Korkunun ecele faydası meselesi VE KIZILAY başkanı

Toplum olarak kapitalist kuralların dayattığı bir çürüme yaşıyoruz, tabi aslında bu çürüme sadece bizde değil tüm Dünya’da hissedilebiliyor. Gemisini kurtaran kaptanlar nicedir tüm insanlığı menfaat transatlantiklerine filika olarak kullanıyorlar.

Ve fakat, bir “iyilik” kurumu olan 144 yıldır acının olduğu her yere merhameti taşıyan Kızılay gibi bir kurumun başkanının, herhangi bir insanı işinden etmek için o kişinin işverenine “ bu adamı işten atın” diyecek düzeylere inmesinin benim insanlık anlayışımda yeri yok.  “Bize iftira atıyor, o yüzden” gibi bahaneler elbette olacaktır, lakin bunun için tarafıma açılmış bir dava zaten hukuki sürecinde işlerken, bir de patrona ihbar! Ederek işime son verilmesini istemenin adını siz koyun.  Herkes bilir ki bir yazarın yazılarına son verin demek, işten atın anlamına gelir.

Kızılay Olağanüstü Kongresiyle Başkanlığa seçilen Ahmet Lütfi Akar’ın şikayet ettiği yazıyı aynen okuyalım.

Adliye Koridorları Ve Kızılay”

Taraf’ta çıkan bir yazım nedeniyle Kızılay yönetimi beni mahkemeye vermiş. Van’da yanan çadırlarda ölen 5 çocuğun günahı boynunuzdadır demişim! Kızılay avukatları, “ölümler bizim çadırlarda olmadı, o bakımdan suçsuzuz” demeye getirmişler. Başkanları Başbakan’dan 2 gün sonra deprem bölgesine giden kurumdan daha vicdani bir bakış bekleyemezdik elbette. Lakin, bir önceki dönemde projelendirilen “yanmaz çadır”ları neden Van’a yetiştirmediniz, işiniz ne? diye sormaya ve Müdür sıfatıyla görev yaptığım kurumda neden hiçbir ihale komisyonuna girmediğim gibi konuları paylaşmaya devam edeceğiz.”

Akar’ın gönderdiği  ihbar mektubunda “iftira” örneği olarak sunulan şeylerden biri;  ben “Başbakan’dan 2 gün sonra gitti” demişim, oysa kendisi  2 günden daha daha kısa bir süre “sonra” gitmiş..miş..

Bu mantıkla çalışan bir zihniyete , önemli olan Başbakan’dan önce giderek Sayın Başbakan’ı olay yerinde karşılamak ve bilgilendirmektir. Biz yazımızda Akar’ın da içinde bulunduğu Kriz merkezinin Başbakan tarafından aranarak hakaret edildiği gibi abuk sabuk bir iddiada bulunmadık. Sadece iradenin ataletini eleştirdik. Kızılay Okyanus ötesindeki Haiti depremine bile bu kadar gecikmemişti!!

Bir başka “iftiram” da şu imiş; ben davaya konu edilen yazımda  “Kızılay’da sadece 1 ihale komisyonunda yer aldım, ondan sonra da yer almadım” demişim!

Arayıp tarayıp çıkarmışlar; Ben meğer 1 değil tam 7 ihaleye girmemiş miyim?

Bilmeyenler için; ben Kızılay’da son iki yılı Basın Müşaviri olmak üzere 5 yıla yakın yönetici olarak görev yaptım. Ve İhale komisyonuna benzeyen tek ihaleye girdim. Kızılay’ın Ankara binasında zemin katta bir oda vardır, orada her hafta birkaç ihale olur ve ben sadece 1 kez girdim ve bir daha girmemek için de kendimce yeterli verilere sahip oldum. Yoksa ben de misal milyon milyon avroluk kan hizmetleri ihalelerine girebilirdim, kimse de engel olamazdı. Üstelik, Kızılay Kartal Hastanesi’nin yılan hikayesine dönen ihale sürecinin senaristi şudur da demedik!

Bunun dışında ihbar makamına şunu hatırlatırım;

Benim toplam 7 ihaleye girdiğimi söylüyorlar ya hani, hayır Kurumsal İletişim’le ilgili değil 7 en az 777 işe imza atmışımdır. İhale edildiğinden bile habersiz olduğum konuları yanımda çalışan ve dürüstlüklerine inanıp güvendiğim arkadaşlarım masama getirmişler ben de imzalamışımdır. Halen görevlerine devam eden arkadaşlarım eğer Genel  Müdür ya da Genel Başkan baskısından çekinmezlerse bu gerçeği zaten kabul edeceklerdir. Yani  iftira ve ihbar meraklıları gerekirse tozlu rafları arasınlar, yepisyeni ihalelerde imzalarımı bulacaklardır. Ama o imzalarda bir şey daha bulacaklardır, onurlu bir insanın hiçbir pisliğe bulaşmamış gururu.

Son bölüme de Kızılay Başkanı Ahmet Lütfi akar’ın “ihbar”ından bir bölüm koyalım;

“Sayın Başar Arslan/ Taraf Gazetesi

………… ……………… ………..

.. Türk Kızılayı’na ve Kızılaycılara yönelik bu tür çirkin iftiralar öncelikle umutlarını bu kuruma bağlamış kişilere zarar vermektedir. ….. Bu haksız ve yalanlarla dolu, toplumu yanıltan yayınlar için Taraf gazetesinin alet edilmesinin SONLANDIRMASI SORUMLULUĞUNUN” TARAF YÖNETİCİLERİNE DE DÜŞTÜĞÜNE İNANIYOR, DESTEĞİNİZİ TALEP EDİYOR ÇALIŞMALARINIZDA BAŞARIALR DİLİYORUM

AHMET LÜTFİ  AKAR (ISLAK İMZA)

Kızılay üzerinden kendilerine kariyer, ikbal ve gelecek inşası hedefleyenler;

SEDAT TUNALI  “hür ve hesapsız” dır, AMA ELBETTE  O’NUN DA BİR HESABI VARDIR;

KIZILAYI BÜTÜNÜYLE ŞEFFAF BİR YAPIYA KAVUŞTURMAK VE ERGENEKONVARİ AİLE ŞİRKETİ HAVASINDAN KURTARARAK GERÇEK BİR SİVİL TOPLUM KURULUŞUNA DÖNÜŞÜMÜNE AĞIRLIĞINCA KATKI YAPMAK.!

Not: Ahmet Lütfi Akar nam Kızılay Genel Başkanı hakkında Kadıköy Cumhuriyet Savcılığı’na, gıyaben iftira ve hakaret için suç duyurusunda bulundum. Bakalım ifitiracı kimmiş, Yüce Türk Adaleti karar verince anlarız

Reklamlar

VAN’DAKİ ÖLÜMLERİN SORUMLULARI KİM?

Üzerinden 4aya yakın bir zaman geçmesine rağmen hala yaraları sarılamayan Van ve Ercişdepremzedelerinin ağır kış koşullarınakarşı verdiği mücadelede, başta çocuklar ve yaşlılar olmak üzere acı kayıplaryaşanmaya; çaresiz insanların sahipsizliği yürek burkmaya devam ediyor. Bilanço çok ağır, 127 çadır yangınında 5 ibebek ve çocuk 14 insanımız yanarak ya da dumandan zehirlenerek canverdiler. Ortalıkta masumlar masumuBerfin bebeğin hesabını soracak kimsegörünmüyor. Sessiz çığlığın desibeli ne iktidarın duyabileceği kıratta ne devicdanların. Oysa bu bebekler ve yaşlıların eceliyle ölme hakları vardı,birileri aldı. Hepsi yaşayabilirdi bu canların, hepsi bayramlara kavuşupbüyüklerin ellerinden küçüklerin gözlerinden öpebilirlerdi, öptürmediler. Yönetim Felsefesindeki uyuşmazlıknedeniyle görevinden istifa eden bir önceki Kızılay Genel Başkanı Tekin Küçükali , 7 yıllıkKızılay tecrübesiyle çadırların yanma ihtimaline karşı yepyeni bir modelgeliştirmiş ve Simav depreminde de bu projenin saha çalışmasını başlatmıştı. Peki neydi bu bu proje biliyor musunuz? Yanmayan malzemeden yapılan, 5 – 7kişilik bir aileyi alabilecek, içinde banyo ve mutfağı da bulunan Yunus EmreEvleri projesi. İşte bu evlerin hayata geçirilmesisürecinde Genel Başkan Tekin Küçükali ve Yönetim Kurulu arasında biranlaşmazlık çıktı. Bu anlaşmazlığa, saha uygulayıcısı olarak müdahil olması gereken Genel Müdürlükmakamı ise, adeta “yesinler birbirlerini” hesabiliğiyle hep kenardan izledi. Tartışmalar büyüdü ve sonuçta Yunus EmreEvleri projesi kadükleştiı. Sonra ne oldu derseniz; 5’i melek 14 insanımız çadıryangınlarında hayattan koparıldı, merkezi hükümet Yunus Emre çözümü yerinekaosun göbeğine itildi. Çözümsüzlüğün vebaşarısızlığın sebebi olarak Van Valiliğini gösteren ve bir aile şirketi havası veren Kızılay’ınGenel Müdürlüğünün gizli gündemi isemuhtemeldir ki hangi müdüre “durumlarına göre” hangi lüks makamaracının tahsis edilmesi sorunsalı olmalı. O üç yaşındaki Mustafa var ya Mustafa! Kurumları ve mevkileri kişisel ya dakurumsal çıkar için kullanan haysiyet fukaralarının yakasına yapışacak ve heriki cihanda haykıracak; Beni Siz Öldürdünüz!

FENERBAHÇE’NİN CAS DAVASI GERİ Mİ ÇEKİLDİ?

FENERBAHÇE’NİN  CAS DAVASI GERİ Mİ ÇEKİLDİ?

Kendi keyfiyetleridir, elbette ki hem açılmış bir davadan vazgeçebilirler hem yeni davalar açabilirler hem de uzlaşma noktaları yaratıp süreci istedikleri gibi yönetebilirler. Açılan, kapatılan ya da uzlaşılan davalarla ilgili milyon avroları bulan mahkeme harcamaları ve avukatlık ücretlerinin hesabı sorulacaksa da, bunu da Fenerbahçe Genel Kurulu  sorar!  Buraya kadar kimsenin itirazı olacağını sanmam.

Ve fakat, takımlarıyla karşılıksız bir aşk ilişkisi dışında hiçbir menfaat ilişkisi kurmayan milyonlarca FB’liyi kandırmaya, yönlendirmeye ve gerçeğin saklanması için kullanmaya kimsenin hakkı olmamalıdır.  CAS’ta açılan davayı “namus meselesi” düzeyine taşıyanlar için dramatik olması kaçınılmaz bir izah kendini dayatmıştır. Bir davayı önce Namus Meselesi yapıp sonra da meseleyi unutturan ruh halinin yanıtlarını neREde aramamız gerekiyor, biri bize söylesin ? (Davanın geri çekilmediği açıklanırsa onu da yazarız elbet)

Spor Hukuku Enstitüsü’nün Galatasaray Kongre Üyesi Kurucularından ve mevcut  Başkanı Kısmet Erkiner’in yardımcılarından biri Fenerbahçeli Şekip Mosturoğlu , Genel Sekreteri Beşiktaşlı Emin Özkurt. Eminim ki içlerinde Trabzonsporlu hukukçular da vardır.  Yani bir ticari işletme mantığı ile kurulduğunu herkes gibi ben de düşünebilirim ve son süreç bu öngörüyü ziyadesiyle desteklemektedir.

Senaryo dersi aldık okulda, garabet düzeyini aşmayan senaryolar da yazdım hatta, ama son senaryomu Enstitü adının itibarı ile gerçek statüleri  olan “Dernek”i kullanmayan  “spor hukuku enstitüsü” üzerinden kurgulayalım.

Aslında Spor Hukuku diye bir hukuk dalının olamayacağını ve enstitüsünün de “şekil olsun” diye ve “gel gel” için kurulmuş olabileceğini dile getiren birçok tecrübeli hukukçu, Fenerbahçe’nin yapması gereken tek şeyin süreci gerçekçi bir bakışla değerlendirmek ve iddianame süreci sonrasında da savunmasını yapmak olduğunu sıkça dillendirler.

Ancak süreç böyle işlemedi . Fenerbahçe’nin çaresizlik ve şaşkınlık içinde çare arayan yöneticileri ile ilişkiye geçen kimi hukukçular, UEFA’nın F.B’ye büyük haksızlık yaptığını ve tazminat davası açılarak FB’nin haklılığının ispat edileceğini söylediler. Gerek UEFA ve gerekse Türkiye’den “konuya hakim” hukukçular, bu davanın bir yanıltma, yanılsama ve kamuoyu tepkisini azaltma davası olacağını söylemelerine rağmen,  CAS hakimi olma sıfatıyla inandırıcılık kazanan Kısmet Erkiner ve ekibi, yani Spor Hukuku Enstitüsü, aksini iddia ederek FB’ye umut, UEFA’ya hasım oldular. Ve  umut olmanın karşılığı olarak “dava vekili ücretini” elbette aldılar, hasım olmanın  ise Spor Enstitüsü nezdinde bir önemi yoktu. Zira avukatlık , yüzde yüz katil olduğu bilinen bir katile bile “bebek kadar masumdur” diyebilen bir duruş olduğu ve bu da yasalarla güvence altına alındığına göre, Enstitü açısından herhangi bir mesele yok!

Kimsenin kazandığı parada gözümüz olmadı. Hatta  kazanılma ihtimali sıfır olan bir dava üzerinden bilmem kaç liralık dava vekilliği ücretinden , masraflarından  vb gibi ayrıntılardan sana ne de denebilir,  ancak milyonlarca kalbi temiz insanı olmayacak bir davaya amin dedirterek kazandığınız para, kaybedilen itibarın yanında hamam parası bile olamayacaktır.  (Ben TS’liyim ya, kesin kumpas planlıyorumdur!  Zaten namus meselesi yapılan davayı da ben geri çektim!  Benim Halaoğlum Salih’in oto yıkama tükanı var , İnfantino hiç gelmiyorsa haftada üç gün orada, hatta motoruyla oynanmış Maserati’si var. Salih rica edince kıramamış, dosyayı olduğu gibi vermiş! )

Kimse ak kaşık değil evet. Ama futbolumuzu temize çıkarmak istiyorsak  bu ancak FB’nin gerçekleri tüm çıplaklığıyla görmesi özeleştirisiyle başlayacaktır, bunu başlatabilecek tek irade ve akıl da maalesef hala tutuklu. CAS hayaline harcanan enerji savunmaya harcansaydı belki de süreç çoktan başlamış olacaktı. Ama işte ne sakalımız var ne de enstitümüz…

ZUPPER FİNAL!

Deveyi diken ahlaki öpen futbolumuzun finalleri geldi çattı, bir heyecan bir heyecan anlatılır gibi değil. Hatta henüz Birleşmiş Milletler’e kaydını yaptırmamış bir ülke bu dev maçları canlı yayınlamak için kulis ön çalışmalarına bile başlamış, bu derece!

Fenerbahçe ve Trabzonsporlu yöneticilere değildir sözümüz,  sözümüz gerçekten temiz futbol isteyen her iki camianın taraftarlarınadır. Bırakın adli süreç kendi içinde işlesin, yöneticiler kendi hesaplarıyla kirlenmiş açıklamalarıyla birbirlerine sallasın dursun. Biz futbola odaklanalım ve saha içindeki 22 delikanlıya saygı duyalım. Ve kendi evimizde “hakkıyla yendiler” diyebileceğimiz bir rakibi alkışlayacak düzeye “bir gün önce” ulaşabilmek için el ele verelim…

“İKİ İBRAHİM’İ ÇAĞIRMAYIN DA KİMİ ÇAĞIRIRSANIZ ÇAĞIRIN”

Başlıktaki ifade Wov Otel buluşmasına kimleri çağıralım sorusuna , Trabzon’un her şeyi olan iki tepe ismin de katıldığı toplantıda verilen cevaptır. Bu bir duyum,  elimde belge yok.  Ama doğru olduğuna inandığım bu ifadede saklı zihniyet Trabzon’un yakasından düşmedikçe, Trabzon yel değirmenleriyle kavgaya devam edecektir

Twit: tunalisedat

 

TRABZONSPOR YAZMAYA ARA!

İYİLER Mİ KAZANIR SİLAHI OLANLAR MI?

Bir köşe yazarı olarak okumaktan büyük keyif aldığım Halil Berktay’ın; Barcelona-R.Madrid maçına dair (tırnak içinde) “Kötüler kazandı” başlıklı kısa yorum yazısı beni de erken 23 Nisan coşkusuna ortak etti. “Mütevazı Ciddiyetiyle” Guardiola ve “meşum gangster havalı Mourinho” tesbitiyle yoruma her şeyi açıklamaya yetecek bir benzetmeyle giren Berktay için Barcelona ; çalışılmışlığın, emek verilmişliğin ve en duru haliyle duruluğun ve saflığın sembolü ve kendisi de haliyle bordo-mavililerin yanında duruyor. Tüm oyun planını rakibin en etkili silahlarını fizik güç ile durdurmak üzerine kurgulamış Real Madrid’i de mahkum ediyor; “heyhat, tarih gibi futbol da illa iyilerden yana değil” Saygıdeğer Berktay’ın Barcelona sevgisinin salt futbolun içinde kalınarak tarif edilebileceğine inanmıyorum. Türk futbolunun tek “devrimci” takımı Trabzon adına da Berktay aklının, birikiminin ve kaleminin birkaç cümle kurması hoş bir hayal olarak kalmasın istiyorum. Türkiye özelinde” iyilerin” neredeyse hiç kazanamadığı gerçeği, silahı olanların hemen her gün yüzümüze çarptıkları bir utanç belgesi olarak tarihe ciltler dolusu notlar bırakırken, Halil Berktay ve dahi Roni Margulies gibi “adam”ların da sürece katkı yapmaları gerekmiyor mu?

TRABZONSPOR YAZMAYA ARA!

Bazen cümlelerin içinde saklı kalır utancımız, bazen en çok sevmek isterken en yalnız kalırız. Bazen size bir söz verilir, sonra o söz utanmazca unutulur. Sonra bir söz daha verilir, markayı saha sonuçlarıyla ve üç-beş utanılası doların hatırına değil de insanca ve devrimci bir Duruş ve Tavırla yüceltmek için heyecan duyarsınız, markanın bir numaralı temsilcisi size onay verir; hatta rakip takımla konuşur onları da bu onura ortak etmeye çağırırsınız, her şey konuşulur , sonra maça çıkıldığında ve ilk düdük çaldığında yer yarılsa da içine girsem utancı düşer payınıza. Aynı masada oturup kemençe ve atma türküler eşliğinde eğlendiğiniz zeka özürlü hödüklerin arkanızdan ettikleri hakaretleri çekersiniz, internet üzerinden kargaları güldüren iftiralar atan sırtlanların, şehir ve takım üzerindeki ikbal hesaplarına payanda olan binlerce genç yüreğin, iftiralara sessiz kalışının acısını yaşarsınız, gerektiği hiçbir zaman sesini çıkarmayan çakalların emek verdiğin kimi oluşumları da “kullanarak” seni de bu lekeye ortak edişlerinin hüznünü sonra… Rakip olduğu algısındaki algı dumuru zavallıların “ama herkes yaptı”lı gülünç saldırılarına muhatap olursunuz bir de.. Trabzonspor üzerine yazı yazmama kararımı, Trabzon ya da tüm ülkeyi ilgilendiren konular hakkında yazmama olarak algılayan çakallar ise hiç sevinmesin, “köpekler istedi diye atlar ölmez.” Tüm bunlar ne için? Sizi ve hayatı var eden tüm “değerleri” temsil ettiğine inandığınız, haksız verilen penaltıyı seve seve dışarıya vuracak bir kültürü hakim kılmak için yanıp kavrulurken; endüstriyel futbolun “beslediği” herkes ve her kurum tarafından saldırıya uğrayıp, bir de mahkeme kapılarına taşınırken, bir de aldatılan, küçük düşürülen biri neden yazsın ki? En büyük yanılgım, “endüstriye” göbeğinden bağlı kişileri kendim gibi hesapsız “adam” sanmam oldu. Herkesin bir hesabı varmış meğer, meğer yönetici diye bilinen insanlar türlü çeşitli ticari ilişkilerin batağında çıkar hesaplarına yöneticilik kartvizitini anahtar olarak kullanırken ben yel değirmenleriyle savaşıyor muşum. Tuvalete gitmek için bile onay bekleyen zatların dik duracaklarını sanmak gibi bir zalaklığın öznesi olmayı bıraktım artık. Evet, iyi bir adam olamadım belki, ama kardeşlikten ve adaletten başka hesabım da olmadı, gizli gündemli ve güdümlü puştlardan da olmadım. Trabzon üzerinden “beslenenlere” ilanen duyurulu. Patlayıncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin…

BANK ASYA!

Allah kalbimi biliyor. Konyaspor’u o şehre yakışmayan kötü zemini ve stadı nedeniyle lige gelsin istemiyorum. Elazığspor’u, şike-çete sanığı ve tapeleriyle kişiliği hakkında az çok fikir sahibi olduğumuz adını anmaktan bile imtina ettiğim kişiyi hocalığa getirdikleri için bu ligde görmek istemiyorum, Kasımpaşa’nın oynadığı güzel futbola rağmen seyirci potansiyeliyle ligi taşıyamayacağı fikrindeyim. Şu anki tabloya göre geriye Çaykur Rize, Akhisar BLD , Adana ve Bolu kalıyor. Gönlüm Rize, Adana ve Bolu dese de, matematik olarak olanaksız. Bolu ve Adana’dan biri zaten ilk iki şansını kaybettikleri için elenmek zorunda. Şikeli ligin mağduru Buca ve Erciyes’in de şansları devam ediyor olsa da, işleri çok zor. Aklım Giray Bulak farkıyla Rize ve Elazığ’ın ilk iki olarak direk lige çıkacağını; kalbim ise Rize ile Akhisar’ı ligde görmek istediğini fısıldayıp duruyor. Konyalı ve Paşalı kardeşler kızmasınlar, tamamen stat ve kapasiteli bir duygusallık bu. Yoksa her iki takımımız da ligi sonuna kadar hak ediyorlar Aşağısı da pek karışık. Ezelden beridir gönlümüzde ayrı bir yeri olan Göztepe ve Karşıyaka’nın bu yıl lige tutunup seneye süper lige çıkmaları, yanı sıra Giresun’umuzun da mafyanın cenderesiyle birlikte düşmekten de kurtulmasını diliyorum. Ama tüm dileklerimizi şu üst başlığın altına koyuyoruz; Herkes layığını bulsun!

EMRE BELÖZOĞLU FAŞİZMİN NERESİNDE?

“Tutam Men de Diyem Ona Müselman”

Emre B. nam futbolcu kişisinin psikolojik desteğe muhtaç olduğunu söylemeyen yok, ama son vakıası kendi sonunun da başlangıcı oldu. Bir futbol oyuncusu olarak birçok meziyetin sahibi olan EB,  sahibi olamadığı birçok insani meziyet nedeniyle  “iyi insanlar” nezdinde zerre saygı görmedi ve hiç sevilmedi. EB’nin TS’nin siyahi oyuncusu Zokora’ya yönelik ırkçı saldırısının, maalesef, kimseyi şaşırtmadığını da herkes kendi çevresinde yaşayarak gördü. Daha önce İngiltere’den şimdiki takım arkadaşı Yobo’ya yönelik ırkçı saldırısı nedeniyle apar topar kaçan EB, soluğu eller üstünde tutulduğu çakma beyazlar ülkesi Türkiye’de almıştı.

Saha içinde hakem tayfasının, saha dışında ise İstanbul Medyasının ve yöneticilerinin sahip çıktığı EB, umar ve dileriz ki daha fazla çevre kirliliğine neden olmadan sahneden çekilir.

Şike ve çeteyi normalleştiren sistem, EB’yi neden dışlasın derseniz, çok şükür ve iyi ki Türkiye dışında da bir dünya ve insanlık vicdanı var deriz. EB bu sistemin ürünüdür ve bu çok yüzlü oportünistler düzeni zay olmadıkça yeni EB’ler de türeyecektir, haliyle

Irkçı saldırının hedefi Zokora’nın yerinde olsam, insanlığın düştüğü hale üzülsem de saldırıyı yapan EB’ye bir bakar sonra da “hade ordan çapsız muhteris” der geçerdim.

Sevgili Zokora şunu bilmeli ki, hayatını “her ne olursa olsun kazanmak” duygusuna esir eden “çakallarımız” dahil, bu güzelim Anadolu topraklarında insanları renginden dolayı aşağılamak kimsenin aklının köşesinden geçmez. Maalesef EB gibiler her yerde var. Şair Nefi’nin dizeleriyle , sen de ona Müslüman de!

“Bana kafir demiş müftü efendi/ Tutam men de diyem ona müselman/ Vardıkta yarın ruz-i cezaya/ İkimiz de çıkarız onda yalan”

Nefi diyince Neyzen’e selam etmeden olmaz;

“Kime sordumsa seni doğru cevap vermediler/ Kimi hırsız kimi alçak kimi deyyus dediler/Künyeni almak için partiye ettim telefon/Bizdeki kayda göre o şimdi mebus dediler”

Ahmet Özhan ve Kutlu Doğum Haftası

Son yılların modası Kutlu Doğum Haftası oldu. İnsanlığa sunulmuş tanrısal bir armağan olarak gördüğümüz Hz.Muhammed’i yüz yıllardır kalbinin en derinlerinde yaşatan ve tarifi zor bir aşkla seven Müslümanlar, Kutlu Doğum Haftası “yanlışıyla”, naivliği zedelenmiş suni bir sevgi saldırısına muhatap ediliyor. Bu milletin insan nesline onur katan Hz. Muhammed’i sevmesi için “programlanmaya” ihtiyacı yok!

Yine de, bir an için program sahiplerinin samimi olduğunu düşünelim.

Be birader, futboldaki bunca çarpıklığa, belgeye ve tapeye, ve dahi sürmekte olan bir davaya rağmen, katıldığı bir tv programında Trabzon camiasını hedef alarak “ şike şike şampiyon olduk” diyen bir sanatçı! eskisinden, Ahmet Özhan’dan,  başka kimseyi bulamadınız mı? Bir camiayı “şike şike” şampiyon olan bir düzeyi, Kutlu Doğum Haftası’na hangi kafayla “bulaştırırdınız”? Kim sebep olduysa kutlu kutlu kutlarız!

Nevzat Şakar – Hasan Yener Vesaire vesaire..

Şike-Çete süreci hepimizin malumu. Şike yanlısı Medyası, TBMM ve siyasetçileri ve TFF bir yandan, Akil adam olarak tanınan kör fanatikler diğer yandan, tekmili birden şikenin affı için seferber olup, hukukun gücünü değil gücün hukukunu kaim kılmak için çırpınıp duruyorlar. Öyle bir iklim yaratıldı ki, şike yapmak değil de şikeyi konuşmak ve yazmak suç haline dönüştü!

Şikenin bir numaralı sanığı Kulüp ve O’nun Başkanı, haklı haksız birçok gerekçe ile kendini ve camiasını savunurken, şikenin mağduru Trabzon cephesinden neredeyse hiç ses çıkmadı!

Bu suskunluğu, “ merdane” bir duruş olarak yorumlayıp anlamaya çalıştık. Ancak süreç öyle bir noktaya geldi ki, muhatapları tarafından sürekli suçlanan ve geçen haftaya kadar hep suskun kalan bir TS yönetimi gördük!

İşte bu noktada, bir şekilde öğrendiğim bir gerçeğin belgesine ulaşmaya çalıştım. Milyonlarca TS taraftarının kafasındaki karışıklığı giderecek bir belgeydi bu ve TS yöneticisi sayın Nevzat Şakar, Sadri Şener’in de doğruladığı  bu belgenin fotokopisini vereceğini söyledi.

İki gün sonra ise TS yöneticisi Hasan Yener aradı. “ Sedat bey biz size bu belgeyi veremeyiz, ortamı germek istemiyoruz, süreç sona ersin ondan sonra belki” gibi, şike mağduru ve ruhsal darp kurbanı TS yöneticisi değil de, Necmiati yöneticisi gibi konuşunca, şunu anladım;

Mevcut TS yönetimi değil TS’yi, karizmatik amcam Kenan Kınalı’nın muhtarı olduğu Zavzaga’yı bile yönetemez. Hoş Zavzaga’nın ekonomik boyutu ne?

Adliye Koridorları Ve Kızılay

Taraf’ta çıkan bir yazım nedeniyle Kızılay yönetimi beni mahkemeye vermiş. Van’da yanan çadırlarda ölen 5 çocuğun günahı boynunuzdadır demişim! Kızılay avukatları, “ölümler bizim çadırlarda olmadı, o bakımdan suçsuzuz” demeye getirmişler. Başkanları Başbakan’dan 2 gün sonra deprem bölgesine giden kurumdan daha vicdani bir bakış bekleyemezdik elbette. Lakin, bir önceki dönemde projelendirilen “yanmaz çadır”ları neden Van’a yetiştirmediniz, işiniz ne? diye sormaya ve Müdür sıfatıyla görev yaptığım kurumda neden hiçbir ihale komisyonuna girmediğim gibi konuları paylaşmaya devam edeceğiz.

 

Kapıcı Çocuğu Rıza

Kapıcı Çocuğu Rıza

Şair Ece Ayhan’ı sevgiyle anıp dizeleriyle başlayalım.

“Devlet ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu;

-Maveraünnehir nereye dökülür?

En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı

-Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine!dir

Futbol iklimimizin toprağında çiçek gibi açan çok az değerden biridir Rıza Çalımbay. Kimsenin takımında görmek için can attığı bir futbolcu olmadı belki , ama herkesin sofrasında olmak isteyeceği bir insan oldu hep.  Kaldırımlarında insan eti satılan futbol ve antrenör piyasasında hep işiyle ayakta kalmaya çalıştı, çalışıyor.

Sonra bir gün Fenerbahçe tribünlerinde güya ironi tarihine not düşecek bir pankartla, yoksul geçmişini yüze vurmak gibi bir aşağılık insanlık halinin öznesi yapıldı.  FB kahır ekseriyetinin bu konuda benimle aynı düşündüğünü biliyorum, ama işte o pankart ta Şükrü Saraçoğlu’nda açılmış ve tarihe kaydını öyle düşmüştü. Başta Fenerbahçeliler olmak üzere hepimiz unutmak istedik o pankartı.

Birkaç gün önce de bir G.saray yöneticisi aynı yarayı kaşıdı. Neresine üzüleceğimizi şaşırdık. Kapıcı çocuğu olmayı bir aşağılanma gerekçesi olarak  gören anlayış, buna aracılık eden zavallılardan çok daha düşündürücü olmalı. Ve maalesef biliyoruz ki, ülkenin neredeyse yarısının kafası bu konuda net değildir. Bir Rıfat Ilgaz eserinde, okulda ayakkabı boyacılığı yaptığı anlaşılmasın diye parmaklarını saklayan çocuğun utancı ve Rıfat Ilgaz’ın  sevgi dolu kalbinin kalplerimize yansıyan cümleleri vardır. Yoksul ailesine katkı olsun diye sabah ayakkabı boyacılığı yapıp öğleden sonra okula giden ilkokul öğrencisi  neyse, bizim için her kapıcı çocuğu gibi Rıza Çalımbay da odur. Taraf gazetesinin konuyla ilgili olarak geride kalan Perşembe günkü nüshasında çıkan yazıda , Trabzon taraftarının konuyu gündeme getirdiği dillendirilmiş ve yanlış anlaşılabilecek bir durum oluşmuş. Bilinmeli ki Maveraünnehir’i kalplerine döken Trabzonsporluların  yaptığı,  FB tribünlerine yönelik  ironik ve biraz da hergelece bir göndermeydi, zaten  emeğin tribünlerinde o hastalıklı bakışa yer olamaz.

Aklı başında ve az çok vicdan sahibi herkes, bu tür aşağılamaların sadece aşağılayanları zavallılaştırdığının farkındadır.  Ama bir başka büyük camiadan etkin bir isim hala aynı çukurlardan bir şeyler umuyorsa , durup kendimize bir bakmamız gerekiyor.

Trabzon Yönetiminin Düştüğü Tuzak!

96 Travması sonrası yaşanan büyük hüsranın tek sorumlusu olarak Fenerbahçe ve Ali Şen’i ’ gören Trabzonspor camiası, tüm enerjisini yel değirmenlerine yöneltmiş ve büyük aşkına kavuşamayan Don Kişot olarak kalmıştı. Ve o dönem başka bir şey daha olmuştu aslında, tüm enerjisini birbirlerine yönelten iki camia güçsüz kalınca, Galatasaray’ın 4 yıl sürecek ve Avrupa Şampiyonluğuyla taçlanacak yükselişi yaşanmıştı.  Hayır ucunda bir Avrupa şampiyonluğu daha olacaksa yine kapışsınlar da, mucizeler devri kapanalı çok oldu, malumunuz. Oysa o dönem yapılması gereken Ali Şen zihniyetini yaşatan sistemle mücadele etmekti. Bataklığı kurutmazsanız gider Ali Şen gelir Mali Gen .

Bugün de benzer bir yanlışa düşülüyor. Hem Fenerbahçe hem de Trabzonspor yöneticileri çözümü çok yanlış yerlerde arıyorlar.

Trabzonspor, sürecin mağduru iddiasını Fenerbahçe üzerinden değil sistem üzerinden dillendirmeli ve kendisine “sataşma” olmadığı sürece hiçbir cümlesine F.B’yi katmamalıdır. F.B. adliye koridorları ve cezaevlerinde kendi derdine düşmüşken, tepkilerin tek otorite olan TFF ‘ye gösterilmesi gerekirdi.  Ama TS yönetimi tam tersine A. Yıldırım ve F.Bahçe’ye laf yetiştirirken , kuralları  uygulamayarak futbolumuzu bitme noktasına taşıyan TFF’yi Trabzon’da ağırlamaktan şeref duyması sorguya muhtaç bir yönetişim duruşudur.

Fenerbahçe ortaya çıkan delillere ve futbol hukukunun temeli olan “kanaate” göre kesinlikle bir cezayla karşılaşacakken, TS yönetimin  bu tuzağa bir kez daha düşmesi ve Fenerbahçe’ye odaklanması 96 da olduğu gibi sadece Galatasaray’a yarar sağlayacaktır.  Her iki camianın akil adamları, neredesiniz??

FenerbehCHE’den Haklı Bir Eleştiri!

F.B’nin son Trabzon deplasmanında, sarı-lacivertlilerin kaldığı otelin önünde “KTÜ F.bahçe” kaşkolu açan kişileri hedef gösterme aculluğunda bulunan bir site üzerinden sağduyu çağrısı geldi.

FenerbahCHEli kardeşlerimin, şike ve çete sürecinde de “akil” durduklarını bildiğim için açıklamalarından bir bölümü bu köşeye taşıdım. Ama onların da bilmesi gereken bir şey var; Trabzon tribünlerindeki beyaz bereli sayısı Fenerbahçe ya da bir başka tribündekilerden fazla değildir.M.Ali Ağca papayı vurduğunda Malatya külliyen ötekileştirilmemiş, ama Ogün Samast üzerinden tüm Trabzon linç edilmek istenmişse ortada başka bir hesap vardır. İşte açıklamadan bir bölüm;

“Sol Açık olarak herkese çağrımızdır: Defalarca karşımıza çıkan bu nefret söylemini artık münferit görmeyin, görmezden gelmeyin ve olmamış gibi kabul etmeyin. Üzerinize düşen her neyse bunu bir an önce yerine getirin. Üç maymun oynanmaya devam edildikçe yeni katillerin ortaya çıkması ve linç ortamın devam etmesi kaçınılmazdır.”

 

Futbolda Yeni Dönem ve Fırat Aydınus Örneği

Futbolda Yeni Dönem ve Fırat Aydınus Örneği

Doğuda yaşayan hemen her ailenin bir şekilde sahabelerle akrabalık kurduğunu biliyoruz. Benim doğup büyüdüğüm topraklarda, yani yalancı cennet Doğu Karadeniz sahilinde böyle bir gelenek yok, haliyle bir peygamber neslinden gelmiyoruz, hatalarımız da en  az sevaplarımız kadar yoğun.  Anlayan anladı.

Trabzonsporlu bir bayan taraftarımız, son yazımızdaki dürüstlük ve erkeklik vurgusundan rahatsız olduğunu yazmış, tekrar okudum yazıyı, evet son cümledeki erkeklik vurgusu, “erkekçe duruş” tavrının sadece erkeklere özgü olduğu anlamı çıkarmaya yetmiş. Vurguyu “delikanlılık” üzerine yapsaydık daha kolayca anlaşılabilecekti meramımız. Zira önceki birçok yazımızda “erkekliğin” apış arasına kondurulmuş bir çubuğun marifeti olamayacağını da söylemişiz. Yine de ne “delikanlılık” TS’liler mahsus bir durumdur, ne de adamlık. Adam Fenerli de olsa adamdır, adam olmayan da TSli de olsa adam değildir. Gelelim maça ve Aydınus’a;

Önce Aykut Kocaman’ı kutlayalım, bir yerimiz eksilmez. Emre’yi Trabzon’a götürmeyerek  çok klas bir hamle ile başladığı maçı, kendisi açısından bir kazanca dönüştürerek ayrıldı Trabzon’dan. Eğer Şampiyonlar Ligi’nde Trabzon’un  “belalısı” olan o direkler bu kez FB’nin belalısı olmasa 3 puanla dönebilecekleri bir performans sergilediler.  Kaleci Volkan’ın klasikleşmiş hareketleri dışında hiçbir fevri hareket yapmayan iki takım oyuncularını da kutlayalım ve Fırat Aydınus’a geçelim.

Maç devam ederken Aydınus’un yan hakemin bayrağına rağmen golü vermesine dair bir twit attım ve haliyle tepki aldım. Sonrasında hakemler de pozisyon hakkında ikiye bölündü, kimi penaltı dedi kimi değil dedi.  Ben “iyi niyetli” bir insan olarak Fırat Aydınus’un öyle gördüğüne ve çağdaş bir yorum yaptığına inandım. Sonrasındaki  performansı ise büyük bir yanılgı içinde olduğumu gösterdi. Trabzon lehine vermediği 2, aleyhine 1 penaltı konumuz değil, bu pozisyonlara bakarak bir zihniyeti ifşa etmek çok zordur.

Ama misalen, golden birkaç dakika sonra Lig TV’nin tekrarını vermeye gerek görmediği bir pozisyonda sarı kartlı Caner gözlerinin önünde Volkan’ı ya da Sekan’ı  (tekrar olmadığı için emin değilim) arkadan çekerek   düşürdü. Bu pozisyon dünyanın her tarafında sarı karttır, yani FB 10 kişi kalacaktı ve daha oynanmamış 50-55 dakika vardı.

İşte Fırat Aydınus bu pozisyonda (Caner bir kritik müdahale daha yaptı, Fırat yine “görmedi” , muhtemelen biri Aykut hocanın kulağına fısıldadı ki, sahanın en iyilerinden Caner 2.yarı oyundan alındı)

Aydınus’a  F.B’nin  golündeki “çağdaş”  yorumu Saraçoğlu ya da Arena’da yapabilir misiniz diye sormuyorum, o da bir Türk hakemi ve hangi sahada hangi yorumu yapacağını çok iyi bilir. Ama şunu sorabiliriz;

Sayın Fırat Aydınus,  yazılı kurallara göre oyundan atmanız gereken Caner’i,  yazılı olmayan hangi kurallara ya da kaygılara göre oyunda tuttunuz?

Öyle Colman sarı kart görmesin diye sarılarak, “Colman’ı atarsak Caner’i neden atmadın diye sorarlar, ne derim!”  diye bas bas bağıran vücut diliniz ancak “sizinkileri”  tatmin eder, namuslu insanlar sizden yanıt bekliyor.

Burak’a rekor kırdırmak için tüm organizasyonlarını rakip defansın göbeğine mahkum eden takımı da kutlamak gerek. Takım farklı kazanacağı maçları berabere mi bitirmiş dediniz? Eh o kadar da olsun canım, bir rekor kaç yılda kırılıyor haberiniz var mı?

UEFA’nın vereceği muhtemel ceza sonrası ligimiz büyük annelerimizin ligine dönüşeceğinden, F.Aydınus , C. Çakır  ve benzeri güce tapan düdüklü arkadaşlarla  çok güzel sezonlar geçireceğimize inanıyorum.  Hayır düşünsenize Beşiktaş havaalanı bile olmayan Braga’yı eleyeceğim diye kaç saatlik yol uçtu.  Şimdi  TFF’nin yapması gereken Hasköy, Feriköy , Yeşildirek, Vefa ve Beykoz’u da lige çıkararak İstanbul Ligini yeniden hayata geçirmesidir.

Hakkari’de Var Bir Sınav!

Gece hayatına “donanımsız” dalış yapma heveslisi erkeklerin damsız girilmeyen mekanlara sızmak için kullanageldikleri  “içerde bir arkadaşa bakıcaami” klişesi  nicedir kullanım dışı. Ama Kastamonu’da arkadaş kurbanı olarak Hakkari’li arkadaşlarını görmeye giden Sedat Toygar’ın sınav sonrası açıklamaları içimizi ısıttı.  Bir arkadaşa olmasa da, yıllardır yanlış anlatılan bir halka bakmış Toygar ve Hakkari’nin beklediğinden çok daha güzel olduğunu söylemiş.

Yüzyıllardır bir arada yaşayan insanlarımız birbirlerine  yanlış anlatılmış; farklı kültürlerle zenginleşmek  yerine ayrıştırma esnafı emperyalist çakalların tuzağına düşülmüştür.

Toygar’dan yola çıkarak, YGS benzeri sınavların gençlerimizin ülkeyi ve kardeşlerini yakından tanımaları ve “insan” gerçeğiyle aracısız yüzleşebilmeleri için, doğudaki gençlerimizi batıda, batıdakileri de doğuda sınavlasak ve ulaşım masraflarını devlet karşılasa? Pilot uygulama olarak başlayamaz mı? Kızılay eski Genel Başkanı Tekin Küçükali Turkuvaz grubunun da desteğiyle sınırlı bir çalışma yapmış ve çok güzel dostluklar kurulmuştu.