteorudur” (İslam Çupi – Futbolun Ölümü- İletişim Yayınları s. 38)

Yazı 27 Ağustos 1991’de üstadın kaleminden Milliyet sayfalarına düşmüş. Kimbilir hangi duygular içinde, muhtemelen Çağaloğlu’nda Cemiyet’in lokalinde yudum yudum çileyle yazılmış bir yazıydı. Çupi Üstadımız, bu yazıyı yazdıktan 10 yıl sonra 2001 Şubat’ında spor yazarlığını giderilmesi olanaksız bir öksüzlüğe terk edip ölüme uçtu. Ama Çupi gibi bir hoşgörü adamına “yeter” mealindeki yazıya neden olan kişi ise maalesef hala aynı kulübümüzün başkanı olarak futbolumuza yön vermeye devam ediyor.

Çupi Üstad öleli 10 yıldan fazla oldu, ve eskinin özlenen geleneklerinden biri olan Bayram gazetelerinde üstadla aynı sayfalara emek veren bir gazeteci adayı olarak, onun yazısının fikri takipçisi olmayı görev sayıyor ve Cavcav’a sesleniyorum.

Sayın Cavcav, yeter artık , o güzelim kulübün yakasını o renklerle sevgi bağı dışında bir ilişki kurmamış kişilere bırakın. Sporda Şiddet yasasının kulüp başkanlarına getirdiği yaptırımları değiştirmek ve kendi usullerinizin hakimiyetinin devamı için verdiğiniz “ibretlik çırpınışlarınız”, bu ülkenin Başbakanı tarafından mahkum edilmiştir. Bu noktadan sonra size düşen köşenize çekilmek ve Türk sporuna nefes aldırmaktır.

TRABZON’UN ÇİMLERİ

 Trabzon gibi yağışın egemen olduğu coğrafyalarda çim sahaları aynı kalitede tutmanın ne kadar zor olduğu bilinir. Hele bir de aklın kaptan köşküne uğramadığı organizasyonlar da işin içine girdiğinde mevcut durumu bile koruyamaz olursunuz. Şampiyonlar Ligindeki Lille maçında ekranlara yansıyan lime lime çim görüntüleri sonrası stadı bu kadar kısa sürede hazırlayanları Türk Sporu adına kutlamak gerek.

ŞENOL GÜNEŞ’İN PLANI NE?

Bilmeyenler için şunu söyleyelim, Fenerbahçe’nin ve özellikle Fenerbahçelilerin içine düştükleri durumdan en çok rahatsızlık duyanlardan biri de Şenol Güneş’tir. Emek ve sabır odaklı bir çalışma felsefesini yıllardır uygulayagelen Güneş’in, bu günlerde çok sıkıntılı olduğunu, dinlenmek için uygun zamanı beklediğini sanırım prk çokları de fark etmiştir. Ferguson örneğindeki bir yapılanmanın bile sevgili Güneş’e cazip gelmediğini, 60 yaşına gelmiş olmanın dayattığı bir dinlenme psikolojisine kapıldığını söylemek mümkün. Ama buradan yalan yanlış çıkarımlar da yapmamalıyız zira biliriz ki, sayın Güneş başladığı hiçbir işi yarım bırakmaz.! Türk Spor camiası, anlamakta güçlük çektiği bu güzel insana destek olmazsa, bilinmelidir ki sporumuzun Güneş’i bulutların ardına saklanacaktır.

HİDDİNK’E VURMANIN HAZZI BİR BAŞKA!

Yabancı hayranı değilim, yerliyi yücelten alıklardan hiç değilim. İnsanları milliyetlerine göre değil de yeteneklerine ve liyakatlarına göre değerlendirmekten yanayım. Milli Futbol takımımızın futbol oynamadığını ben de görüyorum, hoş belli başlı bazı takımlar dışında futbol oynayana kim tanık olmuş o da ayrı bir soru. Futbolun giderek totalleşmesi ve birkaç takım dışında neredeyse her takımın “oynatmamaya” odaklanması , seyir zevkini diplere çekti. Şenol Güneş felsefesinin ülkemiz sahalarına hakim kılabilseydik, en azından izlenmesi keyif veren bir takım olabilirdik, olamadık. Milli Takımı yorumlayan Rıdvan Dilmen’in, takımlarımızın Avrupa macerasından söz ederken, CL de grubunda lider olan Trabzonspor’u unutması, onun bilinç altında yuvalanmış “Trabzon’u ötekileştirme ve giderek yok sayma” trajedisinin kişisel dışa vurumundan çok daha fazlasıydı şüphesiz. Hepimiz biliyoruz ki, Dilmen’in Hididnk’i istememesinin asıl nedeni, Hollandalının yetersizliği değil, Dilmen örneğindeki yerli ve “yerel” unsurların üretim fazlası haset savurganlığıdır. Edirne dışında kurulan futbolun semt pazarında Hiddink kapanın elinde kalacaktır şüphesiz, Dilmen ve benzerleri de aynen geldikleri çuvala doldurulup evlerine döneceklerdir. Şenol Güneş’in en büyük talihsizliği muhataplarının Kocaman Dilmen’ler , medya şişkinleri olmasıdır.

Ömer Çavuşoğlu’nun açıklamaları Karadeniz cenahında sert eleştiriler doğurmuş diye duydum ve kısa bir araştırma yaptım. Sonra da kendime kızdım, zira konuşana bakmak karar vermek için yeterliydi. Konuşan Çavuşooon Ömer ise, bırakacaksın kendi haline. O da eğlensin kendince, elişmeyin…

Ateşin hasleti yakmak, suyun hasleti akmak, O’nun işi bulaşmak.

İki şey var ölümle unutulur; annemizin yüzüyle şehrimizin yüzü

Annesini kaybetti bir insan daha, siz bu yazıyı okurken aynı acıyı yaşayan binlercesi gibi…

Kim bilir kaç yüz gece kendi uykusunu  bölüp acaba oğlumun üstü açılmış mı diye kontrol eden, kim bilir kaç bin gece uyuyan oğlunu hayran hayran seyreden, kim bilir kaç gece özgürlüğü elinden alınmış oğluna döktüğü incilerle yastığı nemlenmiş, kim bilir kaç bin gece oğlunun düşlerini kurmuş bir anne daha göçtü gitti dünyamızdan. Tüm anneler gibi onun mekanı da cennet olsun.

İnsan Recep Tayip Erdoğan’ın , annesiyle kurduğu ve fotoğraflara yansıyan ve kelimelerle tarif edilmesi güç ana-oğul görüntüsü , aslında Türkiye’de bir takım çevrelerin anlamakta zorlandığı toplumsal dönüşümün de şifresini saklıyordu.  O fotoğraflarda sevgiye, güzelliğe ve gerçek hayata dair her şeyin izini bulmak mümkündü, ama ne anne ne de oğul Erdoğan’ın yüzünde kibrin zerresi yoktu ve bizler için en değerli armağan da buydu. Ne Tenzile hanım bir Başbakanın annesiydi, ne de oğlul bir Başbakandı, ikisi de sahici insanlardı, sahici bir anne sahici bir oğul.  Siyasal görüş farklılıkları, dünya görüşlerindeki derin ayrılıklar ve saire gibi zahiri hayatı temsil eden tüm değerleri bir yana bırakarak, bu “sevginin katıksız hali” fotoğrafının herkese nasip olmasını en büyük dileğimizdir.

Ne demişti Nazım Hikmet; “İki şey var ancak ölümle unutulur,anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü”

Kardeşliğin, sevginin, adil paylaşımın ve barışın fotoğrafında kim yer alıyorsa selam olsun…

 

BAŞBAKAN DA OLMASA İŞ TAMAMDI!

Kulüpler Birliği ünvanı altında ticari! faaliyetler yürütüyor duygusu veren oluşumun, 6222 sayılı yeni yasanın iğdişine yönelik kulis çalışmaları, medyanın ve kanaat önderi görünümlü eski kasa şahinlerin de desteğiyle belli bir kıvama gelmişti ki, önce Başbakan yardımcısı Bülent Arınç ardından da Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın devlet adamlığı ciddiyeti duvarına çarpınca tüm planlar yerle yeksan oldu.  Hükümet kanadından yükselen ve kısaca “yasa çıkarmak çocuk oyuncağı değil, kendinize gelin” mealindeki güçlü çıkışın, kendi hazırladıkları yasayı 3 ay sonra değiştirmek istemek gibi bir komik adem durumuna düşen menfaat birliği ve yararlanıcılarını gerçekle buluşturmak için bir fırsat olsun.

İnsani özellikler bakımından kamuoyunca adam yerine konan çoklarından düzgün bir adam olduğuna inandığımız ve tanık olduğumuz Aziz Yıldırım’ın, yeni yasanın ilk “kurbanlarından” biri olması elbetteki kendi kişisel tarihi açısından çok büyük bir talihsizliktir. Ancak unutulmamalıdır ki, yeni yasanın bir an önce yasalaşması için en çok çaba gösteren de kendisi olmuştur, ki tarihi bir ironidir. Aziz Yıldırım belli ki yeni yasayı okumamıştır, ancak etrafındaki uzmanların da kendisini yasa konusunda aydınlatmadıkları çok açıktır ve asıl düşündürücü olan da budur.

Yeni yasaya dair Levent Bıçakçı nam kişinin hazırladığı alternatif yasanın en büyük amacı, kulüp başkanlarını cezaevi tehdidinden  kurtarmaktı. Bunun içinde “güya” bir ceza koyarak (3 aydan 2 yıla, mevcut yasada 5-12 yıl) kendi algı segmentindeki  insanları kandırmayı denediler. Biraz hukuk bilen herkes, 2 yıldan az hapis cezalarının, cezaevinde yatmayı gerektirmediğini, paraya çevrildiğini bilir.

Elbette uygulamada çıkan kimi aksaklıklar giderilebilir, ama kulüpler birliğinin maksadının bu olduğu konusunda da kamuoyunda ciddi kuşkular var.

Cezaları güdükleştirmeye çalışan güruha sorulacak soru şudur: Yahu şike yapmayacak olduktan sonra hapis cezası 5 yıl olsa ne olur 50 yıl olsa ne olur?  Oyunun kuralları ve yasa belli, bunlara uyduktan

sonra sizi ilgilendiren bir şey yok ki?  Ne bu telaş?

 

Biz namuslu ve adil oyun tutkunları, yeni yasanın  paçavraya dönüştürülme ve kulüp başkanlarını hapis yatma cezasından “sıyırtma”  planlarını elinin tersiyle iten Sayın Başbakana teşekkür borçluyuz.

 

MAÇLARDAKİ İSTİKLAL MARŞI

Tamam anladık, milli maçlardan önce çalınmasında hiçbir sakınca yok. Ama bırakın ulusal lig maçlarını, Süne Zararlısı İle Mücadele Derneği ya da Dostlar Apartımanı Yönetim Seçimi toplantısını bile İstiklal Marşı ile açan bir toplum olduk.  

Basit bir hesap yapalım;

Hepimiz ömrümüz boyunca 11 yıl okuyoruz. 8 yıl ilk öğretim 3 de lise. Her öğretim yılı ortalama 250 gün okula gitsek çarpı 11 = 2750. Yani  hepimizin ömür boyu en az 2750 kez İstiklal marşı okumak gibi ortak bir paydamız var.  Gönül verdiğimiz takımların yıllık ortalama 30 , ulusal takımlarımızın (futboldan baskete, voleybola, atıcılığa, güreşe vb) yıllık ortalama 200 maçını da eklersek ömürlük ortalamamızı 3500 e çıkarmamız garanti!

Yahu aramızda en çok sevdiği;  her dinleyişinde sevgiliyi, anneyi, babayı, memleketi, kardeşi “favori” şarkısını 1000 kez dinleyenimiz var mıdır? Varsa da hayatına normal olarak devam edebilmekte midir?

Bu uygulamayı kim başlattı bilmiyorum ama , kim sonlandırırsa en başta o güzel marşımızı koruyacaktır.

Hem lig maçlarında söylediğimiz marşımızı, takımlarımızın “milli” maçlarında, yani Avrupa Kupalarında neden çalmıyoruz, asıl orada lazım değil mi??

Hay allahım ya…

CAVCAV TAMAM DA ŞU PLATİNİ KİM OLUYOR YAV?

İLHAN CAVCAV VARKEN PLATİNİ DE KİM OLUYOR?

Sporun ve özelde futbolun geleceğine dair kaygıların en büyük nedeni,  herkesin bildiği gibi şike ve teşvik gerçeği ve bu kirliliğe karşı koymanın zorluğudur..

Avrupa Futbolunun patronu Michael Platini, Avrupa Konseyi’nde yaptığı konuşmada, tüm ülkeleri bu pisliğe karşı etkin yasalar çıkarmaya  davet ederek ciddi uyarılarda bulunmuş.

Bu işte bir yanlışlık olmalı. Etkin yasa çıkaran ülkeler arasında Türkiye’yi göstermeyen Platini belli ki yasanın çıkarılmış olmasını değil de uygulanmış halini bekliyor. Ama Platini büyük yanılgı içindedir ve belli olmuştur ki futboldan da zerre anlamamaktadır.

Zira, bizim ülkemizdeki futbol uleması, Kulüpler Birliği adı altında medreseleşip sorunun çözümü için dev bir adım atmış ve futbolun olmasa da futboldan nemalanan kulüp başkanlarının aydınlık geleceği için elini taşın altına koymuştur. Başta İlhan Cavcav olmak üzere, futbol cahili Platini’nin “gazına” gelmeyerek yeni yasayı “kitabına uydurmak için” gece gündüz çalışan, şike ve teşvik gibi basit konuların hayatımızı kirletmesine izin vermeyen herkesi, “düzenbazlığın tarihi tez kitabı” editörler kurulu adına fena halde alkışlıyorum ki , o kadar olur.

Hem Platini’ye şunu da soruyorum;

Siz gerçekten şike ve teşvikin ayıp olduğunu mu düşünüyorsunuz?  Şaka mı bu?

Dünya ve Avrupa futbolunun “idare”  işini 1 yıllığına Kulüpler Birliği’ne emanet edin, ne şike ne de teşvik diye bir sorun kalır. Neyi paylaşamıyorsunuz anlamadık gitti, nedir yani, hiç!

HAKEM HATALARI

Çete ve şike kaosunun içinde çalkalanan ve basiretsiz yönetimler yüzünden bu çalkalanmayı olduğunun en az iki katı şiddetiyle yaşayan Fenerbahçe taraftarlarına Allah sabır versin.  Akut dönem sonrası taşların yerine oturacağına ve takımlarına aşkla bağlı geniş kitlelerin her türden haksız kazanca ve hırsızlığa karşı olacağın eminim.

Ama bu süreç yaşanırken, son Kayseri deplasmanındaki bariz hakem hatasıyla kayseri lehine verilmeyen penaltıyı gündeme taşıyarak Fenerbahçe’ye vurmayı ahlaki bulmuyorum.  Hepimiz biliyoruz ki bu bir hakem hatasıydı , tıpkı Fenerbahçe’nin bir önceki hafta ofsayt kararıyla elinden alınan 2 puanı gibi. Herkes eleştirilerini vicdan terazisinden geçirmeli ve bunu bir meziyet olarak da görmemelidir.

Kayseri –FB maçı sonrası ŞOTA’nın, Aykut Kocaman’a yönelik çağrısı o pozisyondan çok daha önemlidir. 

Görece “küçük” bir takımın başında Fenerbahçe’ye karşı oynarken uğradığı haksızlık karşısında “bırakmayı düşünüyorum” çelebiliği gösteren Kocaman, Kayseri maçı sonrası dilini yutuyorsa, midesine inen sadece dili değil  sahte çelebiliğidir de.

Kimilerince Türk futbolunun “efendi ve adam gibi adam” yüzü olarak lanse edilme gayretkeşliğine rağmen Kocaman fotoğrafı çok farklı şeyler söylemektedir. Geçen sezonun tartışma fitilini “Trabzon’un penaltıları incelensin”le yakan Kocaman, spor barışının temeline bu cümleyle dinamiti koyan kişi olmuştur. Gazete arşivleri orada duruyor, isteyen incelesin.  Kocaman’ın  mide bulandıran konuşmasına kadar  hiçbir ciddi tartışma yaşanmamıştır.   Fenerbahçe’nin başına geldiğinde görece birkaç maç sonrası eleştirilirken hararetle sahip çıktığım Aykut Kocaman benim için spor tarihimizin en büyük hayal kırıklıklarından biridir artık ve ne yapsa yeridir…

Kulüpler Birliği’nin hakemlere yönelik açıklamasına gelince. Gelmeyelim bence, Kulüpler Birliği dedik, ben de para cukka işlerinden hiç anlamam, kapatalım daha iyi.

TFF’NİN KADINLARA YÖNELİK İKİYÜZLÜLÜĞÜ

Türkiye  Fitbol  Federasyonu’nun, Fenerbahçe camiasının gazını alma operasyonlarından biri olarak hayatımıza soktuğu kadınlara ve çocuklara bedava futbol maçı neresinden bakılırsa bakılsın bir yöneticilik garabeti olarak  kaydını düşmüştür.  Stattaki coşku bambaşka bir şey, hiç takılmayalım ve tribünleri alkışlayalım.

TFF en basitinden kadınlara ikinci sınıf insan muamelesini resmileştirmiştir ve alenen ayrımcılık yapmıştır.

Ama asıl önemlisi, kadınlara “çakma” bir değer verme gösterisi yapan Türkiye Fitbol Federasyonu’nun, gerçekte kadın sporculara 2. Sınıf muamele yaptığı gerçeğinin orta yerde kendilerine  nanik çekmesidir,  sırıtmasıdır.  Taraf köşe yazarı Sayın Haluk Çetin,  TFF tarafından kadın futbolculara erkeklerin yarısı kadar harcırah verildiğini yazarak, bu “çakma” ilginin aslında eşitlik kaygısından değil, gaz alma kaygısından beslendiğini de belgelemiş oldu. Bakalım torbadan daha neler çıkacakJ

TFF’nin yerinde olsam ayrıntılarla hiç uğraşmadan direk kutumu açtırırdım!