“yolcudur abbas…” bir cahit sıtkı yazısı..1944

20.tarancı’nın abbas’ı meşhurdur. daha çok şair kimliğiyle tanınan tarancı’nın düzyazıları zamanla -nedendir bilinmez- unutulup gitmiştir. şiirdeki abbas’ın öyküsü vardır ve asıl hali de* şöyledir:

————
abbas

çocukken büyük annemden dinlediğim masallardan biri, aklımda kaldığına göre, şöyleydi:
“vaktiyle, bilmem ne memlekette hüküm süren bir padişahın oğlu, ancak rüyada gördüğü servi boylu, sırma saçlı, mavi gözlü, son derece dilber bir kıza aşık olur; ve sevgilisini bulmak ümidile yollara düşer. bütün aşk masallarında olduğu gibi başına bir sürü felâketler gelecektir. pek tabii değil mi? aşk demek imtihan demektir. ancak serden geçip yardan geçmiyen muradına nail olur. bereket versin, daha ilk adımı bizim sevdalı şehzadeye uğurlu gelir. bir kuyunun yanından geçerken, takatten düşmüş, ak saçlı bir ninenin kuyudan su çekmeğe uğraştığını görünce dayanamaz, koşar, ninenin suyunu çeker. buna son derece memnun kalan kadıncağız, şehzadenin sırtını okşar ve saçından kopardığı iki teli ona vererek der ki:
– oğlum, başın darda kaldığı zaman bu iki kılı birbirine çakarsın; bir dudağı yerde, bir dudağı gökte bir arab çıkar karşına! korkmıyasın. adı abbastır. karnın mı acıkmış? “abbas!” demen kafi. derhal sana mükellef bir sofra kurar. yırtıcı hayvanlar arasında mı kaldın? abbastan başka kimse kurtaramaz seni. uykusuz gecelerde yarin hicranile mi yanıyorsun? abbas ne güne duruyor? sevgilini ne kadar uzakta olursa olsun, alıp getirir seni şad eder.
bu iki kılı iyi muhafaza et oğlum. onlar sayesinde selâmete çıkacaksın.
ve şehzademiz ninenin elini öperek yoluna devam eder.

yedek subaylığımı yapmak üzere kıt’aya gittiğimde, bölük komutanım, emir erimi bizzat seçmemi tembih etmişti. fakat nasıl seçersin? bölük erlerinden hiçbirini henüz tanımıyorum ki! bölüğü içtima ettirip gözüme kestirdiğimi seçmeğe gönlüm razı olmadı. bölük yazıcısından künye defterini istedim. şu anadolumuz ne zengin memleket yarabbi! pötürgeli hasanlar, aksekili ömerler, akçaabadlı hakkılar, malatyalı osmanlar, erzincanlı mehmedler, neler de neler! kim bilir, bu anadolu uşaklarının her birinde ne cevherler vardır! yaprakları çevirmeğe devam ederken, abbas oğlu abbas ismi gözüme ilişti. durdum, bu sahifeye daha muhabbetle eğildim. 331 doğumlu, midyatın cobin köyünden. masaldaki abbas aklıma geldi. içimden: “acaba?” dedim ve kendi kendime gülümsedim. vakit öğleydi. bölük talimden dönmüş olmalıydı. nöbetçi çavuşu çağırttım, yemekten sonra, abbas oğlu abbası bana göndermesini tembih ettim.
mahfelde yemeğimi yedikten sonra, o saatte kasabanın nisbeten en serin yeri olan parka yollandım. baktım arkamdan bir er koşarak geliyor. yol üzerindeki ilkokulun önünde durdum. geldi. mükemmel bir esas vaziyeti; kıyak bir selâm; ve anadolu kokan, saffet hazinesi bir ses:
– emrine geldim komtanım!
hayran hayran bakmaktan kendimi alamadım. fidan gibi bir boy, yağız bir çehre, üst dudağında hafif bir gölge, katıksız, siyah, merd gözler.
– adın ne oğlum? dedim.
– abbas oğlu abbas, komtanım!
– memleket neresi?
– vilâyet mardin, kaza midyat, köy cobin.
çakı gibi asker vallahi künyesini bir çırpıda söyleyiveriyor. yalnız türkçesinin kıt olduğu ne kadar belli. ziyanı yok. onun bu halinde de bir şirinlik var. tekrar soruyorum:
– sen kaç aylık abbas?
– ben ihtiyat komtanım!
âlâ! parka doğru yürüyoruz. o, solumda ve bir adım geriden geliyor. askerlikte usul böyledir. madun, mafevkinin daima bir adım solu gerisinde gider. peki bu aslan parçası eri nasıl emir eri yaparsın? yazık değil mi? ona hafif makineliyi emanet etmek varken nasıl bulaşık yıkatırsın? kıt’aya gelmeden evvel, askerliğini yapmış arkadaşlardan duymuştum, anadolu uşakları emir erliğini pek istemezlermiş! onurlarına dokunurmuş! ve bunun için, emir erleri umumiyetle sakatlar arasından seçilirmiş! dönüp tekrar abbasa baktım, sakata pek benzemiyordu. parkta havızbaşının gölgeli bir yerinde oturduktan sonra, karşımda esas vaziyetinde duran abbasa:
– sen sağlam yoksa sakat? dedim.
– ben sakat komtanım!
– ulan senin neren sakat?
sol kolunu gösterdi. anladım, çolakmış! mademki vaziyet bu merkezde, değil mi?
– sen benim emir eri olur, abbas? dedim.
hiç kıpırdamadan:
– olur komtanım! dedi.

abbas emir erim oldu. oturduğum evin aşağı kattaki odasını ona verdim. yatağını, çantasını, torbasını ve hizmetini eve taşıdı. memnun olduğunu her halinden seviyordum. abbas, sabahları, talim saatinden bir saat evvel beni uyandırır, leğeni, ibriği getirir, elime su döker, sonra kahveyi pişirirdi. öğleyin de, sefertasile tabldottan yemeğimi alır, mahfele getirirdi. ve akşamları, ben tembih etmediğim halde, talimden sonra eve uğrayıp sivilleri giyeceğimi hesaplıyarak, evden bir yere kımıldamazdı. söylemeğe lüzum yok, evin temizliğinden ve intizamından o mes’uldü. vazifesini hiçbir ihtara lüzum hissettirmeden, insiyaki, belki de otomatik bir surette yapıyordu. kendisine çok iyi muamele ettiğim halde disiplin haricine çıktığını hatırlamıyorum. “abbas!” demem kafiydi. sanki kayıbdan çıkar gelirdi; ve daima pürüzsüz bir esas vaziyetinde, ve daima emre intizaren, kılı kıpırdamadan.
beni siyanet etmesini de bilirdi. onu çarşıya, jilet, mektub kağıdı veya sigara veyahud yemiş almağa gönderdiğim zaman, hem en iyisini alır, hem de ucuzunu almağa çalışırdı. abbas komutanına zarar gelmesini ister mi hiç? ve kırk para artsa, getirir iade ederdi. ben söylemeden, her hafta sivillerimi bölüğün terzisine götürür, ütületirdi. ev dışında da abbasın koruyucu kanadlarını üstümde hissederdim.
herhangi bir şeye ihtiyacım olur diye, mahfel civarından ayrılmazdı. akşamları parkta bile beni uzaktan kollar, hâl ve hareketlerimden bir şeye -meselâ sigara, meselâ mendil- ihtiyacım olduğunu sezerek koşar gelir. bermutad esas vaziyetinde ve bermutad kılı kıpırdamadan:
– buyur komtanım! derdi.
emir eri değil hızır! bu hususta subay arkadaşlar beni adeta kıskanırlardı. ben de gülerdim. memnuniyetimden. abbasa karşı kalbim minnet ve şükranla doluyordu.

bir yaz akşamıydı. o gün tümen komutanının huzurunda sıkı bir teftiş vermiştik. subayı, eri, hep beraber, bir hayli ter dökmüştük. eve, pestilim çıkmış bir halde dönüyordum. bir kırk dokuzluk çekmeden bu yorgunluğu çıkarmağa imkan yoktu. aşağı odada, söküklerini dikmekle meşgul emir erime seslendim.
– abbas!
tahta döşemede kalın ve ağır bir postal sesi! merdivenlerden hızla çıkıyor. işte karşımda:
– buyur komtanım!
– al şu iki buçuk lirayı. bana bir 85’lik (o zaman kırk dokuzluk ancak 85 kuruş olmuştu.) şaban ustadan pişkin bir kebab, güzel bir domates ve hiyar salatası ve yoğurdu bol bir patlıcan kızartması. haydi bakalım marrrş!
– başüstüne komtanım!
sol ayağı üzerinde tam bir dönüş yaptı ve çıktı.
hava kararmak üzereydi. az sonra minareleri fabrika bacalarından ayırd etmek mümkün olmıyacaktı. kerahat vakti çoktan gelmiş sayılırdı. bereket versin abbas eli çabuk kişidir. bir çeyrekte döndü. masanın üzerine günü geçmiş bir gazete yayarak nevaleyi düzdü. baktım buz da almış. emir eri dediğin böyle olur. sırtını okşamaktan kendimi alamadım:
– aferin be abbas!
memnuniyeti sesinde bir:
– sağol komtanım! çekti.
az sonra da şiş kebabını getiriyordu. buzlu rakıdan bir yudum; sonra çatalını şişkebab, patlıcan kızartması ve salata tabaklarında şöyle bir dolaştırıver! ve arkasından çek birinci nevi sigaradan bol bir nefes! ve kaldır başını, bak gökyüzüne! oh! yıldızlı bir yaz gecesidir. rüzgâr da çıktı. bir fransız şairinin, ölümden sonra yaşamak hasretini anlatan o canım şiirini mırıldanıyorum: “yeryüzünde olduğumuz o unutulmaz zamanlardı!… iih…”
abbasla konuşmak istedi canım. aşağı doğru seslendim. meğer o, belki bir şeye ihtiyacım olur diye, kapı arkasında bekliyormuş! hay allah senden razı olsun!
abbasa:
– otur! dedim.
utandı, kızardı, süklüm, püklüm oldu, fakat oturmadı. bir erin komtanı karşısında oturmıyacağını abbas pek iyi bilirdi. ben de israr etmedim. yalnız, rahata geçmesini söyledim. geçti rahata. kadehimden bir yudum alarak:
– abbas! dedim.
– buyur komtanım!
– askerlik nasıl?
– çok iyi komtanım!
– memleketten mektup geliyor?
– yoh komtanım!
– niye ulan?
– ben de yazmıyor komtanım!
– sen niye yazmıyor abbas? köyde senin karı var, çoluk çocuk var. sen merak etmez hiç?
– ben merak eder, eder komtanım! ben yazdı beş ay var. cevab yoh. şimdilik bende yazmıyor komtanım!
hakkı var abbasın! ara beni, arıyayım seni!
bahsi değiştirdim:
– sen beni seviyor abbas.
– helbet seviyor komtanım!
– e… niye seviyor?
– sen iyi komtanım! (elile kalbini göstererek), sende kalb temiz komtanım!
hoşuma gitti. emir eri tarafından sevilmek bir subay için büyük mazhariyet ve bahtiyarlıktır. dayanamadım:
– yaşa be abbas!
– sağol komtanım!
abbasla böyle muhabbet ederken bir yandan da kadeh üstüne kadeh yuvarlıyordum. bir ara, istanbul gözümde tüttü. istanbul ve ilk sevgilim! gençliğimin en güzel günleri! şehzadeliğim tuttu, abbastan medet ummak sevdasına düştüm.
abbasa:
– sen istanbulu bilir? dedim.
beni ne derece memnun ettiğinin farkında olmıyarak:
– bilir komtanım! dedi.
– sen beşiktaş gördü?
– gördü komtanım! ben muvazzaf yaptı orhaniye kışla.
– ben seni istanbula göndersem gider?
benimle eğleniyor musun komtanım gibilerinden yüzüme baktı. ona emniyet telkin etmek için:
– yarın alay komtanından izin alır, seni istanbula yollar abbas!
– beni kimse yok istanbul, komtanım!
– beni kimse var abbas! sen gidecek istanbula!
– baş üstüne komtanım!
– istanbula gitti. karaköy var. sen biliyor?
– biliyor komtanım!
– sen tramvay binecek, beşiktaş inecek, ben sana adres verecek. orda var bir kız, beni sevgili. ben onu çok seviyor abbas! sen kaçıracak o kız, getirecek bana!
abbasda karısını komşu köylerinden birinden kaçırmıştı. beni anlıyabilirdi. hem anlamasa, değil mi ki komutanı idim, emrediyordum, dinlemesi lâzımdı. o askerliğin bu tarafını da bilirdi. nitekim:
– baş üstüne komtanım! dedi.

ertesi sabah, bermutad abbas beni uyandırdı. kahvemi içtim, giyindim. tam sokak kapısından çıkarken gözüm odasına ilişti. baktım abbasta bir yol hazırlığı var. halbuki ben unutmuştum bile! meğersem o, istanbul seyahatini -hatta belki kız kaçırma teşebbüsünü bile- ciddiye almıştı.
keyfi kaçmasın diye mi yoksa kendimi bile bile aldatmak için mi bilmiyorum, ona:
– abbas! dedim.
– buyur komtanım!
– bu ne abbas?
– ben istanbul gidiyor. sen söyledi komtanım!
– sen beni sevgili getirecek?
– helbet getirecek komtanım!
akmıyacak cinsten yaşlar toplandı gözümde! elimle sırtını okşadım ve bir şey ilâve etmeden kapıyı çekip sokağa fırladım. yolda düşünüyordum: “canım abbas! hayırlısile şu dünya vaziyeti bir düzelse de, seni memleketine, tarlana, çiftliğinin çubuğunun başına, çoluk çocuğunun yanına göndersek! bana gelince, tıpkı o şehzade gibi, birbirine çaktım mı, “lebbek sultanım!” diye gaibden çıkıveren abbas benim neme yetmez!”

30 temmuz 1944 / cumhuriyet
————

Reklamlar

Şike Çetesinin Seyir Defteri

TFF ve şike çetesinin;
Yani başta “bir kısım medya” olmak üzere şişirilmiş lig pastasından şöyle veya böyle nemalanan ve bunu yaparken de ahlak ve namus gibi futbolumuzda alıcısı olmayan değerleri ham hum şaraloplayan güruhun son yumurtası şu;

“Yaw tamam, Trabzon’un hakkı yenmiş de olabilir ama, onlar da saha dışıyla uğraşmayı bıraksınlar da biraz saha içine dönsünler, bak takım kötü gidiyor, gelin futbol konuşalım , yazık yaw Trabzon’a da.”

Cümle kötü oldu farkındayım, e ilham verenleri bir düşünün, isimlerini yazmaktan iğrendiğim figürleri bir getirin gözünüzün önüne, siz anladınız onları, cümledeki düzey yine de fazla değil mi?

“Atamayla” gelen TFF şikeyi de kendi gibi gelen ETİK ve TAHKİM kurulları marifetiyle halının altına süpürdükten sonra , ikinci hamle olarak da , “ artıkın futbol konuşalım yaw “ geyiğini devreye soktu.

Halıyı ters dubleks kıvamına ulaştıran pislik yığınları ortada durur ve UEFA ve FİFA, TFF’nin tercüme oyunları ile geciktirilen “acı kararıyla” şikeli futbolumuzun cerahatini her an patlatabilecek iken, hala güzel oyundan bahsedebilen midelerin sindirim sistemleri nasıl işliyor sorusunun yanıtını tıbba bırakalım. Ve fakat , bunca pisliğe rağmen hala “güzel oyun “ diye sıcak sıcak yumurtalar çıkarabilenlerin göğüs ve kafa hanelerinde hiç mi ahlaki kaygıları yoktur, bu kişilerin çocukluklarında onlara “güzel ahlaktan” söz eden öğretmenleri, köy camilerinde yaz aylarında kursa gittikleri camilerde “adam olmanın şartı vicdandır, adalettir” diyen köy camisi hocaları, “kimsenin hakkını yeme oğlum” diyen anneleri, ablaları, ağabeyleri, arkadaşları hiç mi olmamış? Yok olmuşsa bu rezilliği nasıl tolere edebiliyorlar, yine geldik sindirim sitemine, yok böyle olmayacak. Aklın ve vicdanın sınırları içinde kalınarak bu pisliği “anlamanın” imkanı yok!

Dünya Değerler Araştırması!Rengin Soysal’ın makalesinden okuduğuma göre İskandinav ülkelerinde insanların birbirlerine güven oranı %80. Türkiye’de bu oran, sıkı durun %10.
Şikeyi ve Makyavelizmi , iktidar edenlerin ve para sahiplerinin “doğal hakkı” olarak görenlerin ülkesinde insanlar bir birine bu kadar güveniyor işte. Emeği geçenleri hep birlikte tarihin çöp sepetine havale ediyoruz.

Spor Yazarlığında Kalite ve Arda Alan
İsimleri malum birkaç kişi dışında “ipe sapa gelir” spor yazarı olmadığı herkesin ortak kabulü. İsimlerini biliyorsunuz, ama en “düzgünü” bile patronunun pruvası hangi yöneyse o tarafa çeviriyor kalemini, hem kendilerine yazık ediyorlar hem iklimlerine. Değmez, hayat bir “kötüye” kul olmaya değmeyecek kadar kelebek a güzel insanlar!

Taraf’ta Arda Alan diye bir delikanlı futbol yazıları yazıyor. Galiba Zeki Demirkubuz twitiydi; “Ülkede sportif alandaki tüm figürleri toplasanız bir Şenol Güneş etmez” mealinde. Geliştiriyorum;
Ülkedeki tüm futbol yazarlarının derinlik ve analiz toplamı bir Arda Alan etmez. İnanmayan açsın bir Arda yazısı okusun. Ne de olsa genetiğinde devlet faşizmine direnen onurlu bir babanın kodları saklı. Aman Arda, kimselere benzeme, ruhunun efendisi olarak kalmaya devam et.

Ahmet Kaya 55 yaşında!
Medya linciyle aramızdan alınan Ahmet Kaya yaşasaydı 55. Yaşını kutlayacaktı. Haliç’te bir vapuru vurdular…O’nu bizden alan hayat bize layık olduklarımızı, Serdar’ı, Ceyda’yı Özkök’ü bıraktı, payımıza düşen çukur yani..

Trabzon’da Var Bir Divan!
Taşkın vardı ortaokul arkadaşım. Tarih hocamız sordu,
“Taşkın, Divan nedir oğlum?”
Taşkın hergele, Arafilboy çocuğu , bildiği şeyler başka, önce benim gözlerime baktı, yemedi, hoca keskin cevap bekliyor
“Padişahın oturduğu yere divan denir hocam”
“Otur yerine rezil”
Trabzon’da da epey büyük bir divan var, ihtiyar heyeti topluca oturuyor. Hayırlı işler…

Yazıya Müzik:
Ahmet Kaya: Cinayet Saati

ahmet altan’dan bir “biz” yazısı

Evet, yapacağınız büyük camilere gitmeyeceğim.

Ama ben bir geceyarısı, ışıklarının çoğu sönmüş, kandil misali iki üç lambası yanan bir caminin içinde bağdaş kurup oturarak kendi “hiçliğimle” karşılaşmayı, kendimden dahi vazgeçerek o caminin“sahibine” sığınmayı, ne kubbede, ne minberde, ne duvardaki hatlarda, ne kalın gövdeli sütunlarda aradığım “bir soluğu”, b
ir “sonsuzluğu”, gözlerimi diktiğim solgun bir halının şekillerinde görüp hissetmeyi, bunun hazzına bir anlığına da olsa varmayı, bir lahzalığına beni yaratana karışıp kaybolmayı seviyorsam, bunu bana çok mu göreceksiniz?

“Bir dinsizin camide ne işi var” mı diyeceksiniz?

Demeyin.

Seherin serin şadırvanları, geceyarılarının ıssız ve loş camileri herkesin.

Bizi beş vakit oralara davet eden biri var.

Davet vaktinde gelmiyorsak da başka vakitlerde ziyaretimiz, “davet sahibiyle” aramızda bir mesele.

O, kapılarını kapatmak istediğinde kapatır, kapattığı da olmuştur, açmak istediğinde açar, o kapıların muhafızlığını siz yapmayın, haksızlık etmiş olursunuz.

Sizin, geceyarılarının kimsesiz camilerinden, sabahın serin sessizliğinden değil de “çok büyük”, “çok gösterişli” camilerden hoşlanmanızı sorguluyorsam, bunu kötülük olsun diye yapmıyorum.

Gerçekten anlamadığım için soruyorum.

Benim o huzuru, o muhteşem sonsuzluğu, zamansızlığı, o hiçliği, yok oluşu, bütün geçmişini ve geleceğini unutabilmeyi o küçücük camilerde bile bulabilmem dinsizliğimden mi? Dindar olsam o camilerde bulamaz mıydım aradığımı?

Ben camiye gittiğimde af dilemeye gitmiyorum, bir iyilik istemeye gitmiyorum, bir yardım için yalvarmıyorum, cennetine talip olmuyorum, cehenneminden sakınmıyorum, ben camiye gittiğimde“her şeye razı olmak” için gidiyorum, teslim olmak için gidiyorum, tek bir anlığına bile olsa o sonsuzluğa karışabilmek, o sonsuzluğun kokusunu duyabilmek için gidiyorum.

Yasak mı edeceksiniz bana oralara gitmeyi?

Bunlardan söz etmeyi yasak mı edeceksiniz?

Bırakın arada bir gideyim, bırakın arada bir anlatayım, bırakın arada bir o sonsuzluğa kendini adamış insanlar olarak “insanların acılarına nasıl bigâne kalabildiğinizi” sorayım.

Ben o bahçelerin muhafızı değilim, olmayacağım, o bahçelerde gezinmeyi seven biriyim yalnızca.

Bir yabancıyım.

Bir yabancıya bile yabancılığını hissettirmeyen âlicenaplığın misafiriyim.

Gölgemiz bile…

Gölgemiz bile duruşumuza bağlı..
Ve köprü yıkılsa da kalıyor kıyı…

Bursa Atatürk Stadı’na Aziz Y felsefesinin gölgesi düştü; yamuktu, yumuktu ve fazlasıyla onur kırıcıydı. Büyük camiaların acıları da büyük olur elbette, ama kimi acılar vardır ruhu kanatır durur, hep unutmak istersiniz, bir an unut-a-madan, ve bir bakarsınız ki, ömür denen tanrısal armağan günden geceye dönmüş de utancın sonu gelmemiş.

İşte bu yüzden F.Bahçe camiası “Bursa Kapalı Cezaevine Hoş Geldiniz Emek Hırsızları” pankartını doğru okumak ve renklerle gönül köprüsü dışında “ilişki” kuran her kim ya da kimler varsa içinden söküp atmak zorundadır. Bunu sadece, gönül verip anlamlar yükledikleri markalarını korumak için değil, FB’siz bir rekabetin ve ligin, tuzsuz yemekten farkı kalmadığını bilen tüm sporseverler için yapmalılar.

Elbette rekabetin yakıcı ruhu, kimi pusulaları ve kantarın topuzunu sıkça bozdu,

Elbette Türkiye’de geçmişte kalan tüm pisliklerin tek sorumlusu FB’ymiş infazı vicdanlarda yaralar açtı,

Elbette FB de , bu iklim ne kadar kirliyse ancak o kadar kirliydi,

Elbette Fenerbahçe’yi idare edenler de, diğer “rant” kulüpleri ne kadar “iyi niyetliyse” o kadar “iyi niyetliydiler” Yöntem farkı varsa da, yoğurt- yiyiş farkıydı.

Sistemin tüm günahlarını bir takıma yükleyerek sporumuzu ve futbolumuzu temizleyemeyiz, milyon kere kabul!

Lakin Kartallı Kazım’ı anlatırken ne diyordu Nazım Hikmet ;
“…
Kâatlar kan içindeydi.
Fakat kan kapatmıyor yazıyı…”

Cemaat, yargısız infaz, medya linçi, içerdeki hainler ve saire vesaire, bir an hepsine kabul diyelim.

Bir sevgiliyi , üstelik yaralanmış, paralanmış , yağmalanmış bir sevgiliyi, gönüldeki yeriyle değil de çıkarlara sermaye edilmiş haliyle kabul edebilmek elbette kolay değil, ve elbet her yenik ruhun teselliden nasibi olmalı.

Ve fakat,

Kaatlar kan içinde, ve kan kapatmıyor yazıyı.

Ve belgelerdeki o “yazılar” birileri tarafından uydurulmadı, yazılmadı, sipariş edilmediler. Hepsi “Yaptımsa FB için yaptım”la ifade edildiler.

F.Bahçe karşılıksız bir sevda ise, sevginize sahip çıkmanın yolu bellidir. Rekabetin yakıcı ruhunun aklınızı esir almasına, sağduyunuzu orta malına dönüştürmesine izin vermeyin.

FB’siz bir rekabet, tuzsuz yemek, mezesiz rakı, çocuksuz aile, çaysız simittir, eksik coşku, kahkahasız hüzündür.

Etmeyin, FB’yi sermayeden ve sermayeleşmekten kurtarın.

ATV’nin ve yeni sezonun en güzel dizisi Karadayı’da, babasını kurtarmak isteyen esas oğlan bir dosyaya ulaşmak için Adliye bekçisi ile buluşur ve Fenerbahçe’nin maçını aynı heyecanla izlerler ya hani, hani hepimiz bir emekçinin gözüyle severizya o an o takımı, ve üstelik Karadayı Trabzonlu bir babanın çocuğudur bir de..

İşte, o bekçinin ve o oğulun sevdiği Fenerbahçe’dir ihtiyacımız olan, bahisçilerin, çetelerinki değil.

Gölgeniz bile duruşunuza mahkum

İyi Mi Sahi Bayramlar ?

Eğer her gün hayvan haklarından bahsedip bulduğu her fırsatta da kuzu pirzola yiyen hayvanseverlerden değilseniz, bir kurban kesip yoksullara dağıtmanızdan daha güzel ne olabilir? İlle de Müslüman olmanız da gerekmiyor, yoksul çocukların sofralarında çiçekler açtırmanın nesi kötü?

Sayın Tekin Küçükali’nin başlattığı Kurbanda Kızılay Modeli’nin medya ayağını yönetmiş ve tek kuruş paralı ilan vermeden 40 bin hisselik taleple karşılaşmıştık. Kızılay bu yıl nedense paralı ilanlara da başladı. Umar ve sanırız ki Kızılay bu yıl 100 bin hisse kurban bağışı alacak ve yıl boyunca yoksul evlere dayanışmayı ve sevgiyi taşıyacaktır.

İyilik bayramlarda değil aslında, içimizde bir yerlerde saklı. Bayram o iyiliğin dışa çıkarılmasıdır. Herkese iyi bayramlar, sevgili Süleyman Seba ve Sadri Şener’e de geçmiş olsun diyelim

Milliyetçi Millilere 60 Bin Dolar Mı?

Zengin babanın şımarık oğluna ve başarıyı para üzerine kurgulamış maneviyat esnafı “dindar” spor yönetimine göre, herkes para delisidir ve başarıya gidecek en kısa yol, sporcuları paraya boğmaktır! Değildir a iki gözüm, değildir!

Neresinden tutsanız elinizde kalacak bir oryantalizm çukuru.

Her sözüne “Sakarya” ve” Uhud” ile başlayıp, günü uzak doğu gecelerinde ve Batı şehvetiyle bitirenlerin idaresindeki sporumuz ve özelde futbolumuzun bir arpa boyu yol gidebilmesinin imkanı yoktur, hatta stabil bile kalamaz, hep geriye gider, doğa yasası…

Hani Türkler maneviyatı güçlü bir milletti? Hani paradan büyük değerler vardı?

Türk futbolcusunu ve sporcusunu , sporun ve evrensel rekabetin fair play ruhu içinde kalarak motive edemiyor ve çare olarak bu yoksul halktan “sövüşlenmiş” paraya sarılıyorsanız, bilin ki çürümüş ve kokmaktasınız.

Kimin parasını kime dağıttıkları sorusu tabiatın ortak sorusu olsun, lakin TFF nin başındaki şahsın kendine ait olmayan paraları turşu ticaretinde batırmak gibi bir geçmişi de var iken, bir de kalkıp futbol gibi liyakat ve sportif ruha sadakate en çok ihtiyaç duyulan bir sahanın sorumlusu yapılması, ironi bile değildir. Herkes layıklarınca yönetilir, yönetiliyor.

Lakin Galileo dünya dönüyor dediğinde ona şiddetle karşı çıkıp idam etmeye kalkanların trajedisine tüm insanlık yüzyıllardır gülüyor. Şimdiki tüm medyayı ve sosyal alanı kuşatan vasati 40 çöplük tekel kibriti kıvamı düşüklüğün sonu da farklı olmayacaktır.

İnsanlara baskı ve şiddet uygulayıp, para musluğuna sahip olmanın verdiği balonsu kibirle zorla “dünya dönmüyor” dedirtebilirsiniz, lakin dünya dönüyor hanımlar beyler. Umar ve dileriz ki, tez zamanda sporun ve masum halkın yakasından düşersiniz.

10 milyon insanın yoksulluk sınırında yaşadığı ve asgari ücretin sıradan bir ev kirasına yetmediği bir iklimde, asgari ücretin 150 katı bir parayı sadece 90 dakikalık ve kendinizden zayıf olduğu kabul edilen bir rakibin kalesinde bırakılacak bir topla kazanmaktan utanmayacak futbolcu topluluğu ve onların “ağabeyleri” ile herhangi bir yere gitmekten utanç duyarım…

Lafa gelince onur manyağı olanlar, bir eleştiri cümlesine karşı dirsek sıvazlayıp taktik tahtasını tekmeleyenler;

Onurunuz ve gururunuz nerede başlar sizin ve nerede biter!

Nalıncı keseri esnafları…

ORDUSPOR

Ligin tek namağlup takımısınız. İşine saygılı bir teknik direktörünüz ve “işi bilen” bir yönetiminiz var.
Ama ülkeyi temsil eden takımı seçenler, sizden tek bir kişiyi bile o takıma layık görmüyorlar. Milli takımı İstanbul Karması kıvamına taşıyan zihniyetin, milli takım kavramını sadece sahadaki 11 kişi ile sınırladıkları, kazanılacak puan ve paraların; Ordu örneği dükalığın tozunu atan takımlara ülke futbolunun geleceği adına moral katkıda bulunmaktan daha önemli olduğunu düşünüyorlar.
Ordu’nun bu “ötekileştirmeye” karşı sessiz kalmasının yorumunu da kamuoyuna bırakalım.

“Yıldırım bey beni istiyor”

Milli Takım TD’si AA, olası bir başarısızlık sonrası istifa edecek misiniz minvalindeki bir soruya şöyle cevap verdi;
“TFF başkanımız benimle uzun yıllar birlikte çalışmak istediğini söyledi”

E olsun!

Yıldırım beyin para sorunu yok, Şereflikoçhisarspor’u satın alsın, AA’yı da başına getirsin. Türk futbolu daha fazlasına tahammül edemez, zira…

Trabzon Divan Kurulu’nun Skandal Mektubu!

Skandaldan da skandal mektubun şu cümlesi, Trabzon’un hangi arkaik ve faydacı zihniyete teslim olduğunun belgesidir.
“Ülkemizin önemli spor kurumu veya kurumlarının küme düşürülmesi; Ülke futboluna zarar vereceği düşüncesinden harekete hiçbir itirazımız yoktur. “

Söz işte bu çukurda biter…

RECEBİM…

“Seloooooo” diye bağırdı bir ses, tanıdıktı. Anadoluhisarı Göksu kahvehanesindeydik, bağıran Recep’ti. Az önce tavla oynarken telsizini araçta unuttuğunu hatırlayıp onu almaya gitmişti. Hafif yağmur olduğu için verandanın altında oturuyorduk, dışarı doğru iki adım attım ve gördüm Alfa 25’i. Üsküdar ile Beykoz ilçelerini birbirinden ayıran Göksu’nun üzerindeki mini köprüden sesleniyordu;

“Selo Çamlıca gişelerde 4 kişiyi vurmuşlar, haydi”

Çamlıca gişelerde yabancı uyruklu 4 kişi infaz edilmişti, olay yerindeydik, cesetler yerdeydi, topladık haberi, arka planına merkezden bakılacaktı, Alfa 25 yıllardır köle gibi çalıştığı Hürriyet’e ben de ATV Haber Merkezi’ne foto ve çekim bandını alelacele gönderdik. Diğer arkadaşlar da geldiler haliyle, bir zaman sonra kendimizi, daha kalabalık bir halde, Göksu’da bulduk.

Böylesi bir rutinin insan ruhunda yaratacağı depresif etki ve duygusal zekadaki erozyonun sonuçlarını hangimiz nasıl yaşıyoruz bilemem. Bir tarafımızla patolojik vakıalar olduğumuz bile rahatça söylenebilir. Sadece 2 saat içinde 4 ceset sığdırmıştık, tavlanın, midye tavanın ve kedilerle paylaşılan çiğerin yanına.

4 cesedin tavlada atılan hep yek kadar önemsen-e-mediği bir gazetecilik kuşağıydık biz. İstanbul emniyeti başta olmak üzere, sol örgütlere yönelik öylesine kanlı infazlara tanıklık etmiştik ki, mafya bağlantılı olduğu kuşkusu veren ölümler hiç etkilemiyordu bizleri, belki en büyük neden buydu. 85-95 dönemini polis adliye muhabiri olarak geçiren kuşağın sıkı bir psikolojik testten geçirilmesi , özellikle o kuşağın bir türlü bulamadığı huzuru, bir parça da olsa iç dünyalara damlatabilir..

Recep Bolat işte bu kuşağın bir gün rahat yüzü görmemiş, hep ekonomik sorunlarla boğuşmuş adsızlarından biriydi. Hürriyet’in verdiği maaşlar da piyasanın dibiydi. Gazete hem çalışanlarından maksimum verim almanın hem de en az parayı vermenin ustasıydı. Bizim gitmediğimiz pek çok yaralamalı kazaya ya da olaya Hürriyetçilerin gitmeme şansı yoktu. Bu yüzden olsa gerek tanıdığım tüm Hürriyetçiler, merkezdeki şeflerine kalay madeninin en naadide ve kapısı açılmadık formülleriyle cümleler kurar ve onlar sık sık yad ederlerdi. Ama Hürriyet istihbarat servisini ayakta tutan da bu enerjiydi aslında. Şu sıralar Mustafa Dabakhane nam arkadaşımızı sütünün son damlasına kadar sağma doktorasına devam ediyorlar, sanırım.

Dik duruşunu hiç bozmadı Recep. İşsiz olduğu bir sırada Kadıköy İzzettin sokaktan onun evinin bulunduğu yere doğru yürüyerek çıkıyorduk, dertleşiyorduk, gazetecilerin oturduğu lokalden çıkmıştık, Aziziye hamamının son müşterileri henüz çıkmışlardı , havalar biraz serinlemişti, ürperdik hazırlıksız,

“Oğlum mont giyme vakti gelmiş, delikanlılık ayağına hasta olacağız” dedim…

Durdu Recep…

“Selo 6 aydır aynı ceketi giyiyorum, daha ne kadar dayanırım bilmiyorum ama galiba yenilmiş bir adam olarak memlekete döneceğim”

Keşke…

Bir arkadaş neler söylerse onları söyledim Recebime…Recep Bolat bu cümleyi kurabildiyse, içinde kopan fırtınaları dindirecek liman mümkün değil, olamazdı. Siz benim Recebimin nasıl onurlu biri olduğunu bilemezsiniz ki…

Duruşunu hiç bozmadı Recep, çakır gözleri bizim kuşak Recep Bolat’la sevdi. çakıra Receple güvendik, o güveni gören bir kardeşimiz Recep’e bir evlat verdi sonra, sonra Recep Basın İlan Kurumu’nda müdür oldu, biraz rahatlamışken ruhu, bir hainin silahından çıkan 4 kurşunla sırtından vuruldu Recebimiz. İlk ameliyatı yapan doktorları “hayati tehlikeyi atlattı” dediler Recebimiz için, sevindik tarifsiz, sonra bir başka hastaneye nakledildi, ve 11 gün sonra da o hastanede gözlerini kapadı, “hayati tehlikeyi atlattı” cevapsızıyla..

Kahramanmaraş Göksun’a gittik, toprağın altına koyduk Recebimizi, geldiğine inandığı yere bıraktık öylece. Doğduğu evi gördük, demirci babasını, kardeşlerini ve ille de anasını. O evlat acısını ikinci kez tadan ve her tarafından kan damlayan yüreğin sahibi ana, oğlunun katiline nasıl seslendi bilseniz…Duyduğunuzda tüyleriniz diken diken olurdu, bir yumruk takılır da boğazınıza, düğümlenirdiniz.

“Recebim sana kıyanların elleri kırılsın” dedi,

Evet bundan daha kötü bir söz çıkmadı o yanık yürekten, en büyük bedduası bu olan bir insanlık zirvesinden söz ediyorum, farkında mısınız?

Sana ne kadar layık arkadaş olabildik bilmiyorum Recebim. Sevgili eşini istemeye birlikte gitmiştik, çok şeyi paylaştık, en çok da yoksulluğumuzu, iskambil oyunlarını o kadar kötü oynardın ki, ayrı bir keyif olurdu, o kontrolsüz hiddetin ve çakmaklaşan gözlerin hele…

Nurlar içinde yat kardeşim…Sen sıranı savdın

“o ne önde, ne arkada
sırada, sırada, sıramızdaydı…

ve yanındakinin kanlı başı
omuzuna düşünce
ona sıra gelince
sayısını saydı….

söz istemez
yaşlı göz istemez
çelenk melenk lazım değil
susun
susun
susun…susun
sıra neferi uyusun….”

Gerçekten Temiz Futbol İsteyen Var Mı ?

Gerçekten Temiz Futbol İsteyen Var Mı ?
Şike çete sürecinde yaşananlar, toplumları ayakta tutan şeylerin arasında “adalet” kavramının da olduğuna dair kuşkular yarattı , yaratmaya da devam ediyor.
Bu süreç tüm ülkeye şunu gösterdi;
Güçlüler ve iktidar edenler açısından adaletten önce gelen pek çok başka kaygı var. Evet, maddi ve manevi rant izin verdiği ölçüde adalet de bir kenar süsü olarak kullanılabilir!
Hukuk’un iktidarların fahişesi olmadığına dair umudunu korumak isteyenler, muhtelif kentlerde “Temiz Futbol İstiyoruz” diye eylem yapıyorlar. İstanbul Taksim’de her Cumartesi saat 15.00 de toplanan bir avuç insan, ki tek suçları Trabzonsporlu olmaları sanırım, temiz futbol gibi bir derdi olan herkesi kendilerine destek olmaya; şike çete batağına batmış futbolumuzu çetelerin ve çapsız zeka özürlülerin elinden kurtarmak için desteğe bekliyor. Bu çağrı renklere değil vicdanlara yönelik bir çağrı. Temiz futbol ne Trabzon ne de Robbie Fowler’a “özel kılınmış” bir hak değil, futbolu gelir değil keyif kapısı olarak gören herkesin ortak paydası değil midir?
İstanbul’da başlayan bu eylemlerin bir ayağı da Trabzon’da yapıldı geçen hafta. Sağdan say 15 kişi, soldan say 17 kişi katıldı, biri de daha bebek sayılacak Yiğit torunum üstelik. . Trabzon’da kurulacak umumi tuvaletin kubur taşının çapına bile müdahil olan Trabzon ekabiri, neredesiniz?
Ne o?
Yoksa eyleme destek verirseniz ağababalarınız kızar diye mi korktunuz? Merak etmeyin, ağababalarınız bile sizden daha omurgalıdır. Sorun, sizlerin insana keder veren ilkesiz, şehre ihanet eden zavallılığınız ve menfaat üzerine kurgulu karaktersizliğinizdir.
Trabzon ve Trabzonspor’u, “çeşmenin başında uygun bir yere atlamak için” kullanılan bir araç olarak görüp bir de şehir hakkında ahkam kesen asalaklar var olduğu sürece ne Trabzon ne de Türk futbolu ve sporu lağım kokusundan kurtulabilir.
Şike çete sürecinde kime ne mesajlar verdiği belli olmayan “uslu çocuklar” buluşması gibi kepazelikler dışında hiçbir yere izini düşürmeyen, ulusal basını geçtim yerel medyaya bile ahlaktan ve adaletten yana tek bir demeç vermeyen “kanaat önderleri” tarihin çöp sepetine atılmadığı sürece ne Trabzon dan köy olur ne de Türkiye’den kasaba. Trabzon’u bu olan memleketin Türkiye’si de bu kadar olur. Trabzon’a ihanet eden o menfaat çetesi ve onların hınk deyicisi medyası ile değil büyük davalara , kenefe bile gidilmez.
Tepeden tırnağa sefalet…
Sadri Şener zekası konu Alex olunca çok “ironik” bir tespit yaptığını zannedip üstüne bir de keyif sigarası içebilir. Lakin ağzınızdan çıkacak her söz sizi esir alır, güya ironiyle vurduğunuz Adnan Öztürk çıkar ve sizi gediğinize sokar! Bu nasıl bir liderliktir ki, şike sürecinde dürüst ve cesur kalabilmiş bir iki adamdan birini karşısına alıyor?
Hey Trabzon! Temiz Futbol eyleminde binlerle buluşamıyorsan, sorun ne Aziz Y, ne Yıldırım D ne de Platini’dedir. Sorun Sadri’de Şenol’da, Faruk’ta , sendedir. İçine sindirebildiğin her ne ise bir süre sonra sen de osundur!
Türkiye’de Spor Yazarı Neden Yok?
Şundan;
Spor yazarı diye gözümüze sokulanların yüzde doksanı gazeteci bile değil, mesleğe eş dost sokuşturması.Eşle dostla gelen de eşçi dostçu leşçi olur, abisi nasıl kurarsa zilini o da öyle çalar!
Gerçekten mesleğin içinden gelen spor yazarları da, markaya ve renge angaje olarak kendilerine pranga vuruyor. Böyle olunca da tanrıya değil de başka şeylere kulluk ediliyor.
Bu ülkede “gerçek” bir spor yazarı olsaydı, Anadolu futbol gelişmedikçe ve Anadolu kulüplerine başkanlık edenler İstanbul’a biat ettikçe bir arpa boyu yol alamayacağımızı dile getiren yazılar yazarlardı. Yazamazlar ama, sistem İstanbul’a kurgulu ve Passat ana bayisi İstanbul’da konuşlu.