memleketin birinde…

memleketin birinde,

Herkesin üzerinde titrediği  ve kentin üst kimliği olarak kabul ettiği bir sutopu takımı varmış. Bu sutopu takımı denizde yılansı rakiplerle kendi içinde de çeşit çeşit zehir üreten yılanlarla mücadele edermiş

Bu sutopu takımının yüzme bildiği kuşkulu bir teknik direktörü varmış, ama konuşunca deryalar sus pus olur onu dinlermiş. Su ve topun asıl işlevi ve deniz hakkında hiçbir riske girmeyen bu TD, denizi ve havuzu kirleten atık sular ve kimyasal artıklar hakkında tek laf etmezken, tüm dünyanın sempatiyle dinlediği ekolojik debgeli cümleler kurarak yeni bir ninni metodu geliştirirmiş.

Sonra sutopu takımı ligin 8. maçı sonunda havuzdan çıkınca, bu TD de “konuşursam var yaaa” diyerek Moğolistan steplerine kaçarcasına çekilmiş ve yerine de köy deresinde kendi çapından beklenmeyecek balıklar tutan bir toy deliganli uşak gelmiş.

işte o günden sonra o sutopu takımı yenine eski kimliğine ve değerleirne kavuşarak yeniden toplumla hemhal olmuş..

Hikayede burada bitmişşş:)

Reklamlar

Trabzon HESaplaşması(2)

Trabzon HESaplaşması(2)

Geride  kalan Cumartesi yazımızda Hidroelektirk Santral Lisansı alan Trabzonspor AŞ’ye yönelik eleştirilerin kökeninde aslında hangi kaygıların olduğunu,  amacın doğanın korunmasından çok, TS’nin ekonomik olarak güçlenmesiyle iyice çomak sokulacak baronlar ve dükalar  düzeninin korunması olduğunu dile getirmiştik.  Öyle ya, hedonizme adalı ve efendilerinin işaret ettiği yöne doğru havlamanın dışında bir geçmiş biriktiremeyenlerin , birden bire doğasever kesilmesi başka nasıl açıklanabilir? Talimatlarına göre kalem oynattıkları efendilerinin birçok HES inşaatının yapımcısı olduğunu yüzlerine vurmaktan hicap duyduğumuz Passat ve Papermoon medyasını çanaklarıyla ve şikeleriyle baş başa bırakalım

Bu ülke tarihinin geçmişline biraz yolculuk edenler, bölge insanının doğayla barışık olduğunu, kendisini doğanın sahibi değil parçası olarak gördüğünü ve buldukları her avuç içine bir ağaç diktiklerini; doğal felaketler nedeniyle bölgeden koparak yurdun farklı yerlerine göç eden Karadenizlilerin  de gittikleri çorak topraklarda yemyeşil köyler  inşa ettiklerini bilirler

Ve fakat elbet, sevgi tek başına yetmez ayakta kalmaya. Buna rağmen Karadeniz insanı, içine doğduğu ve parçası olarak yaşadığı coğrafyayla zenginleştikçe çoğalacağının bilinciyle ve enseyi karartmadan  yoksulluğuyla yaşar, yaşıyor.

Kişisel olarak HES’lerin Karadeniz’e hayat veren, o yaşam kültürünü besleyen dereleri katlettiğine, hedeflenenin;  genel toplamda sözü bile edilemeyecek olanın üretimden çok, yandaş ya da candaş müteahhit güruhlarının  memnun edilmesi olduğuna inanıyorum. Bu doğa katliamından kimin ne kadar pay aldığını tarih yazacaktır bir gün, ve hep birlikte tüküreceğiz yüzlerine.

Bundan sonrasını daha dikkatli okuyun;

Siyasi iktidarın teşvikler ve satış garantisi ile önünü açtığı HES projelerinde ve hızında enteresan bir düşüş yaşanıyor, mevcut HES’ler ürettikleri elektriği  satamıyor, henüz başlanmamış projeler de kredi bulmakta sıkıntı çekiyor. TS HES’i de kredi bulmakta zorlananlardan biri, siz bakmayın cilalanmasına.

Bu duraklamanın esas nedeni ise yeni enerji kaynakları.  En önemli neden , yakın zamana kadar yılda 30-40 milyar dolarlık enerji ithal etmek zorunda olan ABD’nin , birkaç yıldır bu ithalata son vermesi ve bir de üstüne ihracatçı ülke olmasıdır.

Bu nasıl olur diyenleriniz oldu, sıkı durun;

ABD, yıllardan beri sürdüregeldiği bir çalışmanın sonucunu aldı. Yerküreyi Mağma’ya doğru delen ABD,  sürekli doğal gaz üreten noktaya ulaştı ve elde ettiği doğalgazla enerji sorununu en az 40 yıllığına çözmeyi başardı. Dünya’nın henüz tanımadığı bu yeni enerji kaynağı, diğer tüm seçenekleri kadükleştirdi.  HES’lerin gözden düşmesi de bundan.

Trabzonspor’u var eden değerler üzerinden baktığımızda yapılması gereken tek şey  doğayı katleden değil, onu zenginleştiren mirasa sadık kalmak ve çareyi HES’lerde değil,  akılcı yönetimlerde aramaktır.  10 yıl sonra 10 milyon gelir hedeflenen HES, yıllık bütçesi 100 milyonları aşan TS için bir alternatif olamaz. TS yedek kulübesinde halen 2 HES projesi oturuyor, doğayı katletmeyin, halkı da kandırmayın!

Tevfik Fikret’e saygı ve özlemle…

Sis

Sarmış ufuklarını senin gene inatçı bir duman, beyaz bir karanlık ki,
gittikçe artan ağırlığının altında herşey silinmiş gibi, bütün tablolar tozlu bir yoğunlukla örtülü;
tozlu ve heybetli bir yoğunluk ki, bakanlar onun derinliğine iyice sokulamaz, korkar!
Ama bu derin karanlık örtü sana çok lâyık; lâyık bu örtünüş sana, ey zulümlér sâhası!
Ey zulümler sâhası… Evet, ey parlak alan, ey fâcialarla donanan ışıklı ve ihtişamlı sâha!
Ey parlaklığın ve ihtişâmın beşiği ve mezarı olan, Doğu’nun öteden beri imrenilen eski kıralıçesi!
Ey kanlı sevişmeleri titremeden, tiksinmeden sefahate susamış bağrında yaşatan.
Ey Marmara’nın mavi kucaklayışı içinde sanki ölmüş gibi dalgın uyuyan canlı yığın.
Ey köhne Bizans, ey koca büyüleyici bunak,
ey bin kocadan artakalan dul kız; güzelliğindeki tâzelik büyüsü henüz besbelli,
sana bakan gözler hâlâ üstüne titriyor.
Dışarıdan, uzaktan açılan gözlere, süzgün iki lâcivert gözünle nekadar canayakın görünüyorsun!
Canayakın, hem de en kirli kadınlar gibi; içerinde coşan ağıtların hiç birine aldırış etmeden.
Sanki bir hâin el, daha sen şehir olarak kuruluyorken, lânetin zehirli suyunu yapına katmış gibi!
Zerrelerinde hep riyakârlığın pislikleri dalgalanır, İçerinde temiz bir zerre aslâ bulamazsın.
Hep riyânın çirkefi; hasedin, kârgüdmenin çirkeflikleri; Yalnız işte bu…
Ve sanki hep bunlarla yükselinecek.
Milyonla barındırdığın insan kılıklarından Parlak ve temiz alınlı kaç adam çıkar?
Örtün, evet ey felâket sahnesi…
Örtün artık ey şehir; örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahbesi!
Ey debdebeler, tantanalar, şanlar, alaylar;
Kaatil kuleler, kal’ali ve zindanlı saraylar. Ey hâtıraların kurşun kaplı kümbetlerini andıran,
câmîler; ey bağlanmış birer dev gibi duran mağrur sütunlar ki, geçmişleri geleceklere anlatmıya memurdur;
ey dişleri düşmüş, sırıtan sur kafilesi.
Ey kubbeler, ey şanlı dilek evleri; ey doğruluğun sözlerini taşıyan minâreler.
Ey basık tavanlı medreseler, mahkemecikler;
ey servilerin kara gölgelerinde birer yer edinen nice bin sabırlı dilenci gürûhu; “Geçmişlere Rahmet! ” diye yazılı kabir taşları. Ey türbeler, ey herbiri velvele koparan bir hâtıra canlandırdığı halde sessiz ve sadâsız yatan dedeler!
Ey tozla çamurun çarpıştığı eski sokaklar; ey her açılan gediği bir vak’a sayıklıyan vîrâneler,
ey azılıların uykuya girdikleri yer. Ey kapkara damlariyle ayağa kalkmış birer mâtemi sembole eden harap ve sessiz evler;
ey herbiri bir leyleğe yahut bir çaylağa yuva olan kederli ocaklar ki, bütün acılıklariyle somutmuş,
ve yıllardır tütmek ne… çoktan unutulmuş! Ey mîdelerin zorlaması zehirinden ötürü her aşâlığı yiyip yutan köhne ağızlar!
Ey tabi’atin gürlükleri ve nimetleriyle dolu bir hayata sâhip iken, aç, işsiz ve verimsiz kalıp her nâmeti, bütün gürlükleri, hep kurtuluş sebeplerini gökten dilenen tevekkül zilleti ki.. sahtadir!
Ey köpek havlamaları, ey konuşma şerefiyle yükselmiş olan insanda şu nankörlüğe lânet yağdıran feryât!
Ey faydasız ağlayışlar, ey zehirli gülüşler; ey eksinlik ve kaderin açık ifadesi, nefretli bakışlar!
Ey ancak masalların tanıdığı bir hâtıra:
Nâmus; ey adamı ikbâl kıblesine götüren yol: Ayak öpme yolu.
Ey silahlı korku ki, öksüz ve dulların ağzındaki her tâlih şikayeti yapageldiğin yıkımlardan ötürüdür!
Ey bir adamı korumak ve hürriyete kavuşturmak için yalnız teneffüs hakkı veren kanun masalı!
Ey tutulmıyan vaitler, ey sonsuz muhakkak yalan, ey mahkemelerden biteviye kovulan “hak”!
Ey en şiddetlikuşkularla duygusu kö¨rleşerek vicdanlara uzatılan gizli kulaklar; ey işitilmek korkusuyle kilitlenmiş ağızlar.
Ey nefret edilen, hakîr görülen millî gayret! Ey kılıç ve kalem, ey iki siyasî mahkûm;
ey fazilet ve nezâketin payı, ey çoktan unutulan bu çehre!
Ey korku ağırlığından iki büklüm gemeye alışmış zengin – fakir herkes, meşhur koca bir millet!
Ey eğilmiş esir baş, ki ak-pak, fakat iğrenç; ey tâze kadın, ey onu tâkîbe koşan genç!
Ey hicran üzgünü ana, ey küskün karı-koca; ey kimsesiz; âvâre çocuklar… Hele  sizler,                                                  hele sizler…
Örtün, evet, ey felâket sahnesi… Örtün artık ey şehir; Örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahpesi!

Tevfiz Fikret 18 Şubat 1317

Tevfik Fikret

Trabzon HESaplaşması

Devletin ve ülkenin tüm olanaklarını on yıllardır babamirası gibi kullanıp, vergi afları ve örtülü ödeneklerle “beslenen” üçİstanbullunun;  “eşit şartlarda mücadele”şövalyeliği göstermelerini elbette beklemiyorduk, zira biliyorduk ki ülkemizdesportif mücadele diye yutturulan şey aslında “hazineden” daha çok pay koparmasavaşıdır. Ve bu savaşın liderleri de, özellikle son yıllarda, mafyatik işadamları ya da mason localarının saygıdeğer üyeleridir. Trabzon’un Hidro Elektrik Santral (HES) işletme ruhsatı almasındansonra özellikle İstanbul Yerel Medyası’nca, anlamlarını unuttuklarınıdüşündüğümüz “ilke ve ahlak” odaklı bir kampanya başlatıldı.

Pabucumun aydınları

Patronlarının Türkiye’nin inci kıyılarındaki akıl almaz imardevşirmeleriyle “haznelerine” kattıkları arazilere sesini çıkar-a-mayan;

Üç  hacimlilereülkenin her yanında “tahsis” edilen ulufelere, statlara, arazilere,indiragandilere gık diyemeyen;

Kendi çıkarına olduğunu düşündüğünde hırsızlığı hak olarakgörüp, sporun ruhunun orospulaşmasına sesini çıkar-a-mayan bir kısım kalemesnafı ağız birliği etmişçesine ve tek merkezden komutlandırılmışcasına Trabzon’laHESaplaşmaya giriştiler.

Ülkede ahlak ve namus orta malına dönüştürülürkenkalemlerini  ahlaksızların pisliğinitemizleyen “kıvırtkan” vidanjörlere dönüştüren yazar taifesinin söylediğihiçbir şey  gavaradan hallice olamaz. Butiplere tavsiyemiz, efendilerinin ayak uçlarında alesta halde beklemeye devametmeleri ve çanaklarını kimseye kaptırmamalarıdır. Bu ülkenin vicdanı sizingibilere son sözünü henüz söylemedi.

Trabzon AŞ’nin , HES lisansı alarak üç hacimliye verdiğiürküntünün nedeni  elbette ki ahlakideğil ekonomiktir. Ancak bizleri işin ahlaki boyutu ilgilendirmektedir.

Bizim inandığımız ahlaki ve siyasal değerler, kumdankalelerini tehdit edilince ağlayıp zırlayan esnaf taifesinin küçük hesaplarınagöre değil;  kalbimizin, aklımızın vevicdanımızın ışığıyla sınanır.

Kuran-ı Kerim’de tasviri yapılan cennetin tam da bizim köygibi bir yer olduğunu düşündüğümde 13-14 yaşlarındaydım. Köyümüzün bir yanındaheybetli  Karadere akardı, bir tarafındanadı Küçük  kendi büyük dere.  Rahmetli dedem Hacı Murat’ın 20-30 metreliküç-dört kestane ağacını yan yana getirerek oluşturduğu derme çatma köprü, cevizağaçlarına çelik halatlarla bağlanmasına rağmen “dere geldiğinde”  teslim bayrağını çeker, ve dereyle birlikteKaradere’ ye ve oradan da Karadeniz’e doğru yol alırdı. Dedelerin en güzeli ,sevgi dolusu ve sinirlisi Hacı Murat her seferinde dere ile kavga eder ve “Oyle diysun he mi, bakalum kim kimun ula…” gibi karışık garmagudal cümleler kurardı.

Dedem ve ailemiz için köprünün hayati önemi vardı. Muda’nınGöl derdik köprüyü kurduğumuz yere, Muda kim bilmezdim, göl dediğimiz 4-5metrekare var-yok ve deli gibi akardı, bir taşa tutunmazsan bir saate kalmaz denizdesin!!.Derenin karşı kıyısında arazimiz vardı, fındık, çay, ceviz ağaçları, hepsitadımlık, karayemişler ömürlük, bir de “barakası” dedemin, suyu da içinden akarhem! Mecburduk “karşıya” geçmeye.

Baba evinden o araziye giderken şöyle denirdi; “ben garşiyegeçiyrum”, en az 1 saat…Ey gidi Hacessanun Mekbule,  kim saysın senin“garşidan” yüklenip geldiğin odunları, elinde bizim için yolda topladığınmoralar, sırtında onca yük  varken hem.Kim öpsün o elleri, kim..

Ve bugün;

Türkiye’de 2000’e yakın nehir tipi HES planlanıyor. TümHES’ler çalıştığında toplam ihtiyacın %5’i bile karşılanmayacak. Komikten deöte. Toplamda 710 proje tüm yasal alt yapısını tamamlamış durumda. Ve buprojeler hayata geçtiğinde halka söylenen yalanlardan ilk açığa çıkanı “dahagüzel ağaçlandırma yapılacak” yalanı olacak. Zira Artvin örneğinde katledilenladin ormanlarındaki tek bir ağacın geri gelmesi için asgari 75 yıla ihtiyaçduyulacak. Nehirlere bırakılan çimentoların balıkları yok etmesi zaten şimdidenyaşanan ekolojik felaketlerden biri. İklim değişiklikleri ve ırmak boylarıncakonumlanmış geleneksel Karadenizli aile yaşantısının katli de ayrı birskandal.  (devam edecek)

Not:Pis kokulu lig başlıyormuş. Topu, başlama vuruşununyapılacağı yerdeki lağıma koyacaklar. Dileğimiz, başlama vuruşuyla birliktelağımın onu çok sevenlerin üzerine yapışmasıdır.

Nakkaştepe Raksı

Gazla çalışan spor kültürümüze uyumlu Spor Bakanımız ve birironi olarak futbolumuzun “başına gelen”  tüpgaz geçmişli TFF Başkanımızın  da kabul ettiği üzere Dünya Derbisi olan F.Bahçe-G.Sarayfinalini  izlemek için akredite olanyabancı gazetecilerle otururken (yalnızdım yani) bir mesaj aldım ve Erzurumderbisini bırakarak Nakkaştepe’ye yollandım.  Yola çıktığımda Kuyt golü henüz atmıştı.

Adı geçen yerde, iddiaya göre Yargıtay üyeleri, hakimler-savcılarve avukatlardan oluşan 30 kişilik bir grup yemekte buluşmuştu. Trafikkurallarını ihlal ede ede Nakkaş’a vardığımda, kapıda bekletilen  iki basın emekçisi, çıkması muhtemelelemanları bekliyordu. Ben yılların verdiği özgüvenle olsa gerek güvenliğinuyarılarına sert bakışlarla yanıt vererek içeri girdim, muhtemeldir ki beni desavcı filan zannettiler. Bomboştu salon. Zira, “buluşmanın” twittera sızmasısonucu işyerinin telefonları kilitlenmiş ve iftar da dağılmıştı.

Otoparkta birkaç araç kalmıştı ve FB ve 06 plakalı ikiaracın kaydını alıp mekandan ayrıldım.

Ertesi gün, Yargıtay üyesi tanıdıklarımdan sayın BurhanKaraloğlu’nu arayarak, böyle bir duyum aldığımı  bu konu hakkında bir bilgisi olup olmadığınısordum. Şanslı kulmuşum, Burhan bey kendisinin de o yemekte olduğunusöyleyerek, “hayırdır bir şey mi oldu” diye sordu. Anlattım ve iftarda yüz yüzekonuşmak üzere sözleştik.

İftardayız. Burhan bey durumu şöyle özetledi;

“Biz yakın zamana kadar Anadolu yakasında görev yapmış ancakdaha sonra çeşitli başka görevlere atanmış hukukçu arkadaşlar olarak iftarvesilesiyle buluşmak istedik. Misal ben Üsküdar Adliyesi’nde hakimlikgörevimden Yargıtay’a geçmiştim, keza benim gibi birkaç arkadaş daha vardı.Mesela birlikte çalıştığım eski Üsküdar yeni Bakırköy Cumhuriyet BaşsavcısıAziz Hadi Salihoğlu, yine Yargıtay Üyesi Vuslat Dirim ve başka benzer arkadaşlarlaiftar yemeği için buluştuk. Bunun ne sakıncası olabilir anlamadık”

-Ama iftarda Fenerbahçeli avukatlar ve yöneticiler de olduğuiddia ediliyor?

“F.Bahçeli yönetici ya da avukatlardan medya kanalıyla tanıdıklarımvar, ama ben yemekte hiçbirini görmedim”

-Yemeğe katılan herkesi tanıyor muydunuz?

“Tanımadığım birkaç kişi vardı, ama onların da simaları çokyabancı gelmediği için sorgulamadım”

-Bu kişiler, F.Bahçe adına şüpheli işlere bulaştıkları içinşike iddianamesinde sanık olarak adları geçen avukatlar  T.Emre Koçak ve Sami Dinç olabilir mi?

“Teorik olarak elbette olabilir. Herkesi ismen vegörevleriyle hatırlamam mümkün değil”

-Kamuoyunca Tartışılan ve iddianamede sanık olarak yer almışkişilerle aynı mekanda ve yemekte bulunmak bir Yargıtay üyesi için normal birdurum mudur?

“Kesinlikle böyle bir şey olamaz, ben bu kişilerin oradaolduğunu ya da olacağını bilseydim o yemeğe zaten katılmazdım. Keza diğer Yargıtayüyesi arkadaşlarım da kariyerimizi böyle ucuzluklara alet etmezdik. Amamaalesef haberimiz olmadı”

-Nasıl katılmış olabilirler o yemeğe, fikriniz nedir?

“Toplantıya Anadolu yakası eski-yeni hakimler ve savcılardışında 1-2 kaymakam, birkaç akademisyen, 1-2 avukat ve hukuk müşaviri katıldı.Belki onlardan biriyle gelmişlerdir”

-Şike davası konu konuşuldu mu?

“Kesinlikle tek cümle bile kurulmadı, zaten kurulmasına neben ne diğer arkadaşlarım izin verir , ne de o sözü edilen şahıslar böyle birgirişime cüret edebilirdi.”

-Türkiye’nin en önemli finallerinden birini maç 2-2 ikenbitirmeyip neden ayrıldınız mekandan?

“Ben Türk futbolunun kirlendiğine inanıyorum ve zaman zamanBeşiktaş’ın maçlarına bakmaktan başka da  futbolla ilgim kalmadı. Kaldı ki o mekanıbilen bilir, orada herhangi bir TV yoktu ki maç yayını olsun”

-Yemekte bulunduğu iddia edilen kişiler, kamuoyu nezdindesizin itibarınıza zarar vermiş olamaz mı?

“O kişilerle ilk fırsatta yüz yüze görüşeceğim”

Sonuç;

Ahlak ve adalet adına son kararı verecek olan Yargıtay üyeleri,kimle oturup kimle kalktıklarına ve hangi ilişkilere çekilmek istendiklerinedikkat etmek zorundalar. Yoksa kişisel olarak hiçbir Yargıtay üyesinin, o şerefdolu makamı kirletmeyeceğine  ve paraylasatın alınamayacak kadar onurlu olduklarına zerre kuşkumuz yoktur.

Şike-çete-medya ittifakının yarattığı ahlak erozyonunarağmen,  aklımızı ve ruhumuzu paranoyalarateslim etmeden ve hiç kimseyi peşin olarak zan altında bırakmadan temiz futbol –temizhayat mücadelesine devam. Hayat ve futbol, bu iklimi kirletenlere bırakılmayacakkadar kıymetli ve güzeldir.

Genç Oyuncunun  Ölümü

Genç bir adam, düşlediği forma ile düşlediği sahaya çıkamadan hayati tehlike doğuran bir trafk kazası geçirdi.  Burak kardeşimizin yaşama tutunması ve o sahaya çıkması en büyük dileğimiz.

Olimpiyat’ın Tavşanı Türkiye!

Olimpos’u Bilmeyen Spor Bakanı!

Spor Bakanı Suat Kılıç, Londra’da yaptığı bir konuşmada, Olimpiyatların neden Türkiye’ye verilmesi gerektiğini anlatırken pot sınırlarını obüs topuyla dağıtan bir gafa imza koydu ve tek kurşunla tam üç kuşu uçamaz hale getirdi. Bu masum kuşları şöylece sıralayabiliriz;

1-)Türkiye’nin olimpiyat düşü ,

2-) Başbakan’ın Olimpiyat için verdiği büyük mücadele

3-) Sayın Bakanın kendi kariyeri , eyvah ki eyvah..

Bir Spor Bakanı, en azından kendisini o göreve getiren liderine saygı adına, aylardır söyleyegeldiği “Olimpiyat” türküsünü biraz olsun merak edip, bu türkünün hangi koşullar altında hangi duygu ve zorluklarla yaşanıp yaşatıldığını öğrenmez mi?  Bu nasıl bir özgüvendir ki, Atina eteklerindeki Olimpiya’yı üç saniyede Antalya Çıralıya taşıyıp, Dünya medyasına pazarlama cüreti gösterebilmektedir.  Sayın Bakanın iyi niyetinden şüphe etmiyoruz, lakin Yunan medyasına komedi malzemesi olmayı da hak etmiyoruz.

Ya da Londra’da Dünya medyasıyla dalgasını geçti de biz lapinlere nanik mi çekiyor? Bu ihtimali de ciddye almak gerek.  Yok eğer bakanımız konuşmasında ısrarcı ise , binbir bela ile uğraşan Sayın başbakan bilmeli ki, Olimpiyata ruhunu veren Olimpiya’yı üç saniyede coğrafya atlatarak “milli bir unsur”a dönüştüren kişilerin spor bakanlığı yaptığı bir ülkeye değil Olimpiyat, o olimpiyatın yanmış meşalesini bile vermezler.

Ey Olimpiyat! Aklın varsa uzak dur!

Olimpiyat’ın Tavşanı Türkiye!

Tarihinin en kalabalık kafilesi ile olimpiyatlara katılmakla övünmenin, sportif ahlak adına bir anlamı olabilir, nihayetinde Dünya halklarının Pazar yerindesiniz ve ne kadar çok kaynaşırsanız o kadar iyi.

Lakin, insana ve spora yaptığınız yatırımın aynası da yine o olimpiyatlar ve sizin 4 yılda bir boy ölçünüzü de orada alırlar. Yüzlerce spor sahası, salonu vs’nin , o sahaya çıktığınızda karşılığı olmuyorsa, vaaz verir gibi konuşmanızın da bir anlamı kalmaz.

Neredeyse tüm sporcularımız elendikten aynı ifadeleri kullandılar; “ bir anda konsantrasyon kaybı oldu, bir boşalma oldu, ben de anlamadım, çok üzgünüm”

Bu sporcuları suçlamak ucuzluk olur, ama ortada kabak gibi parıldayan  bir başarısızlık var. Bunca sporcu sözleşmiş gibi hep aynı bahane-gerekçeleri öne çıkarıyorlarsa, sportif irade sınıfta kalmıştır. Belli ki sporcularımızı psikolojik olarak hiç hazırlanamamışlar.

Türk sporuna yön veren irade,  şike-çete sürecinde temiz futbol yerine şikecilerden yana tavır koyarak bugünkü tablonun da habercisi olmuştu aslında.

Şikeyi örtbas etmeye harcanan zaman ve emek,  olimpiyat ruhunu anlatmaya harcansaydı, ihtimal ki yine Olimpiyatın aslanı olamazdık, ama eminiz Tavşan da olmazdık.

 Lig başloor!

Başlar mı başlar! Kulüpler Birliği minik buzağıyı sütten kesti mi bilmiyorum ama, kuzularla oğlaklar kesin sevişiyor, hem de hard hard.  Arkadaşım eş arkadaşım şek arkadaşım eşşşekkk, lig başliyüüürrr, haydi çocuklar aşıya!

Soru;

Fenerbahçe şikesinin mızrağı İnfantino görünümlü ahlak çuvalına sığar mı?

Yanıt;

O şike, o mahkeme kararı ve o belgeler orta yerde durur iken, kimse olmadık yağmur düşlerine teşne olmasın. Ve TFF yi idare edenler ahlak ve yasalar önünde hesap vermeye hazır olsun!

Oğluma…

Çapa Tıp Fakültesinde..Tam altı yıl önce bugün yeniden dünyaya geldim, oğlum Kuzey doğdu, oğlumla ben doğdum,  yeniden.

Sorunlu bir doğumdu, hemşire seni kucağıma bıraktığında nasıl çoğaldım, nasıl bir bilsen oğul…Babam, deden yani, ne dediyse üfledim kulağına, bir de sade sen ve ben, baba-oğul ikimizle birlikte sonsuzluğa uğurlu birkaç kelime sakladım o kutsal sığınağıma…

Tahsin amcamız vardı köyümüzde, Zavzaga’da. Senin doğumun şerefine  şarjör şarjör deldi gökyüzünü, yağmurlu bir günüymüş köyümüzün, gururu olmuştun soyumuzun…

”Elmişlerimizun sevinç göz yaşlarıdır bunlar” demiş teyzem, “Allahım sağa şükürler olsun” demiş babaannen, “poloş pondoroş da (benim lakabım) baba oldu ya, daha ne isterum” demiş deden, amcaların, halaların, dayıların sevinçten ne yapacaklarını bilememişler.

İiyi bir baba olamadım, ama biliyorum ki ıskalayıp kaçırdığımız ne varsa hepsinin acısını çıkaracağız. Sen büyüdükçe arkadaş, ben küçüldükçe dost olacak, insanlığa değer katmak için buluşan ellerimiz hiç ayrılmayacak birbirinden.

Oğlum benim…Baban seni çok seviyor. İyi ki babanım, iyi ki oğlumsun. “Kvalye” diye dönen dillerini, “jandarıcam işte” inadını, kaybetmeye tahammül edemeyen karakterini ve giysilerine konan en küçük bir tozu bile reddeden titizliğine kurban olsun baban.