BİR BASİRETSİZ PORTRESİ OLARAK MEHMET ALİAYDINLAR

 

Geçen hafta içinde Twitter’dan bir bilgipaylaştım. İçerik şuydu; TFF Başkanı Mehmet Ali Aydınlar, sahibi olduğuAcıbadem Hastaneleri’nin bakırköy şubesinde tüm gözlerden uzak gizli birtoplantı düzenledi.  Bu gizli toplantınındiğer iki konuğu Fenerbahçe’nin ağır topları Ali Koç ve Nihat Özdemir’di ve bubilgiyi kamuoyuyla paylaşmama rağmen mütareke basınından farkı kalmayan  İstanbukl Yerel basını bu haberin takibiniyapmadı. Öyle ya, “bizimkliler soruna bir çare arıyorken haberciliknjamusunun sırası mıydı?”

Elbette ki bir Federasyon başkanınınherhangi bir sorunu çözmek için çeşitli girişimleri olabilir. Lakin bunukonunun muhatapları ile hırsızlama gizli toplantılar düzenleyerek yaparsanızüzerinizdeki kuşkuları büyütür ve “yahu aslında iyi bir adam” ortakpaydasının da bir alıklık türü olarak Psikolojinin konu başlıklarından birinedönüştürür ve şu sonuca varırsınız; M.A.Aydınlar 3 temmuz’un başından bu günesadece tek bir maddeye odaklanmıştır: Nasıl yaparız da Fenerbahçe’yi busüreçten en az zararla çıkarırız!

Ancak yaptığı her konuşmayla kaosu birazdaha derinleştirmekten başka bir role geçiş yapamayan MAA, kurtardığınıdüşündüğü Fenerbahçe’yi Dünya’nın gözünde küçük düşürürken, içte çeşitli bahanelerle”diri” tutulan Fenerbahçeli taraftar tepkisi de bahanelerin tükenmesive utandıran tapelerin ortalığa saçılmasıyla zayıflamaya  başladı.

Hem İsa’yı hem Musa’yı idareedebileceğini düşünen MAA zekasının Fenerbahçe’yi getirdiği nokta bir uçurumunkenarıdır artık. Camianın akil adamlarının sessizliğini de yanlış yorumlayan buzekanın son hamlesi de neresinden bakılsa zavallılık, basiretsizlik,korkaklık…Son hamlenin gizli Bakırköy buluşmasından hemen sonraaçıklanmasının ne anlama geldiğini kavrayamayanlara daha fazla izahda bulunmayada gerek görmüyorum, beyhudedir…

Elindeki yetkileri kullanmaktan aciz birotoritenin ” ben bu işi beceremedim gelin beni kurtarın”zavallılığının en büyük zararı Fenerbahçe’ye vereceğini biz söyleyince ciddiyealmayanlar olabilir, ne de olsa “karşının taksisiyiz”,  ama hayatın kaçınılmazı birgün iadesiztaahhütsüz bir yüzleşme için kapınızı çalacak ve bunu söyleyenin kim olduğununda bir önemi kalmayacaktır.

TFF Genel Kurulu’nun herhangi birtalimatnameyi, dolayısıyla 58. maddeyi değiştirme yetkisi yok. Ancak buradaamaçlanan;  varoluşlarını  efendilerine satacakları birkaç futbolcu vekendi şehirlerini piyonlaştırma üzerine inşa eden Anadolu Kulüplerinin”efendimiz velinimetimiz Fenerbahçe haşmetmaaplarını düşürmeyüüüünn”küçülüşüne sığınmaktır. Yani MAA ve ekibi, kullanmaya cesaret edemedikleriyetkilerini her acizin yaptığı gibi devretmeye ve kaçmaya hazırlanmaktadır, ehbeklenen de budur zaten.

Fenerbahçe Taraftarlar Birliği’nin “Hukuksalve sportif yargılamanın devam ettiği böyle bir süreçte 58. maddenin değişmesiherkesten çok Fenerbahçe’ye zarar verecektir. Kuralın değiştirilmesiFenerbahçe’yi doğrudan suçlu konumuna sokacak ve  süreç sonunda kulübümüz aklansa da, karar hertürlü şaibe altında  kalacaktır. Fenerbahçetaraftarı düşmekten korkmamaktadır. Fenerbahçe taraftarı onursuzluktan, lekeli olarak bu ligde bulunmaktankorkmaktadır. Şampiyonlar Ligi’nden ihraç edildiğimiz dönemde “eğer kirliysekligde de  oynamak istemiyoruz” diyenFenerbahçeliler kural değişikliğiyle ligde kalmayı vicdanlarına kabulettiremeyeceklerdir” açıklaması umut vericidir.

Fenerbahçe taraftarı ve elbette diğertakım taraftarları şunu akıllarından hiç çıkarmamalıdır;

Gönül verdiğimiz takımları”kurtaracak” olanlar milyar dolarlık servetlere sahip MAA ve onungibiler değil, iki gün çalışmasa aç kalabilecek olmasına rağmen sofradakiekmeği azaltmayı göze alarak hafta sonu takımıyla sahaya çıkan beklentisizvefakarlardır.

TRABZONSPORLULARIN MİTİNGİ

Daha önce Taksim’de yapılacağı açıklanantemiz futbol istiyoruz ana temalı tepki yürüyüşü, valiliğin müdahalesiyleİstinye’deki TFF binası önüne alındı. Son katliam sonrası alınan bu yerdeğiştirme kararını aslında isabetli bir değişimin nedeni olmuştur. Tepkilerinhedefi TFF ise, yeri de İstinye’dir. Daha önce Cem Papila skandalına 30 bin kişilik yürüyüşle demokratiktepki veren Trabzonsporluların, 1 Ocak günü başta İstanbul, Ankara ve Trabzonolmak üzere pek çok noktada yine demokratik tepki örneği olacfaklarına kuşkumuzyok.

Yeri gelmişken, Cem Papila vakıasının dayakın tarihlerdeki “utandıran” diğer vakıalarla birlikte yenidengündeme gelmesi , temizlik harekatının olmazsa olmazlarından biri olarakbekliyor.

35 GENCECİK İNSANI ÖLDÜRDÜK…

Ne kadar kolay yazarken, söylerken, nekadar…Haber merkezlerine ulaşan görüntülerin çoğunun yayınlanmadığını,yayınlanamayacağını sizler de tahmin etmişsinizdir, ölen canlar değil, hayat,inanın…

Üç kuruş para kazanmak için “kaçağadüşen” 35 gencecik can, “yanlış istihbarat” sığınmacılığıylakendi ülkesinin uçaklarınca bombalanmış ve feci şekilde yakılaraköldürülmüşlerdir. Okurken neler hissediyorsunuz bilmiyorum ama yazarken ellerimtitriyor.. Bir anne 2 çocuğunun cesedi başında donakalmış, gözleri yaşlı birbaba çaresizliğin, sahipsizliğin gözyaşlarını avuçlarında biriktiriyor,çömelmiş…sahi nasıl geçiyor yılbaşı hazırlıklarınız!

“Onlar da kaçakçılıkyapmasaydı” düzeyine inmiş iklim içinizde kutuplarken, ABD emperyalimininkucağına oturan Kürt-Türk-Arap çıkışsızlığının, çıkış için başka kucaklarasığınan Acem iştahının çıkmazında kaldığını görmek zorundayız artık. Bölgeniğngerçeği şudur; ABD türlü pisliğin ardından askerini çekti ve Türkiye’yi vekiltayin etti, Almanya-Fransa avrupası da İran’la oynuyor. Bölgede kardeşliği inşaetmekten başka çaremiz yok, emperyalizm kandan beslenir…

HİPERAKTİF ÇOCUKLARA İLAÇ VERMEYİN!

Erdoğan Aktaş’la Memleket Meselesi’ndehiperaktif çocukların ilaçla tedavisi konuşuldu.   Kim ne kadar takip edebildi bilmiyorum, amabir baba olarak hiperaktif olduğu söylenen (ne demekse, benim çocukluğumunmahallesi külliyen hiperaktifti, gün aşırı incir ağacından düşer, haftadaortalama birimiz kolunu, kırar başınızı yarar, mezarlık düzünden dereyeyuvarlanırdık, mezarlık düzü dedik diye düz anlamayın, Trabzon da iki düz yer varbiri Avni Aker diğeri havalimanı) çocuklarınıza asla ilaç ver-me-yinnn

İSTANBUL’UN TAKSİ SORUNU VE TAKSİCİYALANLARI

Trafik kaosu İstanbul taksi esnafını dayaratıcı yalanlara sevk ediyor.

Misal öğlen üzeri Eminönü TicaretOdası’nın öünde taksi bekliyorsunuz, Taksim’e çıkacaksınız. Taksim’i duyansürücülerin yalanı şu; “abi tam şoför değişim saati, Eyüp’e gidiyorsangel”

Ya da Zincirlikuyu’dan Kadıköy’egideceksiniz, köşede bekleyen taksi esnafının yalanı şu;  “abi ogs kartım yok”

OGS kartları olduğunu biliyoruz, amaesnaf odası 34 THV 55  ve 34 THZ 23plakalı taksi şoförlerine yine de “neden ogs’niz yok” diye sorabilir.

Reklamlar

Bir Kızılay Hikayesi(1)

Hayır diyemeyeceğim bir dostum ricası ile Kızılay maceram başladı, sonra yakından tanıdıkça hakkındaki önyargılarımı bir bir yıkan Genel Başkan Tekin Küçükali ile birebir çalışmaya başladık. Niyetim “dışarıda” kalmaktı, ama yaşadığım çok özel bazı sorunlarımın çözümünde bir babadan farksız davranan Tekin Küçükali’ye olan sevgim kurumla “illiyet” bağı kurmamı kaçınılmaz kıldı…

İlk dönem hep İstanbul’da kaldım. Ankara’da Selahattin Bostan adlı Basın Müdürü vardı ve ben bu güzel insanla çalışmaktan memnundum, ama kendisi çalışma ortamından pek memnun değildi, özellikle profesyonel yönetim kadrosunun uygulamalarından hiç memnun değildi ve Genel Başkan’ın da bu konuda gerçeklerden habersiz olduğu fikrindeydi.

Çok üzerinde durduğum bir ayrıntı değildi bu, öyle ya koca koca adamlar kendi sorunlarının hem yaratıcısı hem de çözücüsü olabilirlerdi. Çok geçmeden adaşım kumpaslara ve ayak oyunlarına daha fazla dayanamadı ve  işten ayrıldı, haliyle bir boşluk doğdu.

Bir süre başsız tavuk gibi gitti Kurumsal İletişim. Sonra yavaş yavaş tanımaya başladığım Kızılay’da, Kurumsal İletişim’in başına da Genel Müdür karatında ve kıratında birinin gelmesi durumunda uyum sorunu yaşayacağım gerçeğiyle yüzleştim.Bu gerçeği kulağıma fısıldayanlar da, kurumu ciğerine kadar bilen “içerden” kişilerdi, üstelik

Kızılay’da hemen her bölümde Genel Müdür’ün bir “adamının” olduğunu herkesten duyuyordum, bu tehlikeyi göze alamazdım, almadım da zaten. Hoş almadım da ne oldu, o bölümlerden biri de bilgisayara işlerine bakıyordu ve başında sadık elemanlardan biri vardı, bir gece herşeyi açık olan odama girip bilgisayarıma ve özelime tecavüz etmekte bir sakınca görmemişlerdi. Allahtan bu tür bilişim suçlarında zaman aşımı yok ve gerekli girişim için hep vaktim olacak. Bakalım o fare hangi büyük lağım faresinin köstebeği olarak özel hayatıma girme cüreti göstermiş.

Uzatmayalım; Sayın Tekin Küçükali ve Sayın Ahmet Lütfi Akar’la çalışma prensibi konusunda konuşup anlaşarak Kurumsal İletişim Müdürlüğü görevini kabul ettim. Bu işe GM’nin ve onun “adamlarının” hiç de memnun olmadığını söylememe gerek yok.

Onun adamları kim diye soranlara şöyle bir ipucu vereyim; Ya abartıldıkça komikleşen bir “ben kimseyi takmam genel müdürün de adamı felan değilim” vücut dili, ya da GM’yi her gördüğünde ışık hızı ile düğme bağlayan ve gözle görülmesi güç bir hızla eğilip bükülen canlılar. Ben herhangi hiç bir kurumda bazı Kızılay yöneticileri kadar seri düğme bağlarken aynı zamanda eğilen adam görmedim. Yanarım yanarım bir düğme ilikleyemedim ona yanarım!!

Çalıştığım dönemde Tekin bey dahil yanlış bulduğum hiçbir şeyi muhataplarına söylemekten çekinmedim, bilenler bilir zaten, en çok da bazı yönetim kurulu üyeleri bilir. Kendilerinin söyleyemediklerini benim söylememi rica ederlerdi, şimdi de bu kişiler kurumu yönetiyor heee.

Ama kravat takıp el etek öpme ya da beş paralık adamlara itaat etme geleneğine sahip olmadığımdan olsa gerek, uyarılarımı takan da olmadı. Ben varoluş gerekçemi kediye kedi deme üzerine inşa ettiğim için ve sakalım da olmadığından sanırım, sinek vızıltısı kıvamını geçemedim.

Kızılay’da muhtelif müdürlüklerde yönetici pozisyonunda olan arkadaşlarımın çoğu  alınmasınlar ama, bu görevlere gelmelerinde liyakatlarından çok GM’ye sadakatle bağlı olmalarının etkin olduğunu kendileri dahil herkes biliyor. Elbette birkaç istisna vardır,  onlar da yönetimle sürekli didişme içindedirler, ama bu genel fotoğrafı değiştirmeye yetmiyor.

Bir yardım kuruluşu olan ve Kamuoyunca da böyle algılanan Kızılay’ın kime ve neye yardımcı olduğunu zamanla dilimin döndüğünce açıklayacağım. Kızılay’ın bir zümrenin değil gerçekten halkın kurumu olması için tüm tanıklıklarımı ve bilgilerimi paylaşacağımı herkes bilmeli.

Kurumsal İletişim Bölümüne yönelik hazımsızlık zaman zaman elle tutulur bir kıvama ulaşıyordu ve bunun nedeni de, sanırım,  bölüm çalışanlarının benim paspal hallerimdem cesaret alarak paspallıkta beni de sollamaları ve kalibrenin, ortalamanın üstünde gerçek hayata yakın olmasıydı. Malum bir düşük insanlık halidir, siz kötüyseniz sizden iyi olana karşı arkaik bir kıskançlık batağına düşersiniz. Bu halin, benim kişisel duruşumdan ve GM özelinde profesyonel yapı “gazlamaların” dan epey bir beslendiğini de söylememiz gerek.

O kurumda bir gün olsun “görece” benim altında olan kişilere “mödürlük” yaptığımı söyleyecek tek kişi çıkmayacaktır, “insan SK olarak en büyük tesellim ve kazancım budur. Kızılay öncesi de birçok kurumda kendi cevvimce çalıştım ve gücümün yettiği hiç kimseye gücümü hissettirme çukuruna düşmedim. Ki Kızılay’da yönetici ile aynı asansöre binme cüreti gösteren aşağılık insanlar da varmış üstelik! Bak terbiyesizlere?? Gerçek hayatta bir kamyona muavin bile olamayacak düzeydeki yöneticileriyle aynı asansöre biniyor? Hay bin kunduz! Felipe Cayetano Lopez Martinez Çiko şaapsın sizi, eeee,, şeyinize…Olacak iş değil arkadaş!

Aslında şu yardım işleri olmasa Kızılay’ı bir güzel idare ederler de, imkan tanınmıyor ki! Devam edecek…e haliyle

Ahmet Özhan Ne Demek İstedi

 

Ahmet Özhan’ı  orta yaş ve üstü kuşaktan bilmeyen çok azdır, gençlere de biz kısa bir hatırlatma yapalım.

Kendisi Türk Sanat Müziği icracısıdır, Asıl adı Ahmet Katıgöz’dür ve 1950 Şanlıurfa doğumludur. Kendi meşrebince başarıyla Türk Sanat Müziği ve popüler Türk Müziği şarkıcılığı yaparken, bir yandan da aktörlüğe adım atmayı ihmal etmemiştir.  1982 yılında TRT için çekilen “HacıArif Bey” dizisi ile büyük sükse yapan sanatçı,  bu tarihten sonra tasavvuf  müziği “piyasasındaki” boşluğu da doldurur.  Ahmet Özhan, 1998 yılında da Devlet Sanatçısı ünvanı almıştır.  Çok çeşitli ödülleri, çok çeşitli coğrafyalarda konserleri, albümleri, filmleri, dizileri, Kültür  Bakanlığı projeleri vesaire vesaire gibi sayılamayacak kadar çok karpuzu bir şapka altında toplamayı başaran Ahmet Özhan yazımıza neden konu oldu derseniz, şundan;

Bizim  vergilerimizle ayakta duran devlet örgütününün kendisi adına sanat ürettiği iddiasıyla “devlet sanatçısı” şerefiyle paye verdiği  Ahmet Özhan,  kısa bir süre önce katıldığı bir tv programında şike ve çete soruşturması paralelinde kendisine uzatılan soru biçimindeki pasa gelişine vurmuş ve topu ahlak ve edep kalesinin doksanına takmıştır.

Çok merak edenler “gugul emminin”  yardımıyla, değil devlet sanatçısına, herhangi bir külhanbeyine bile yakışmayacak bu çukurlaşmayı bire bir izleyebilir ve mide ağrısı çekebilir.

Benim kabul etmekte zorlandığım da Ahmet Özhan nam beyefendinin bu kadar bayağılaşması değil, hatta Devlet sanatçılığı kavramının ucuzlaması da değil, alın size bir hatta daha; hatta yıllardır “ekmeğini yediği” muhafazakarlık şapkasını yerle bir etmesi bile değil,

Beni rahatsız eden şudur ki;

Size kendi adına “sanatçılık” payesi veren devletin  polisi, savcısı, hakimi, mahkemesi;  aylar süren bir çalışma ile bir soruşturma yürütüyor, ama siz tek bir soruda tüm bilinçaltını tezgaha yerleştirip, Çarşamba Pazarı  akşamının elde kalmış marullarına toptan fiyat çeken  pazarcıdan bile çok daha sarih bir “esnaflık” örneğiyle kendinizi  ele veriyorsunuz.

Sahi Sayın Ahmet Özhan,  size pası atan programcının “ hangi takımı tutuyorsunuz ve şike mike işlerine  ne diyorsunuz” sorusuna verdiğiniz; “ şike şike şampiyonuz, şike şike lideriz”  cevabıyla neyi hedeflemiştiniz? Yoksa bu size kaderinizle kolkola girmiş bilinçaltınızın bir oyunu muydu?  O kıldığınız namazlar, o okuduğunuz ilahiler, o ruhani halleriniz, o barışçı , o insanı dinlendiren yorumlarınız, hepsini bu topluma şike şike  “yedirdiğinize”  inanmak istemiyoruz.

Bu topluma bir özür borcunuz var sayın  Özhan.   Hayır kişisel bir sorun değil bu, çok da umurumda değilsiniz zaten. Ama bu sizi ciddiye almayacağım anlamına da gelmiyor.

BEDELLİ ASKERLİK!

Karşı filan değilim, bilakis…Lakin her on yılda bir aynı tartışmayı yaşamak yerine, zorunlu askerlik uygulamasının sona erdirilmesi gerektiği fikrindeyim. Ulusalcı kanadın tepkileri bu türden bir girişimi öteliyor olabilir, ancak hepimiz biliyoruz ki, bu türden bir devrim olabilecekse, bu ülkede bunu yapabilecek tek lider de RTE’dir. .

Her sosyal ve demokratik devrim girişimine ilk karşı çıkan tatlı su solcularının değil ama, bu ülkeyi gerçekten aklı ve kalbiyle seven kesimlerin bu konudaki  toplumsal arama konferansının gönüllüleri olarak  emek vermeleri şarttır.  Türk Ordusu, ülkedeki işsizlik oranını düşük göstermek için kullanılmaktan kurtarılmalı ve her alanda profesyonelleşmelidir. Ben mi diyrum kitap yazay!

BURSA VE ANKARAGÜCÜ

Yok bu iki kulüp arasındaki dostluktan söz eden bir yazı değil okuyacağınız.

Bursaspor’un haftalardır hiçbir oyunun mahkumu olmadan beraberliklere abone oluşu, buna rağmen efendiliğinden hiçbir şey kaybetmeden hala bu ligin gizli şampiyonluk adaylarından biri olarak saygı görmesi ülke futbolu adına büyük kazanımdır. Bursa’nın bu duruşu en az şampiyonluğu kadar önemlidir.

Ankaragücü… İçinden çıkmaya ortalama aklın yetmeyeceği çeşitli kumpas ve kaybedilmiş kumarın bedelini ödemek zorunda kalmış bir eski zaman beyefendisi gibi dik durmaya devam ediyorlar. Ziya Doğan ve “elde kalan” oyuncular, işi inada bindirip bu lige tutunurlarsa, lig tarihinin en klas  sayfalarından birine damgalarını basacaklar ve haysiyetin kumpasa galebe çalışının destanı olacaklardır. Sizleri bilmem ama, kalbim bu iki takımla çarpıyor. Sırtında sendika reklamı taşıyan Karabük’ün kalbimizdeki yerini yazmaya gerek bile görmüyorum.

Milli Takıma NedenTolunay Kafkas Olmalıydı?

Milli Takıma NedenTolunay Kafkas Olmalıydı?

 

İçinizde “ Tolunay Kafkas’ın menajeri oldu herhal”  diye düşünenleriniz de oldu biliyorum, amakendisini ahir ömrümde sadece bir kez canlı olarak gördüm, o da ayak üstüydü veherhangi bir “ilişki” için yeterli bir süre alamadık hayattan.

Futbol oynadığı dönemlerde badi badi yürüyüşü, oyun zekasıve bir adımda bir dönümlük alan parsellemesi gibi özellikleriyle öne çıkanTolunay Kafkas’ın en büyük özelliği hiç şüphesiz mesleğine ve meslektaşlarınasaygısıydı.

Futbolculuk deneyiminin ardından antrenörlüğü seçen  Tolunay Kafkas’ın bu “geçiş” dönemi, Türkalışkanlığının ezberi olan “birilerinin adamı” olarak değil de,  bilimsel birmetodoloji ile yaşandı. Deneyim denen sihirli anahtarın bilinen her çeşidindenkoleksiyon yapma merakı bu genç teknik direktör adayını kısa sürede Süper Ligrekabetinin de içine çekti.

Gaziantepspor deneyimini  geçen sezon başarıylabu sezon ise daha sezon  başındabitirmesinin nedeni,  pozitif futboltercihinin  her zaman başarılı sonuçlariçin garanti olamayacağı acı gerçeğinin kendini dayatması  denebilir. Bu coğrafyaların pek de alışıkolmadığı bir şekilde, kendini başarısız bularak istifa ısrarını başarıylahayata geçiren Kafkas’ın, “görevdeki meslektaşım başarısız olsa da onun yerineben geçsem”  ikliminde ayrık otu gibidurduğunu söylemeye gerek yok.

Tolunay Kafkas’ı, diğer “yerli” adaylardan ve haliyleAbdulluh Avcı’dan bir adım daha öne çıkaran özelliklerinden biri de,gerektiğinde elini masaya vurma iradesi ve kişisel ikbal için “geçici karakterzafiyetini” göze alan oportunizm batağına tenezzül göstermemesidir.  Adı geçen diğer isimleri tek tek incelerseniz,“konjoktüre göre hesabi nasıl olunur”un kitabını yazdıklarını kolayca farkedebilirsiniz. Misal orta hakem takımınızı sahada doğrarken ve maçı sizden alıp”büyük” rakibe verirken bunu görmezden gelebilirsiniz…

Günleri sayılı olan TFF’nin  verdiği çok acele kararda spor bakanının nekadar etkisi oldu bilemiyoruz ama hiçbir konuda dik duramayan TFF’nin, dimdikadam Tolunay Kafkas’a sorumluluk ve yetki vermesi de zaten büyük sürprizolurdu.

Göreve gelen Abdulluh Avcı’nın harcanma ihtimalinin başarılıolma ihtimalinden fazla olduğunu, futbolumuzun tek tesellisinin Avcı’sız veseyircisiz İBB’nin süper ligden düşme ihtimali olduğunu da ekleyelim.

Bir de Yılmaz Vural vardı adaylar arasında, evet. BenceYılmaz Vural One Man Show aşamasına çoktan geldi, bıraksın bu futbol mutbolişlerini, içindeki Vural’ı keşfetsin.

AHMET KAYA’SIZ 11YIL

İflah olmaz Ahmet Kaya düşmanlarını bir yana koyuyorum, amayüreğinde biraz olsun insan sevgisi taşıyan herkesin bu sürgün kurbanı adamıtanıma şansları olsa seveceklerine emin oldum hep. Başka bir mayası vardı,başka bir hamuru. Yaşamı boyunca kardeşlikden başka bir şey söylemedi, bazıaklı evvellerin aksine Türk-Kürt ayrımına hep karşı oldu, hele bölünmek gibisaçmalığa her platformda şiddetle karşı koydu.

Ama dar kafalı faşistlerin kabul edemeyeceği bir şey yaptıAhmet Kaya. Dar kafalıların sorgusuz bağlı oldukları otoritenin , yani devletinresmi söylemine itiraz etti, kültürel bir itirazdı üstelik bu. Ama bu kadarıbile kin ve kanla beslenen bir güruhu, linç kampanyasının sırtlanlarınadönüştürmeye yetti.

Haliç’te bir vapuru vurdular 4 kişi , demirlemişti , elikolu bağlıydı, ağlıyordu, 4 bıçak çekip vurdular 4 kişi, yemyeşil bir ayhaliç’te dağılıyordu.

 

Deli Cafer, İsmail, Tayfur ve Şaşı. Üzerime yüklediler buişi…

 

Tam 11 yıldırHaliç’te bir vapuru vuruyorlar, tam 11 yıldır yemyeşil bir ay Haliç’tedağılıyor ve biz müzik ve kardeşlik tutkunları tam 11 yıldır Cinayet Saatininefretle anıyoruz.

HİÇBİR KONUDAUZLAŞAMAYAN  PARTİLER 6222’NINSULANDIRILMASINDA NASIL UZLAŞTILAR?

Terörle mücadele, işçi hakları, demokratikleşme, yenianayasa ve benzeri gibi ülkeyi “can damarından” ilgilendiren hiçbir konudauzlaşamayan AKP, CHP, MHP ve BDP’nin, konu şike ve çete soruşturmasıolunca  şıppadanak  uzlaşmaları, demokrasi kültürü açısındandeğilse de, şike ve teşvik esnafı açısından çılgınca alkışlanacak birfotoğraftı.  Hatta, sulandırma yasası ileilgili bahisler de belli oldu. İşte oranlar;

 

1-      Sulandırmayasasına ilk olarak hangi parti karşı çıkar

 

AKP: 2.30  BDP: 2.20MHP: 2.25  CHP: 28.00

 

2-      Yasataslağına, “yasa halen bu suçlardan tutuklu bulunanları da kapsar” maddesiniilk kim önerir

 

AKP: 1.70, BDP: 1.95 MHP: 1.65  CHP: 1.05

 

3-      “Şike veteşvik suçtur ve çerçeve 6222 sayılı yasa ile çizilmiştir. Yasayı sulandırarakhalkın devlete olan güvenini boşa çıkaramaz, devlet olma ciddiyetini pazaradüşüremez, kişiler için yasa değiştirme kamuoyu algısına ortak olamayız”cümlesini ya da benzerini ilk kim kurar?

 

AKP: 1.85  MHP: 2.90BDP: 3.60  CHP: 47.65

 

Oranlar da böyle. Bence sürpriz oynamayın, tutmaz!!  50 yıldır tutmuyor, şimdi mi tutacak!?

Bir de dip not ekleyelim: Aziz Yıldırım dahil hiçbir insanevladının dört duvara mahkum edilmesinden mutlu olacak karatta bir adamdeğilim, bilmesi gerekenler bu yanımı bilir. Lakin devleti yönetmek de dernekyönetmeye benzememeli.

SERDAR ORTAÇ VANİÇİN YARDIM YAPTI MI?

Keskel alaka, ne alaka mualla diyenler olmuştur, şundan;

Serdar Ortaç nam şarkıcımız, Türm Kızılayı’nın Haiti ya dabir başka ülkeye yardım götürmesini eleştirmiş ve şöyle buyurmuştu,mealen:” Kızılay yurt dışına yardım edeceğine yurt içinde yardıma muhtaçkişilere yardım etsin”

İşte tam fırsatı, Van’da binlerce insanımız ve çocuğumuzaçlık ve karakışla mücadele ediyor, masum bebeklerimiz hayata veda ediyor.

Sayın Ortaç’a soruyorum;

Türk Kızılayı ya da herhangi bir yardım kuruluşuna Van içinherhangi bir yardımda bulundunuz mu?

GUTİ’YE 1.400 BİN AVRO= VAN’A 1000 ÇADIRLIK ÇADIRKENT

Futbolcuların aldığı parada gözü olan TFF Yönetim KuruluÜyesi olsun, o derece!

Ve fakat, doğru dürüst verim alınamayan yabancı bir oyuncuyasözleşmesini fesh ederken 1 milyon 400 bin avro (yuvarlak olarak üç milyon tldiyelim) ödeyebilen bir ülkede, orta ölçekli bir felakette binlerce insan açaçıkta kalıyorsa , neresinden bakılsa ahmakça bir durum var demektir. Havayasaçılan o GUTİ parası ilı Kızılay Van’a tam 1000 (BİN) çadırlık çadırkentkurabilirdi. Çok çok yetenekli ve kerametleri kendilerinden menkul lokalize  yıldızlarımızın 2012 ye gidememe primi olarakaldıkları paralarla kaç çadır kurulurdunun hesabını da okur yapsın.

61 Nerde başlar nerde biter

61 Nerde başlar nerde biter

Gerçekte sosyal hiçbir anlamı olmayan iki rakamın uyumlu birlikteliğinden, kentsel bir marka yaratmanın kimselere bir zararı yok. Hatta bu rakamların uyumunu aidiyet duygusunun sembolü haline dönüştürmenin,  hayatın her alanında duyguların ifadesi için her fırsatta kullanılmasının da kimseyi rahatsız ettiğini de söyleyemeyiz.

Yazının girişindeki havanın zeki beyinlerde beklenti içine soktuğu yere gelelim şimdi ve “ama” diyelim.

Ama, ilgili ilgisiz her yerde 61 vurgusu yapmanın, artık bu kentsel ifade biçimine sempati ile bakan herkesi irrite etmeye başladığını, bunun son derece olağan bir ara durak olduğunu ve kentin kanaat önderlerinin bu  zemin kaymasına dikkat çekmesinin zamanı geldiğini belirtip, beni de “bozan” örnek üzerinde birkaç kelam etmek istiyorum.

Trabzonspor’un da içinde olduğu  kimsesiz çocuklara yönelik bir proje kapsamında , işin medyatik boyutu da düşünülerek kimsesiz bir çocuğumuzun Vanlı depremzedeler için 61 tlik harçlığını bağışladığı öne çıkarılmış. Hepimiz biliyoruz ki, sevgili çocuğumuzun biriktirdiği para 61 tl filan değildir, bu zorlama bir tesadüftür ve hiç de hoş  etki yaratmamıştır.  Kimse kalkıp da “yok yahu volla billa 61 lira çıktı” demesin, ağzımla gülmem buna!

Hiç tanımadığı insanlara zor günlerinde yardım etme duygusu başlı başına bir insanlık zirvesidir ve tek başına bu duygu o çocuğa saygı duymamıza yeter de artar.  Böylesi insani bir durumda bile kentsel bir ikonu öne çıkarma iradesi her yanından sakalet akan damdaki kemancıyı hatırlatıyor. O kadar da değil!

Aykut Kocaman’ın Kimyası

Benim meslek hayatımdaki en yanlış ama hiç pişmanlık duymadığım hamlelerimden birinin tetikçisi olan iş adamı Korkmaz Yiğit, meşhur skandallarımızdan biri sonrası Alaattin Çakıcı tarafından telefonla tehdit edildiğinde “kimyam bozuldu” ifadesini kullanmış ve bu itirafı bir deyime dönüşmüştü.

Tüm maçlarını saha içinde oyuncularının verdiği mücadele ve kendisinin teknik müdahaleleri ile kazandığını zanneden ve ortaya saçılan “ilişkilere” rağmen bu yanılgısına aşık olan bir adamın tüm çelişkilerini yaşıyor Aykut Kocaman.  Ama maalesef gerçeği kabul etmemeniz gerçeği değiştirmeye yetmiyor ve başı kuma gömmek sadece işkenceyi uzatıyor.  Ve bu işkence hali, spor barışının temellerine kocaman bombalar koymayı bir geleneğe dönüştürüyor.

Aykut Kocaman periyodik Trabzon salvolarına yeni bir halka daha ekleyerek,  Trabzonlu bazı oyuncuların milli rövanştan “sakatım” bahanesiyle kaçtığını, üç gün sonra maça çıktıklarını, buna rağmen milli hüsranın faturasının FB’li oyunculara kesildiğini belirtti. Kocaman’ın, faturanın sadece kendi oyuncularına kesildiğine yönelik eleştirisine kısmen katıldığımı, kaleci Volkan’a yönelik eleştirilerin renk körlüğü çukuruna düştüğünü  vicdanı temiz herkesin kabul edeceğini düşünüyorum.

Ancak durup durup Trabzonspor üzerinden mesajlar vermek ne Kocaman’a ne de bir başka kişiye bir yarar sağlar, aksine Kocaman aleyhine oluşan  “kendine Müslüman”  tanımlamasına katkı yapar.  Kaldı ki Burak Yılmaz ve Giray Kaçar’ın “sakatlık” dönüşlerinde Trabzon takımına nasıl katkı yaptıkları da ortadaJ Giray kendi kalesine attı, Burak 700 top kaybıyla oynadıJ

Asıl tehlike şu;

İnsanları kendimize benzetebildiğimiz kadar seviyor ve haliyle  aslında sadece kendimizi seviyoruz. Tek tesellimiz Trabzonsporluların sevgi tanımlarının Aykut Kocaman’ın daracık dünyasının çok üzerinde oluşu ve bu düzeye düşmeyeceğine olan inancımızdır.  Herkes kendi tükenişinin öyküsünü kendi yazar.

Siz Bu Yazıyı Okurken…

Evet siz bu yazıyı okurken Trabzon takımı İnter’le oynamış olacak.  Skor ne olursa olsun necip Türk medyasının Trabzon’a “öteki” muamelesi çekeceğinden eminiz.  Trabzon takımı sayfalarda daha çok yer almak istiyorsa maçı kaybetmekten başka şansı  da yoktur. Böylesi muhtemel bir sonuç sonrası spor sayfalarımızda bolca timsah ifrazatı görüleceğinden de kimsenin kuşkusu olmamalı. Şenol Güneş’in, standart ahlaka sahip herkesi utandırması gereken açıklamalarının görmezden gelinmesi de ülkenin ve ahlakın kayıp hanesine yazılır, Güneş’in değil.

Irkçılık üzerine…

Kişisel olarak bu ülkenin ve kültürün tescilli faşistlerinin dahi renk üzerinden bir ırkçılık içinde olduklarına inanmam kimsenin de inandığını sanmam. BJK TV deki olayın da renk temalı bir öfke yerine, tamamen kişisel bir kızgınlık hali olduğuna inanmak istiyorum. Burada sorun şu ki, bir dil sürçmesi olarak gördüğümüz bu durum için ilglil kişi özür dilemeyi bile becerememiştir.

SADRİ ŞENER BAŞKANLIĞI BIRAKMALI MI? (Bu yazı 3 hafta önce yazılmıştır)

Hiç uzatmadan en baştan söyleyelim;

Suçsuz olduğu ve Trabzonspor’un Başkanı olduğu için bırakmalı, evet!

Sayın Şener’le Çete-Şike soruşturması sürecinde  birçok kez konuştuk, birçok farklı mekanda bir araya geldik ve her seferinde kesinlikle camianın kabul edemeyeceği angajmanlara ve ilişkilere girmediğini ve kendisi için en önemli makamın Trabzonspor taraftarının vicdanı olduğunu söyledi. Objektif olma saplantısı yüzünden en yakınlarını bile kırıp dökmekten imtina etmeyen ben, Başkanın bu konudaki samimiyetinden zerre kuşku duymadım, iddianame sonrasında da duymuyorum.  Ama içimi kemiren kuşku saksağanının itelemesiyle, kendisinin haberdar olmadığı kimi girişimlerin olabileceğini söylediğimde de, bu konuda da kuşkusu olmadığını ve esasında savcının sorduğu sorular ışığında da böyle bir izlenim almadığını ifade etti.

Sadri Şener’in bu tür ucuz işlere tenezzül etmediğine inanmıştım ve hala da inanıyorum ama, skandalın mağduru olan takımın başkanı olarak , anlaşılması güç bir nezaket sarmalına girmesini hiç bir zaman anlayamadım. Şener’in nezaketi kimi zaman öyle boyutlara ulaşıyordu ki, neredeyse Trabzon takımı 82 puan toplayarak Fenerbahçe’yi şike ve teşvike mecbur etti diye suçluluk duyduğu kanısı uyanıyordu !? Bu tarifi zor durum  hep yanımda gezinirken, 6222’nin ürküttüğü fincancı katırlarının TBMM’ye doğru “yepisyeni”  bir konvoy çalışması başlattıklarını öğrendik.

Bu çalışmayı yineleyip vakit almadan kısaca özetleyelim; bu çalışmaya göre 6222 ile yasaklanan ve ağır cezalar getirilen şike ve teşvik suçları yeniden serbest bırakılıyor! ve “nihayet futbolumuz ve sporumuz da temizleniyor” şeklindeki toplumsal algı bir anda büyük bir düş kırıklığına dönüşüyordu.

Fenerbahçe lobisinin bu çalışmayı sürdürmesinin, hiçbir konuda anlaşamayan 4 partiyi bu örtülü af konusunda uzlaştırmasının ve TBMM’nin yasayı yangından mal kaçırır gibi çıkarmasının anlaşılmaz bir tarafı yoktu. Fenerbahçeliler başkanlarının suçsuz olduğuna inanıyorlardı ve bunun gereğini yaptılar.

Anlayamadığım şuydu;

Şike- Çete’nin sadece bu yıl değil, neredeyse kurulduğu günden beri en büyük mağduru olan Trabzonspor’un Başkanı, şikecilere örtülü af getiren ve neredeyse şikeyi serbest bırakan yasa önerisine ne adına, kimin adına, hangi ulusal ve kurumsal çıkarlar adına imza koydu?

Küçük bir tarih ve utanç gezisi yapalım şimdi.

70’li yılların başları. Trabzon, ligin son maçında sahasında rakibini  4 farkla yenmesi halinde şampiyon olarak birinci lige çıkacak.  Rakip son 30 yıldır İlhan Cavcav’la bütünleşen Gençlerbirliği. Hiçbir iddiaları ve düşme durumları  yok.  Ve o Gençlerbirliği  tarihsel bir utanca imza koyarak Trabzon’a gelmiyor ve hükmen mağlup olmayı göze alıyor, amaç hasıl oluyordu: Trabzon’un şampiyonluğu 1 gol farkla engelleniyordu.

Böylesi utanç verici onlarca acısı olan bir geçmişten gelen takımın başkanı, nasıl olur da şikenin affına yönelik tasarıya imza koyardı hiç anlamadım ve anlamayacağım…

Buna rağmen Sayın Şener’e karşı ciddi bir muhalefette bulunmadım. Ancak savcılık iddianamesinin açıklanmasının ardından Sayın Şener’in Trabzonspor Başkanı olarak kalma ihtimali hukuken ortadan kalkmıştır.  Dürüstlüğüne inandığımız sayın Sadri Şener , Trabzonspor’a giderken de büyük bir iyilik yapma şansını kaçırmamalıdır.

NE YAPMALI?  GÜNEŞ BECKENBAUER  OLMALI!

Yapılması gereken Aralık ayındaki mali genel kurulu seçimli kurula dönüştürmek ve Trabzonspor’u her şeyiyle Şenol Güneş’e teslim etmektir.  Hepimiz biliyoruz ki sevgili Şenol Güneş bu görevi kabul etmeyecek ve oldukça direnecektir.

Ancak yine hepimiz bir şeyi daha biliyoruz;

Şenol Güneş bu şehrin yetiştirdiği en büyük ve güvenilir markalardan biri ve dönem itibari ile de birincisidir, bu görevden kaçmaya da hakkı yoktur. Ve Güneş’i bu göreve ikna etmesi gereken ve belki de bunu başaracak tek kişi de sayın Başkan Sadri Şener’dir.

Şenol Güneş’in;  Trabzon’un ve Türkiye’nin Beckenbauer’i  ve “Kayzeri”  olma zamanı gelmiştir.

********

MAA VE ALİ KOÇ VE NİHAT ÖZDEMİR VE SAİRE VESAİRE…

TFF Başkanı MAA’nın yüz ifadesinde bir masumiyet olduğu ve ne yaptıysa Fenerbahçe daha az zarar görsün diye yaptığı neredeyse ortak kanaate dönüşmüş durumda.

Bence Sayın Aziz Yıldırım’ın yüz ifadesinde de bir masumiyet gizli ve o da ne yaptıysa Fenerbahçe için yaptı.  Ancak bu çok sakat bir metodolojidir.

Bu yoldan gidersek, Dersim katliamını da anlamaya başlarız, 1915’İ de, Sivas’ı da, Maraş’ı da…

Sayın MAA,  TFF  olarak üzerlerine düşeni yapmamış, oynak spor yöneticilerinin tuzağına düşmüş ve gelinen noktada da maalesef tüm sürecin bir numaralı sebebi olmuştur.

Dünyanın en büyük romantiklerinden Rus Devriminin lideri V. İliç Lenin, “Sol Komünizm: Bir çocukluk hastalığı” adlı eserinde , sonuçları açısından bakıldığında iyi niyetle kötü niyetin hiçbir farkının olmadığına değinir ve şöyle seslenir yöneticilere; “Kitlelerin, sınıfın geri tabakalarının düzeyine saplanmamalısınız. Bu kabul edilemez bir şeydir. Onlara acı gerçeği söylemelisiniz”

Bu tespitin sizlere kimleri hatırlattığın sormuyorum…Herkesin bir tarzı var ve belli ki Lenin kitlelerin acı gerçeği bilmesinden yanaydı ve bu duruşuyla tarihin en büyük devriminin lideri olmayı başarmıştı. Kitlelere gerçeği söylemek yerine, ona şirin buna can; şuna sempatik ötekine kanka görünmeye çalışanların sonunu hep birlikte göreceğiz…Dileğim, bu sürecin sonunda hiçbir spor adamının akıl almaz cezalarla dört duvar arasında ömür tüketmemeleridir. Yargılamalar süratle yapılmalı, cezalar verilmeli ve sonrasında da 6222’nin kimi akıl almaz cezaları makul düzeylere indirilmelidir. Hayatın buna değdiğine inanmıyorum.

Fenerbahçe’nin genç avukatı Emin Özkurt, her fırsatta müvekkillerinin suçsuz olduğunu ve esasen suçluluğu kanıtlanana kadar herkesin masum olduğunu günde 100 kez tekrarladı, halen de tekrarlamaya devam ediyor, eyvallah tabi ki öyledir.

Öyledir de, UEFA temsilcisi Cornu’yu iki dakikada harcfama ,iştahının temeilinde neyi arayacağız? Adamı  aramadan, dinlemeden, savunmasını almadan darağacına çeken aklı ve vicdanı nasıl yorumlayacağızen!?  Bu kadar ucuz mu bu işler?  Turşu lazımsa Beşiktaş çarşıda Sofyalı Halim Dayı var, lahana da vardır onda…

KIZILAY VE VAN VE TFF

Geçen haftaki yazımda , sayın MAA’nın “amatörce çalışıyoruz” açıklamasının ardından, “nasıl yani, Kızılay Genel Başkanı gibi mi” diye örneklemiş ve TFF’de kimin ne kadar aylık aldığını sormuştum, yineliyorum; TFF Yönetim Kademelerinde kim ne kadar maaş alıyor, yanıt bekliyoruz.

Ancak bazı okurlarımdan, Kızılay Genel Başkanı ile ilgili benzetmeme tepkiler aldım, maalesef bu konuda da Kızılay Genel Başkanı ile Genel Müdürün karıştırıldığını gördüm, ilgili kurumda çalışırken de tanık olduğum bir yanılgı olduğu için bir hatırlatma yapalım;

Kızılay Genel Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyeleri, hiç bir nam ve ünvan adı altında ücret almazlar. Hatta bir Kızılay iştirakinde Yönetim Kurulu Üyesi olarak yer alan Kızılay Y.K.üyeleri burdan aldıkları ücretleri de hayır işlerinde kullanılmak üzere bağışlarlar ve gönüllü çalıştıkları için maaş vb hiç para almazlar.

Kızılay Genel Müdürü ise böyle değildir, o profesyoneldir, alır.

Fenerbahçe Sol ile Sağı Nasıl Birleştirdi!

 

Merhum Profesör İdris Küçükömer  “Düzenin Yabancılaşması” adlı eserinde “Türkiye’de sol sağdır sağ ise sol” tespitini okuyalı ve beni benden alalı neredeyse 20 yıl olmuş.

Geldiğim noktada sol diye gözümüze gözümüze sokulan legal örgütlerin neredeyse tamamının geçmişten besleniyor olması ironiden trajedi kıvamına geçiş yapsa da, son şike-çete sürecinde “solcu” diye bildiğimiz nice figürün içindeki faşisti dışa vurduğuna tanıklık ettik. (Sol vicdandır sol herkes için adalettir üst başlığımızı hiç unutmadan…)

Gençliğinde Bekaa Vadisi’nde arkadaşlarını “satan”ından, Fenerbahçe dışındaki her konuda aklına ve duygularına inandığınız profesörüne; iş hayatında mucizelere imza koyan başarılı iş adamlarından, ülkenin en etkin gazetesinde köşe yazıları yazan  kanaat önderlerine kadar; “değer” kavramının karşısında isimlerini bir şekilde düşürmüş yüzlerce, binlerce “etkin” isim, konu Fenerbahçe olunca “Başkalaşım” geçiriyor.

Fenerbahçe- Trabzon maçına dair gazete yazılarını okuyan herkes görecektir ki, tapelere “ailenin hakemi” olarak kayıt düşen Cüneyt Çakır nam hakemin, Trabzon’u katledişine dair tek bir vicdanı kırıntısı bulamayacaklardır.

Hiçbir konuda anlaşamayan ve sabah akşam birbirlerine “sallayıp duran, atıp-tutan” , Sözcü’den Bugün’e, Yeniçağ’dan Milliyet’e, Hürriyet’ten Cumhuriyet’e dek tüm gazeteler, Trabzonspor’un hakem marifetiyle katli konusunda devekuşu olma yarışına girmişlerdir, utanılasıdır, ama daha kötüsü rutin bir duruştur. Misalen, Televizyonlarda yıllardır spor programı yapıp sunan ama Tavşan Atlet kavramından bihaber bir spor kültürüyle topluma yön veren Faik Çetiner’in 18 Aralık F.b-Trabzon maçını yorumlayan yazısını okuyun. Cin olmadan takım çarpan Cino ile ilgili tek satır bulamazsınız, acı tebessümünüze bile yazık. Çetiner, yazısını okuduğum için “rasgele” bir örneklemedir, siz de başka bir örneği okuyun, “fark göremiyorum ya sen!”

İdris Küçükömer bizi affetsin. Türkiye’de sağ sol sol da sağ değildir olamaz, böyle olabilmeleri için bir ideolojilerinin olması gerekir. Ama son şike-çete-fenerbahçe süreci bize şunu öğretti ki, vicdanı olmayanların ideolojisi olamaz ve vicdansızların buluşma noktası da bellidir.

Gökhan Gönül-Mehmet Topuz

Mutluyum zira hakkında birçok yazı yazdığım Gökhan Gönül herkese adamlık dersi verdi. Son Trabzon maçında yaşanan bir pozisyonda, Fenerbahçe’ye oyun üstünlüğü kuran Trabzon’un hızını kesmek için  uydurma bir kırmızı kartla genç oyuncu Aykut’un atılmaması için müdahale eden Gönül,hakemin infazını engelleyemediyse de, namuslu insanların gönlünde iz bıraktı.

Pozisyondan “rahatsız” olan Gökhan Gönül hakeme “durumu” izah etmeye çalışırken, (Kırmızı kart gören Aykut’la ikili mücadelesinde her iki futbolcu birbirine değmemişti bile) , ekranlara bir “gölge”nin girdiğini gördük, arkasında Topuz Mehmet yazan bir gölge…Ne olursa olsun kazanalım, ne şekilde olursa olsun biz kazanalım çukurlaşmasının temsili fotoğrafı.

Şu yaşadığımız hayatı Topuzgillere rağmen tüketiyorsak , yeni Gökhan Gönül’ler umudu hatırınadır. Senden o kadar çok var ki Topuz, o kadar gereksiz ve çoksunuz ki tarihin onur defterine kaydınızı düşemeyecek kadar çok…. Ve Gökhan’lar, Turgay’lar o kadar az…

Atın Şenol Güneş’i içeri mesele kapansın!

3 Temmuz’dan beri önüne gelenle sevişen bir temsilin geleceği nokta da kaçınılmaz olarak bu olacaktı.  Şimdi yapılması gereken, geçen yıl onca teşvik ve şikeye rağmen tek bir haram puan almadan ve hakemlerce birçok puanı çalınmasına rağmen 82 puan toplayan Trabzonspor Takımı ve Şenol Güneş hakkında suç duyurusunda bulunmaktır. Gerekçe: Namusuyla oynayıp şampiyon olmaya çalışmak, teşvik ve şike harcamalarının boşa gitmesine sebep olmak ve bir takım kişileri suç işlemeye mecbur bırakmak!

Atın Şenol Güneş’i içeri, herşey güllük gülistanlık olsun. O la laaaa ne ala mualla!!

TFF Neden Susuyor?

TFF Başkanı “Biz amatörce çalışıyoruz” açıklamasını yapalı neredeyse 1 ay oldu ama hala TFF yönetiminde kimlerin ne kadar para aldığını açıklamadı. Bekliyoruz, fikri takip ilkesine bağlı kalmaya yemin etmiş bir meslek mensubu olarak bu soruyu cevabını alana dek soracağımızdan kimsenin kuşkusu olmasın.

TFF’ye bağlı Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu’nun , gördüğü kart bile tartışmalar yaratan Trabzonsporlu Zokora’ya 3 maçtan men cezası vermesi trajikomik bir suçüstü vakası olarak kaydını düştü.  Trabzon yönetimi, çifte standardın teşhiri için yakın tarihin Alex ve Engin Baytar örnekleriyle UEFA ve FİFA’ya bir dosya göndermeli ve teşhirci olmalıdır.

Şey bi de, şu PFDK daki 4’e 3 oranı biraz sakat gibi duruyor. Fenerbahçe bu kurulda da farkı en az ikiye çıkarmadan rahat edemez, demedi demeyin

Saf Fenerbahçeli şimdi ne düşünüyor?

Saf derken, kulübüyle gönül bağı dışında ilişkisi olmayan ve markadan beslenmeyi aklının ucundan geçirmeyen milyonlardan bahsediyorum. Etik Kurul raporuyla (yanılmıyorsam 5 üyeden ikisi Fenerbahçelidir) ortalığa saçılan şike ve teşviklerin tek suçsuzu varsa o da Fenerbahçe taraftarıdır. Başta Trabzonsporlular olmak üzere diğer takım taraftarlarının eleştirilerinde ölçüyü kaçırmaları sadece kendi değerlerini düşürecektir. Yapılması gereken Fenerbahçe’ye gönül veren milyonların artık kaçınılmaz olan öz eleştiri ve iç hesaplaşma sürecini saygıyla karşılamak ve kırıcı yorumlardan uzak durmaktır. Kendi adıma yapacağım budur.

Trabzon Kendi Kupasını Tasarlasın!

Başta Fenerbahçe olmak üzere tüm Türk futbolunu kaosa ve çöküşe  sürükleyen ve Avrupa’nın gözünde küçük düşürülmemize sebep olan TFF ve unun başkanından şampiyonluk kupasını almayı hiç bir TS’li istemez. Yayıncı kuruluşun çıkarları için süreci uzatan ve “sağma” operasyonuna imza koyan TFF suç işemiştir. TS yönetimi bu kirli sezonun anısına bir tasarım yarışması açarak kendi kupasını dizayn etmeli ve müzesinde ibret-i alem için sergilemelidir.

MM’de Markar ve Ermeni Meselesi

Erdoğan Aktaş’la Memleket Meselesi’nde bu akşam Taraf yazarı Markar Eseyan’ı izleyebilirsiniz. A Haber’de saat 21.00 de yayınlanacak programda Ermeni Meselesi dışında, şike ve kolesterol meseleleri de konuşulacak

 

 

— çino