Memleket Meselesi’nden…

A Haber’de yayınlanan “Memleket Meselesi” adlı programda Erdoğan Aktaş’ın sorularını yanıtlayan bir hukuk profesörü, 6222 sayılı Sporda Şiddeti Önleme Yasasında yapılan değişikliklere ilişkin öyle şeyler söyledi ki, muhatapları açısından ne yenilir ne yutulur ne de yanından geçilir cinstendi. Muhatap dediklerimiz de Taksim-Sarıyer Dolmuşları Oda Başkanı ya da Meşe Palamutu Islah Eksperi değil, Spordan Sorumlu Bakan ve TBMM’de grubu bulunan 4 partiydi.

Ayrıntılara girmeden, a haber sitesinden ilgili programı izleyebileceğinizi de hatırlatalım. Türkiye’nin kadim eğitim kurumu İstanbul Üniversitesi’nin Hukuk Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Adem Sözüer’in sürece ilişkin tespitlerini bakanlık, siyasi partiler ve ilgili kurum ve kuruluşlar ne kadar dikkate alır bilmiyorum ama, biz namuslu ve mertçe mücadeleden başka beklentisi olmayan sporseverler için hukuk profesörünün her cümlesi , acı acı tebessüm haznemizi biraz daha azalttı.

Sayın Sözüer’in ilk tespiti Spordan Sorumlu Bakan Suat Kılıç’a dairdi. Profesöre göre, sürecin başından beri kamuoyuna “indirim” sürecinden uzak durduğuna dair fotoğraf vermeye özen gösteren Sayın Bakan’ın “izni olmadan” hiçbir parti ya da grup bu indirim taslağını TBMM’ye getiremezdi! Yani Spor Bakanı kamuoyuna başka görüntü vermiştir, baskı gruplarına başka…Son cümleyi bir gazeteci gibi okursak; Spor Bakanı kamuoyunu aldatmıştır! Ben demiyrum hukuğun kitabını yazan profesör adam diy!

Sayın Dekan’ın A Haber ekranlarındaki ibretlik tespitlerinden biri de Kulüpler Birliği’ne yönelik hak teslimiydi. Kulüpler Birliği’nin bu çabalarıyla, kulüp yöneticilerinin şike yapma özgürlüğünü yeniden elde ettiklerini ve 6222 sayılı yasayı hazırlayanlara karşı büyük bir zafer kazandıklarını, dolayısıyla yapılması gereken tek şeyin şike yapma hakkını kazanan Kulüpler Birliğini kutlamak olduğunu söyledi.

Pr0fesör Adem Sözüer’ın “Şikeye Teşvik Yasası” olarak adlandırdığı ve Cumhurbaşkanı’nca onaylanmasının ardından yürürlüğe girmesi beklenen yasanın, yasalaşma hızına dair. Hocamızın cümleleriyle; ” Yangından mal kaçırır gibi yasa değiştirdiler”

“Öğretmenler Günü” için Öğretmen Şenol Güneş’e Teşekkür

İstanbul’a kar yağmadan Türkiye’ye kış gelmediğini , ülkenin “gerçek” iktidarlarına karşı başınızı dik tutma iradeniz kadar da ötekileştirileceğinizi bilmeli ve mücadelenizi bu olumsuzlukları hesaplayarak yapmalısınız. Bu cümleyi işin kolayına kaçarak bir “taşralı ruh hali” olarak “okuyabilir” ve ihtimal tek farkı biraz daha eski bir taşralı olmanın ötesine geçemeyen bir “derin sığlığın” hedefi de olabilirsiniz.

Şenol Güneş’in bu doğal “ötekileşme” hallerinden başka , bambaşka bir ötekileşme potansiyeli daha var ki, egemen zihniyet işte bunu asla bağışlamaz. Maalesef Güneş her konunun ulemalarına , kalem ve köşe sahibi kerameti kendinden menkul muhteremlere, herhangi bir insandan daha fazla kıymet vermemekte ve genlerinde olmadığı için biat kültüründen de bihaber yaşamaktadır.

Durum bu olunca da, elinizden çalınan şampiyonluk, oturmuş kadronun dağılması ve şikenin ortaya saçılmasıyla şampiyonlar ligine katılım arasındaki sürenin transfere izin vermeyişi gibi bir çok olumsuzluğu “yönetmek” , bir teknik direktör becerisinden çok daha fazlasına ihtiyaç gösteriyor ve tam da bu noktada tüm karanlığın üstüne Şenol Güneş doğuyorsa, yapılacak tek şey bu lidere saygı göstermek ve onu kalplerimizin elleriyle efendi efendi alkışlamaktır.

“Colman takımı çok yavaşlatiy yaw”

Her şeyi bildikleri gibi futbolu da gereğinden fazla bilen! kimileri, Trabzon takımının safkan Kızılderili Arjantinlisi Gustavo Colman’ın yetersiz bir oyuncu olduğunu ve takıma yakışmadığını söyler durur. Oysa futbolun içinden gelen ve renk farkı olmaksızın tüm toplumun bilgi ve yeteneklerine saygı gösterdiği Mustafa Denizli, Sergen Yalçın, Rıdvan Dilmen ve Metin Tekin vb gibi isimlerin her fırsatta saygı gösterip övgü dizdikleri bu Arjantinliyi beğenmeyenlerin, Messi için de söylediklerini duyar gibiyim;

“La messi dedukleri habu mu, la insan bi pas verur daa, havuna bak kimseye pas vermeden gidip goli atti bi da seviniy”

“La size demedum mi bunu atamaz diye(aynı maçta 3 gol atmıştır Messi), bak direğe vurdi dişari atti topi, onun yerine bizum Hasan olsaydi doksana takmişidi, yalanum varsa tirsi baluğunun pulundan yaptuğum lens gözüme girsun”

 İskambil oyunlarından Batak oyununda, toplam 13 elin tamamını alan oyuncu oyunu “çizmiş” sayılır ve rakibi sürklase eder. Bu oyunlardan birini izleyen Kingolok Nevzat, izlediği bir oyun sonrası oyunu çizen arkadaşımıza “yanniş oynadın, senin elin 14 el yapar” demiş, bizler de çaresiz gözlerle birbirimize bakmıştık. Durum maalesef bu düzeydedir.

Şakayı fazla uzatmadan Colman gerçeklerine dönelim yine. Kendisine saygı ve sevgi ile bakan futbol sevdalıların “Colmandante”si Gustavo Colman, her iki İnter maçında da onca yıldız oyuncunun arasından UEFA tarafından maçın adamı seçiliyorsa, başındaki bandajın ya da UEFA’da çalışan teyze oğlu “Tutturan Boğa”nın hatırına değil, istatistiklerin sonucuna göredir.

Kısa, uzun, ara, diagonal, hızlı, yavaş, yerden , havadan pasın her türünü verme yeteneği olan, oyunun hiçbir bölümünde kopmayan ve her maçın en çok koşan, arkadaşlarının kademesine girmeyi ve rakibine saygıyı iş ahlakı olarak benimseyen Colman’ın biraz daha hızlı olmasını isteyenler şuna da hazırlıklı olmalı, Colmandante biraz daha hızlı olursa forma rengi değişmez ama takımın adı değişebilir, hoş bu haliyle de bu ihtimal oldukça güçlenmiş durumda.

Colman Arjantin Milli Takımında oynarsa, o futbol profesörleri şunu diyecektir: “La bu Arjantinliler futboldan hiç anlaysa ben malım mal!” Be birader, bir şeyden de anlamayın! Anlamamak ayıp değil üstelik, anlıyormuş gibi görünmek komik!

DERSİM DERSİM OLALI…

Varoluşunu, diğer ırklardan ve insanlardan “üstün” olma komedisiyle anlamlandırmak ve konumlandırmak isteyenler bir yana da, her cümlelerinde özgürlük, açıklık, kardeşlik vurgusu yapan kimilerinin, Başbakan’ın Dersim özründen neden rahatsız olduklarını anlamak gerçekten zor. Devletlerin varoluşlarının kimi karanlık dehlizleri olduğunu herkes biliyor, olması gereken bunu inkar etmek değil o yaşanmışlıkla yüzleşerek yaşanan günü kardeşliğin bahçesine dönüştürebilme iradesidir. Şu söylenebilir belki, Keşke Başbakan bu belgeleri açıklarken CHP’nin yüzüne çarpar gibi değil de, samimiyetle yüzleşmeye çağırır bir üslup kullansaydı…

Reklamlar

ŞENOL GÜNEŞ’İN YENİDEN KEŞFİ VE KEŞŞAF ESNAFI

 Şimdi en kolay iş Guus Hiddink’i yerden yere vurmak.

Günlük hayatın penceresinden bakınca bir çok haklı gerekçe de bulunabilir elbette, ayrıntıya lüzum yok, son mağlubiyet fazlasıyla kifayet eder. Edirne’den ya da arzusuna göre Cilvegözü’nden ötede piyasa değeri konusunda sıkıntı yaşamayacak,  futbolumuzun belki tek isim olan Hollandalının, Türk Futbolunun ana motivasyon kaynağı olan “ceddin deden neslin baban”dan bihaber bir Batılı olması kaçınılmaz sonun da nedeniydi aslında.

TT Arena’da maç öncesi tribünler Türk Kültürünün gereği olan her şeyi yaparak, ( 10.yıl marşı 2 kez, ceddimiz dedemiz vb) görevlerini layıkıyla yerine getirmiş ve yeni bir mucize için zemini hazırlamıştı. Hesabı iyi yapılmayan sanırım ”mucize” kavramın yanlış değerlendirilmesi oldu. Zira Türk Milli Takımı mucize hakkını Hırvatlara karşı daha birkaç yıl önce kullanmış ve bizler işte o gün kendi gerçeğimizle yüzleşme şansını kaçırmıştık. Hırvatistan dışında kim çıksa bir mucize şansı mümkündü, şanssızlık işte…Hakem de sanırım gizli bir yahudiydi, bakmayın Almanmış gibi davrabnasına, yemedik tabi ki, ama atı alan Üsküdar’a nanik çekmişti bir kere. Ah ulan Rıaza!

Hiddink’i tek forvet oynatıyor diye eleştirenlerden biri de benim, Arda Turan’ın haddi olmayan eleştiri gazeteci olarak benim görevimdir.

 Ama madalyonun diğer tarafına bakınca da Guus’a yüklenmeyi de ahlaki bulmadığımı itiraf etmeliyim. Batı rasyonalizminden geçen Batılı kafa, siz Hiddink diye okuyun, her işlerinde olduğu gibi spor işinde de, gaz üretimi ile değil, akılcılıkla sarmalanmış reel durumdan hareket eder. Böylesi bir tarzınız var ise ve çalıştığınız iklimde sabır kolay çatlayan bir taş ise eve dönüş kaçınılmazdır.

Hiddink’in elindeki kadroyu hepimiz biliyoruz. Ahı gitmiş vahı bile kalmamış orta sahalar, her hafta kendi takımlarını yakan stoperler, fizik olarak hazır olmayan ama kontenjandan sahaya atılan bekler, ofsayt rekortmeni forvetler , tribünle birlikte küçülen kalecilerle Avrupa Şampiyonu mu olacaktılar? Sahi siz-biz kendimizi ne sanıyoruz?

Sağlıkl ve hesapsız kafalar için tek bir veri bile Türkiye Futbol Federasyonunun dile getirilmesinden “ürktüğü” durumumuzu özetlemeye yeter;

FİFA’nın resmi rakamlarına göre Türkiye Dünya’da futbol bütçesiyle 6. Sırada, yani en çok para harcayan 6. Ülke Türkiye.

Buna karşın FİFA sıralamasındaki yeri ise 26.lık. Evet doğru okudunuz, yazıyla yirmialtıncılık.

Bu ağlatan tabloyu “dert” edip çareler aramak durumunda olması gereken federasyonun tek derdi şike-çete operasyonuyla “dara düşenlerin” dertlerine çare olabilmek ve bu uğurda , başta futbolumuz olmak üzere her, ama her şeyi harcamaktan kaçınmamasıdır. Allah layıklarını versin, ne diyelim.

SPOR YAZARLIĞIMIZIN HALLERİ

Bir spor yazarı Hırvatistan maçı sonrası Şenol Güneş’i özlediğini ve kendisinden , varsa,  haksız eleştirileri için özür dilediğini yazdı, söyledi.

Güneş, Dünya Üçüncüsü olduğu maç sonrası “Biz bugün Dünya üçüncüsü olduk ama futbolda Dünya üçüncüsü değiliz” açıklamasını yaptığında kendisini eleştirecek yeni “doneler” bulma telaşındaki kafa, maalesef aynı yerde mesai harcamaya devam etmektedir.

Şenol Güneş’i özleyen algının düzeyi maalesef O’nu bugün de anlayamamış, Güneş üzerinden Hiddink’e vurma kolaycılığı kendini ele vermiştir. Efendiler; Güneş felsefesinin ilk maddesi, kişiler üzerinden kişilere çakma küçülmesinden uzak durmaktır!

Şenol Güneş emekle, haysiyetle, çalışmayla inşa edilmiş bir kültürden ve hazmedilmiş ilkesel bir duruştan söz ediyor, yıllardır yaptığı ve Kore’de de anlatmaya çalıştığı gibi… Ama işte bir fiyasko sonrası kendisinden sevgiyle söz edilirken bile anlaşılamıyorsa, durum sandığımızdan da umutsuz demektir.

Bir başka “etkin” gazeteci de Fatih Terim’den özür dilediğini, aldığı parayı sorun ederek hata yaptıklarını yazmış.

Hepimiz biliyoruz ki Fatih Terim’in aldığı para, kamuoyuna yansıtılan suni gündemdi, gerçekler çok başkaydı.

Sorun şu; bu iki etkin gazeteci bile hala ne Şenol Güneş felsefesinin ne de futbol iklimimizin farkında değiller ve maalesef yapacak bir şey kalmamıştır.  Bu saatten sonra yapabileceğimiz tek şey kendilerine Louvre Sarayı’ndan az kullanılmış tüyler bulabilmektir.

Şenol Güneş’i 50 gram olsun  anlayan kişi bugün Hiddink kovulsun korosuna destek vermezdi. Sorun kültür ve hazım sorunudur, kimse başka taraflara vurmasın kendini!

Sorunumuz “kültür” olmasaydı, bir takım “yıldız” oyuncuklarımız bile istiye sarı kart görmek gibi spor ahlakının dip noktasına imza koyarlar mıydı?

Ahmet Özhan Ne Demek İstedi

Ahmet Özhan’ı  orta yaş ve üstü kuşaktan bilmeyen çok azdır, gençlere de biz kısa bir hatırlatma yapalım.
Kendisi Türk Sanat Müziği icracısıdır, Asıl adı Ahmet Katıgöz’dür ve 1950 Şanlıurfa doğumludur. Kendi meşrebince başarıyla Türk Sanat Müziği ve popüler Türk Müziği şarkıcılığı yaparken, bir yandan da aktörlüğe adım atmayı ihmal etmemiştir. 

1982 yılında TRT için çekilen “HacıArif Bey” dizisi ile büyük sükse yapan sanatçı,  bu tarihten sonra tasavvuf  müziği “piyasasındaki” boşluğu da doldurur.  Ahmet Özhan, 1998 yılında da Devlet Sanatçısı ünvanı almıştır.  Çok çeşitli ödülleri, çok çeşitli coğrafyalarda konserleri, albümleri, filmleri, dizileri, Kültür  Bakanlığı projeleri vesaire vesaire gibi sayılamayacak kadar çok karpuzu bir şapka altında toplamayı başaran Ahmet Özhan yazımıza neden konu oldu derseniz,

şundan;

Bizim  vergilerimizle ayakta duran devlet örgütününün kendisi adına sanat ürettiği iddiasıyla “devlet sanatçısı” şerefiyle paye verdiği  Ahmet Özhan,  kısa bir süre önce katıldığı bir tv programında şike ve çete soruşturması paralelinde kendisine uzatılan soru biçimindeki pasa gelişine vurmuş ve topu ahlak ve edep kalesinin doksanına takmıştır.

Çok merak edenler “gugul emminin”  yardımıyla, değil devlet sanatçısına, herhangi bir külhanbeyine bile yakışmayacak bu çukurlaşmayı bire bir izleyebilir ve mide ağrısı çekebilir.

Benim kabul etmekte zorlandığım da Ahmet Özhan nam beyefendinin bu kadar bayağılaşması değil, hatta Devlet sanatçılığı kavramının ucuzlaması da değil, alın size bir hatta daha; hatta yıllardır “ekmeğini yediği” muhafazakarlık şapkasını yerle bir etmesi bile değil,

Beni rahatsız eden şudur ki;
Size kendi adına “sanatçılık” payesi veren devletin  polisi, savcısı, hakimi, mahkemesi;  aylar süren bir çalışma ile bir soruşturma yürütüyor, ama siz tek bir soruda tüm bilinçaltını tezgaha yerleştirip, Çarşamba Pazarı  akşamının elde kalmış marullarına toptan fiyat çeken  pazarcıdan bile çok daha sarih bir “esnaflık” örneğiyle kendinizi  ele veriyorsunuz.

Sahi Sayın Ahmet Özhan,  size pası atan programcının “ hangi takımı tutuyorsunuz ve şike mike işlerine  ne diyorsunuz” sorusuna verdiğiniz; “ şike şike şampiyonuz, şike şike lideriz”  cevabıyla neyi hedeflemiştiniz?

Yoksa bu size kaderinizle kolkola girmiş bilinçaltınızın bir oyunu muydu?  O kıldığınız namazlar, o okuduğunuz ilahiler, o ruhani halleriniz, o barışçı , o insanı dinlendiren yorumlarınız, hepsini bu topluma şike şike  “yedirdiğinize”  inanmak istemiyoruz.
Bu topluma bir özür borcunuz var sayın  Özhan.   Hayır kişisel bir sorun değil bu, çok da umurumda değilsiniz zaten. Ama bu sizi ciddiye almayacağım anlamına da gelmiyor. 

BEDELLİ ASKERLİK!
Karşı filan değilim, bilakis…Lakin her on yılda bir aynı tartışmayı yaşamak yerine, zorunlu askerlik uygulamasının sona erdirilmesi gerektiği fikrindeyim. Ulusalcı kanadın tepkileri bu türden bir girişimi öteliyor olabilir, ancak hepimiz biliyoruz ki, bu türden bir devrim olabilecekse, bu ülkede bunu yapabilecek tek lider de RTE’dir. .
Her sosyal ve demokratik devrim girişimine ilk karşı çıkan tatlı su solcularının değil ama, bu ülkeyi gerçekten aklı ve kalbiyle seven kesimlerin bu konudaki  toplumsal arama konferansının gönüllüleri olarak  emek vermeleri şarttır.  Türk Ordusu, ülkedeki işsizlik oranını düşük göstermek için kullanılmaktan kurtarılmalı ve her alanda profesyonelleşmelidir. Ben mi diyrum kitap yazay!

 

 

BURSA VE ANKARAGÜCÜ
Yok bu iki kulüp arasındaki dostluktan söz eden bir yazı değil okuyacağınız.
Bursaspor’un haftalardır hiçbir oyunun mahkumu olmadan beraberliklere abone oluşu, buna rağmen efendiliğinden hiçbir şey kaybetmeden hala bu ligin gizli şampiyonluk adaylarından biri olarak saygı görmesi ülke futbolu adına büyük kazanımdır. Bursa’nın bu duruşu en az şampiyonluğu kadar önemlidir.

Ankaragücü… İçinden çıkmaya ortalama aklın yetmeyeceği çeşitli kumpas ve kaybedilmiş kumarın bedelini ödemek zorunda kalmış bir eski zaman beyefendisi gibi dik durmaya devam ediyorlar. Ziya Doğan ve “elde kalan” oyuncular, işi inada bindirip bu lige tutunurlarsa, lig tarihinin en klas  sayfalarından birine damgalarını basacaklar ve haysiyetin kumpasa galebe çalışının destanı olacaklardır. Sizleri bilmem ama, kalbim bu iki takımla çarpıyor. Sırtında sendika reklamı taşıyan Karabük’ün kalbimizdeki yerini yazmaya gerek bile görmüyorum.

Colmandante “che” Gustavo

Colmandante  “che”  Gustavo
 
Fenerbahçe güdümlü medyanın, Fenerbahçe’den çok daha fazla olarak kendi tecimsel kaygıları nedeniyle sarı-lacivert ne varsa idealize etme ve ikon yaratma sevdasının,  kimi zaman rahatsız edici olduğunu ve bu rahatsızlığın bizleri de müdahil olmaya zorladığını hatırlatarak başlayalım.Bir İstanbul  “sipor ceridesi”, Fenerbahçe kaptanı Alex De Souza ile ilgili bir  yıkama yağlama haberini, “comandante alex” başlığı ile süslemiş.  Comandante kavramının  yaşadığımız dünyada Ernesto Che Guevera’yı işaret ettiğini ilgili herkes bilir. Bu yönüyle namustan , emekten ve halktan yana hayatını ortaya koyan Guavera’nın, değil Fenerbahçe Kaptanı ile, Peyami Safa’nın ünlü karakteri Cingöz Recai ile eşlenmesi bile bizi mutlu eder.   
 
Ama bu ülkede Ernesto Che’nin tribünler tarafından eşleştirildiği ilk isim bizim bildiğimize göre Trabzonspor’un Arjantinli oyuncusu ve aynı zamanda da Che’nin Rosario’dan “hemşehrisi” , Gustavo Colman olmuştur.  Benim bu konudaki sayısız yazımın yanında, çeşitli taraftar sitelerinde açılan başlıklara göz atılarak bu durum kolayca tespit edilebilir.  Fenerbahçe’nin barıştan, emekten ve haktan yana taraftar topluluğu olarak bildiğimiz “Fenerbahche”lilerin bu İstanbul Ceridesinde editör olarak çalıştıklarına dair bir bilgi de henüz elimize ulaşmadı! Kaldı ki böyle de olsa bu ligin Comandantesi, COLMANDANTE CHE GUSTAVO’dur ve bu sazan avcısı gazeteci duruşunun bu güzelliği de lekelemelerine izin verilmemelidir.
 
Burak Yılmaz’ın sırtındaki yük
 
Trabzon takımının gollerini neredeyse  tek başına atan ve bunu yaparken de kendi kişisel tarihi ile hesaplaşma içine giren Burak Yılmaz’ı  artık çok zorlu günler bekliyor. İstanbul yerel medyasının yere göğe koyamadığı Burak Yılmaz, ilk ulusal başarısızlıkta yerden yere vurulacak kişi olmaya hazır olmalıdır.
Burak Yılmaz’ın sporculuk özelliklerinden dolayı kendisine mesafeli durduğumu bilenler, kendisine yönelik eleştirilerimi de bu pencereden yaptığım yanılgısına düşüyor.  En basitinden bir maçta ofsayt rekoru kıran bir oyuncunun mental bir sorunu vardır. Son Kayseri maçında Burak Yılmaz’ın attığı 2 gol, atamadığı iki katı golün ve oyun içindeki lakayt kopukluğunun perdesi olmamalıdır. Burak Yılmaz’dan en az messi kadar bir ciddiyet beklemek herkesin hakkıdır ve Burak Yılmaz’a o pozisyonları hazırlayan diğer oyunculara fena halde haksızlık yapılmaktadır. İdealize etmek elbette güzeldir, ama haksızlık yapmamak kaydıyla.
 
Fenerbahçe’nin Onur Savaşı Mı?
 
Futbolumuz var oldukça Fenerbahçe de olacaktır ve iyi ki de böyle olacaktır. Büyük camiaları daim kılan gelenekleri,  yaşanan çağa uyum gösterirken köklerinden kopmama becerileri ve iradeleridir.
Son şike çete operasyonuyla tartışmaya açılan asla ve kata Fenerbahçelilik ve o renklerin sembolize ettiği değerler değil, günlük  rekabete  hileli yoldan müdahil olan gölgelerin varlıkları olmuştur.  İşin bu tarafını öteleyip madde kaygılı  suni gündemlerle hesapsız aidiyet duygusunu sömürenler tarih önünde mutlaka mahkum olacaklardır. Sorgulanan Fenerbahçelilik değil yasadışı işlemlerdir ve renk aşkı birilerinin para hesabından çok daha derinlerde yaşar.
Sarı lacivertlilerin kazandıkları her maç sonrası “onur ve haysiyet”  vurgulu açıklamalar yapmasının hiçbir mantığı ve  gereği yoktu, zira biz sporseverler zaten her takımın onurlu ve haysiyetli olduğuna inanırız.  Takımlar maç kazandıklarında haysiyet kazanmazlar, tıpkı  son maçta  Sivas’ta mağlup olduklarında kaybetmeyecekleri gibi.  Yani onur ve haysiyetin yükünü  sahadaki 11 gencin sırtına yüklemek hem akıldışı hem de günahtır.  Onur Lefter’dir, Alparslan’dır, hangi güç bu şerefi onlardan söküp alabilir?  Fenerbahçe yüz maç üst üste yenilse  Lefter ne kaybeder Lefter’liğinden?
 
Taksim’de Barıştan Kaçan CHPli Vekil Kimdi?
 
İki ay kadar önce İstanbul Taksim’de BDP Milletvekili Aysel Tuğluk’un da aralarında bulunduğu 150 kişilik bir grup bir basın açıklaması yaptıktan sonra polisin biber gazlı müdahalesine maruz kalır. Açıklamanın içeriği, polisin müdahalede bulunmasının nedeni gibi ayrıntılar üzerinde durmuyorum, zira konumuz bu değil.
 
Konumuz, bir milletvekili yediği biber gazının etkisiyle kaldırımda yığılıp kalırken, CHPli bir vekilin olayın farkına vararak aksi yönde panik halde kaçma rezaletidir.
 
Aysel Tuğluk kaldırımda kıvranmaktadır. CHP’nin umut veren vekili de o sırada İstiklal Caddesinden anıt yönüne yürümektedir ve meydana çıkmak üzeredir. Bir anda kargaşayı fark eder ve durumu kavrar. Kavrayınca da ne yapar biliyor musunuz?  Büfelerin önünden Sıraselviler caddesine doğru panik halde koşmaya başlar. Hatta öyle abartır ki bir film karesi tadında araçlarla slalom yapar ve Kazancı yokuşunda kaybolur gider, koybolasıca…
 
Bunu neden yazdın derseniz; en basit bir insanlık hali olarak kişi aynı çatıyı paylaştığı, TBMM yani, kişiye bir geçmiş oldun der, bir bakar ne oldu ne var, bir insanlık duruşu gösterir. Maalesef bunların hiçbiri olmaz ve umut veren vekilimiz , değil kişisel duruş göstermek, toplumsal barış adına büyük bir fırsatı da kaçırır kendiyle birlikte.
 
Bazı anlar vardır hayatımızda, tüm ideolojiler, tüm düşmanlıklar  ve ayrılıklar bir yana bırakılarak hayatın size sunduğu “insan olma” şansınızı kullanırsınız. O CHPli vekil o BDPli vekilin elini tutsaydı kardeşlikten kazanmaz mıydı?

Otobus genç adam ve çocuk

Halk otobusu durağa yanaştığında önümde iki kişi vardı el ele inmeye hazırlanan, genç bir adam ve kendisine ikide bir “baba..baba” diye şakışmalı cümleler kuran 4-5 yaşlarındaki kızı.

Üzerinde pembeden bir kazak, önü açık çingenece pembe bir mont ve erkek mavisinin alengirlisinden bir kadife kot ayağında…

Baba biraz durgunca, düşünceli çokca. Şakımalara pek cevap verecek hali yoksa da, yürüyen bal ağacına tebessüm etmeyi eksik etmiyor. Ayağında bir kot, üstünde alelade bir mont. Birlikte indiler önümden, iner inmez yürüyen bal ağacı çakıldı kaldı olduğu yerde, donjdurmacının önüne inmiştik ve bal dondurma istiyordu belli ki.

Bal, “Baba dondurma” dediği anda, bende otobusten inmiş ve o daracık otobus-dondurmacı aralığından kimseye çarpmadan güç bela kaldırımı bulmuştum. Baba kızının seslenişi üzerine kısa bir duraladı, ben hırsızlama gözlem ve merakın yeniğiyim, baba ceplerine baktı, önce sağ cebine, sonra sol cebine, eline birşeyler geldi ama içine sinmemiş olacak ki montun ceplerine daldı sonra, heyhat, ceplerin yoksulluğu yüzünden okunuyordu, ama gözlerindeki acıyı 5 yaşındaki çocuğun okuması zordu, iyiki…

Dondurma alamadan ayrıldılar, ihtimal minik bal 3-5 adım sonra dondurmayı unutup başka bir oyunun içine düşecekti, ama o genç ve yoksul babanın, o bayram günü kızına dondurma alamayan babanın gözlerindeki acıyı benden başka kimse göremedi. Otobusler bayram nedeniyle yarı yarıya da ucuzdu üstelik. 

Hava yeterince sıcak dondurma gereğince soğuktu. Bir bayram öğleniydi, Beşiktaş’ta aynı otobusten inmiş üç insandık, baba-kızın benden haberi yoktu, benim kendimden. Nedense balık pazarına gittim koşarak, orda çocukluğum varmış gibi, bekliyormuş gibi beni…Yoktu bekleyenim.