KANUNİ’NİN DEĞİL MAKYAVEL’İN TORUNLARIYIZ!

 

Muhteşem Yüzyıl  dizisi üzerinden Başbakan imzalı suni gündemimiz,  “ceddin deden neslin baban” hamasetini de gündemimize taşıdı. Kanuni Sultan Süleyman dönemini anlatan tv dizisinin, gerçek hayattan kopuk ve genç nesillere  yanıltıcı mesajlar verdiğini söyledi Başbakan. “Başbakan herhangi bir şey söylese de biz de onaylasak”  diye bekleyen  okur-yazar esnaf da Başbakanı bile hayrette bırakacak bir performans daha koydu  ortaya.  Sonunda ne oldu derseniz, dizi oyuncuları namaza başladı, rahatladık. Aslında olan şuydu, gündemi ben belirlerim diyen Başbakan kimselere hissettirmeden işini yapmaya devam etti.

İşte bu tartışmaların göbeğindeyken Fenerbahçe’nin Portekizli oyuncusu Meireles vukuatı patladı.  Malum maçı izleyen endüstriyel tavuklardan biri de ben olduğum için hakemin Meireles’e gösterdiği kırmızı kartı haklı bulup Portekizlinin hakemin yüzüne tükürdüğüne şahadet eden ve hatta Twitter yoluyla “giydirenlerden” biri de ben oldum

Türk medyası Meireles’in hakemin yüzüne tükürdüğüne emindi, Fenerbahçe’yi idare edenlerin sportmenliğin tecavüz sanıkları olduğuna  “alıştırılmış” bir fani olarak tabi ben de. Hakem de raporuna aynen böyle yazdı ve 11 maçlık ceza patladı.

Sonra Portekizlinin  “yapmadım” çırpınışlarına tanık olduk. NTV’nin ardından FB’nin menfaatlerini en çok koruyup-gözeten kanal olan FB TV’de canlı olarak izledim Portekiz’liyi.  Ve içime “acaba” sorusu düştü. Adam çok samimiydi ve ben Portekizce ya da İngilizceyi değilse de, vücut diline hakimdim.

Ceyhun Kuruoğlu nam görüntülü sistemler kompedanı arkadaşımın da yardımıyla Meireles’in “tükürdüğü” pozisyonu kare kare izledik.  Gözleri ile aklı ve vicdanı arasında herhangi bir “hesap” olmayan biri olarak gördüm ki, Meireles haklıydı, hakemin yüzüne tükürmemişti. “Tükürmekten beter etti” diyenler olabilir, lakin görüntüler ortadaydı ve bir önceki yazıda genişçe anlattığım gibi Portekizli tükürme eylemini yapmıyordu.

Sen misin “Meireles tükürmedi”  diyen!

Kendilerini bir Cumhuriyet şike mahkumu başkanlarını  Ernesto Che, kendi dışlarında kalan herkesi de “la oğlum herkes bizi kıskanıyor, biz bize yeteriz”  fıkrası zanneden Fenerbahçelilerden sağlıklı bir tespit ya da teşekkür beklemedim elbette,;

“Amaaan rakibim yara almış işte ne güzel, en önemli oyuncularından biri ligi kapattı, biz de rahat rahat şampiyon oluruz” fırsatçısı Galatasaray esnafını da artık kanıksadık

Hatta, henüz BJK’daki çöküşü TFF’ye tam olarak yansıtamayan ama başaracağına inandığımız Başkanlarından kurtulmanın sevinci , borç batağının kederi  ve kaderiyle hemhal olan Beşiktaş’ı da anladık diyelim

Peki, futbol tarihinin en büyük haksızlığına uğrayan ve  emek hırsızlığının mahkemece tesciliyle de haklılığı ilan edilen Trabzon camiası bu infaz korosuna nasıl katılır?

Çalınan ve er – geç , Mevlevi esnafı Ahmet Özhan’ın deyimiyle “seve seve” sahibine gidecek olan şampiyonluk kupası haricinde, İstanbul dükalığı ve onun hizmetkarları tarafından 50 yıldır katledilen bir şehrin mensupları nasıl olur da bir haksızlığa destek verebilir?

Yoksa rakibin zarar görsün de nasıl görürse görsün mü?

Yoksa düşene bir tekme de sen mi vuracaksın?

Yoksa varlık sebebin olan mertçe mücadele ve sportif ahlakı sen de mi terk ettin?

Yoksa  Trabzon da mı ruhunu  sattı şeytana?

Hepimiz biliyoruz ki, söz konusu futbolcu G.Saray’lı biri olsaydı aynı vodvil sahnelenecek ve kerli ferli spor yazarları başta olmak üzere, eli kalem tutan herkes  yine kendi ipliklerini pazara çıkaracaktı.

Bizler hamasette Kanuni, gerçek hayatta ise Makyavel’in torunlarıyız.

Hani Büyük İskender kendisine çok benzeyen bir adama ironiyle sorar;

“Bana çok benziyorsunuz, acaba babam sizin köyden hiç geçti mi?”

Adam;

“Hayır geçmedi, ama benim babam zaman zaman saraya uğrardı”

Kanuni bir süre Trabzon ve Edirne’de kaldı ya hani, o ara Makyavel uzunca bir süre İstanbul’da kalmış olmasın?

Tarihçileri göreve çağırıyorum, zira bu utanmaz “nesep” Kanuni’den  sorulamaz!

Ne adam olmak zor bir şey ne de adil olmak.

Tek ruhunuzu şeytana satmayın yeter!

 

Reklamlar

“ONU ÇEKME BUNU ÇEK” VE MEİRELES’İN TÜKRÜĞÜ!?

Futbolumuzdaki kirliliği yazmaktan dilimizde biten tüylerin sadakasıyla hatıra ormanı kurulur, ve fakat her seferinde rezilliğin daha iyisi üretildiği için nefes almaya fırsatımız olmuyor

Konumuz F.Bahçeli Meireles’in tükürüğü!

İtirafla başlayalım, ben de Meireles’in tükürdüğüne inanıyordum, ta ki tükürme iddiasına kanıt olarak servis edilen görüntülerin ters açısı çıkana dek.  Ters açıdan bakıldığında Meireles’in çok öfkeli bir dil kullandığı ve kurduğu öfke dolu cümlelerin finalini de , adeta diklenen bir hindi gibi, o baş ve ağız hareketiyle yaptığını görüyoruz. Ama hepsi bu kadar, o hareketin bir tükürükle bitirilmediği çok net olarak görülebiliyor. Bir parantez açılabilir, o da o öfke dolu cümle çıkarken insanın o yorgunlukla ağzından çok az da olsa bir sıvıçıkabilir, lakin buna tükürük demek için insanın Makyavelist bir vicdana ihtiyacı olacaktır. Tükürmek bir eylemdir, konuşma sırasında ağızdan çıkan sıvıise başka bir eylemin sonucu. Şükür biz o tip ucuzluklara düşmedik, düşmeyiz. Meireles tükürmemiştir, tükürdü diyenin ya vicdanında ya da gözlerinde bir sorun vardır.

Denebilir ki, ülkemize gelen yabancı futbolcular hemenşımarıyor ve düzene uyum sağlıyorlar.

Kabul! Ama  hakemi kandırmak ve emek hırsızlığı için olmadık taklalar atan böyük yıldızlarımız var malum, onlar bu yeteneklerini yabancılardan almadılar, itiraz eden varsa bir adım aşağı!

Denebilir ki, Meireles hakeme küfretmedi diyelim, ya o yuvarlama hareketi ne olacak? Bunun bu ülkede ne anlama geldiğini herkes bilir!

Kabul! Zaten bu hareketin cezası neyse Portekizli oyuncuya da verilmesin diyen yok, bunlara F.Bahçe’nin şike mahkumu yöneticileri de dahil!

Yalnız ortada şöyle bir durum var;

Vicdanından başka mahkemesi olmayan , temiz futboldan başka hesabı olmayan bir kalem sahibi olarak şu sorunun yanıtını arıyorum;

Bir basın toplantısı sırasında toplantı odasına “sızan”bir  sevimli hergeleye yönelik haklıtepkisini “onu çekme bunu çek” finaliyle sinemaskop bir noktaya taşıyan Fatih Terim’e herhangi bir “işlem” yap-a-mayan TFF ve oligarşi medyası,  Meireles’e ceza konusunda neden bu kadar iştahlıdır?

Beni yaşadığım iklimden ve spor yazarı kılıklı passatyan medya esnafından soğutan işte bu iştahtır.

Şikeden hüküm yiyen Fenerbahçeli yöneticiler ve ırkçı sanık Emre B hakkında en sert eleştirileri yaparken nasıl tek mahkemem aklın süzgecinden geçirilmiş vicdan ise, Meireles konusunda da aynı akıl ve vicdanla yazıyorum. 

Bu ülkede yüzüne tükürülecek çok kişi ve kurum sayılabilir, üstelik bu kurum ve kişiler Portekizlinin çok da uzağında değiller. Ahlakın akşam pazarlarına sığınmış kaldırım serçesine dönüştüğü bir ülke bizimki

Renkleriyle gönül ilişkisi dışında bir bağı olmayan hesapsız taraftarlar ve en başta F.Bahçeliler;

Bu ülkede hiçbir başka hesaba ve gizli gündeme saplanmadan, sırf temiz futbol ve mertçe rekabet için hep birlikte göze göz, güzele güzel deme cesaretini göstermezsek, endüstriyel futbolun olmazsa olmazı alık yığınlardan öte bir anlamımız olmayacak!

Futbol tarihimizin en büyük haksızlığına uğratılan ve sevinci, övüncü, gururu çalınan Trabzon camiasının , Meireles’in dövmeleri için faşizan açıklamalar yapan Sadri Şener’e yönelik tepkisini, FB’liler de “şike yaptımsa F.B için yaptım” diyen yöneticilerine göster-e-medikçe bu iklimde ne sevincin hazzı tam olarak yaşanabilecektir ne de kaybedişin hüznü…Ve son tahlilde bu yolun sonu “muhteşem kaybedenler” çukuru olacaktır.

Bir Orhan Kemal ve Nazım Hikmet yazısı!

Haberturk – Sedat Tunalı– 3 Haziran 2009

Spor ağırlıklı yazıyor olmamız, otçul olduğumuz anlamına gelmez. “Çarşı” nasıl sosyal tepkiler veriyorsa, yazar da vermeli…Spor okuyucusu da ot değil, hatırlatalım..
Haziran ayının 2′ si ve 3’ü, Türkçe’mize onur ve şahsiyet katan iki büyük insanı kaybettiğimiz tarihler. Bunlardan biri Nazım Hikmet, diğeri de Orhan Kemal…Üstad Nazım’ı yazan çok olur, ama Orhan Kemal’i bir kez daha anmak benim boynumun borcudur. O’nun doyumsuz hikaye ve romanlarıyla büyüdüm, tek başına 72. Koğuş, Orhan Kemal’e bir ömür saygı duymama yeter de artar..Hoş, Orhan Kemal’i yazmak , biraz da Nazım Hikmet yazmaktır aslında..
Edebiyatımızın “3 Kemaller”inden biri, tarafımızca en çok sevileni ve maalesef ona sunulan hayatın tadını en az çıkarabileni. 1970 yılı Haziran ayında , hep “kaybedenlerin” safında yer almanın onuruyla hayata gözlerini kapadı.
Gerçek adı Raşit Öğütçü’dür Orhan Kemal’in. Babası Abdülkadir Kemali bey, varlıklı bir aile geleneğine sahip ve TBMM 1. Dönem milletvekillerinden biriydi. Annesinin de öğretmen olması, ondaki yazarlık yeteneklerinin öncülleri olarak algılanabilir. Ama Kemal’in hayatına asıl yön verecek iki olay vardır kişisel tarihinde.
Birincisi ; askerliğini yaptığı Niğde’de, üstlerinden gelen galiz küfürlere isyan edip ve “Yeter be! Biz buraya anamıza avradımıza sövdürmek için gelmedik.allah yok be!” isyanıdır.Hemen hakkında işlem yapıldı, “uygun” şahitler bulundu ve bu yiğit delikanlı hakim karşısında da söylediklerini aynı ataklık ve tedbirsizlikle yineleyince 5 yıl hüküm giydi.
Raşit Öğütçü’yü Orhan Kemal’e dönüştüren ikinci olay ise mapus yattığı Bursa Cezaevi’nde Nazım Hikmet’le tanışmasıdır.
Başlarda şiirler yazmaktadır genç Raşit. Ve bu şiirlerini dönemin en büyük şairlerinden biri olarak bilinen Nazım Hikmet’e okutmaktadır. Nazım, birgün azarlar Raşit’i: “Bırak bu şiiri miiri birader, hikaye yaz, roman yaz sen. Şiirle ne uğraşıyorsun, senin hamurunda roman var”
Bu yüksek perdeden uyarı etkisini gösterir ve Raşit hikaye yazmakla başlar işe. Ve bugün Türk Edebiyatının, yoksuldan, kaybedenden yana en değerli eserleri yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlar. El Kızı’ndan Bereketli Topraklar Üzerinde’ye; 72.Koğuş’dan Murtaza’ya kadar onlarca eser Türk halkına gerçek bir roman tadı sunar ve sunmaya devam ediyor.
Orhan Kemal, egemen edebiyat eliti tarafından çok zaman hep ikinci plana atıldı, görmezden gelindi. Bugün Nihat Genç’e karşı takınılan “yokmuş gibi davranma” haysiyetsizliği o dönemlerde de Orhan Kemal’e uygulanıyordu. Ama kitapları, adına hikayeler, romanlar yazdığı halkı tarafından sahiplenildi, yaktığı ateş hiç sönmedi.
Siz bakmayın gözümüze gözümüze sokulan Orhan Pamuk’ların, Ahmet Altan’ların Elif Şafak’ların populer kültürün cilalamasıyla “büyük yazar”mış gibi sunulmalarına. Halkından beslenmeyen hiçbir yazar, hayatı Teşvikiye , Nişantaşı gibi boyalı sokakların verileriyle algılama sığlığından öte geçemeyen hiçbir koza, miskinliğinden silkinip gerçek hayata karışamaz.
Orhan Kemal yoksulluk içinde kıvrandığı, sırtında bir paltosundan başka hiçbir şeyinin olmadığı günlerini Cağaloğlu’ndaki “İkbal” ve “Kömürcünün Kahvesi”nde (ikisi de artık yok) geçirirken, kağıt ve kalem bulabildiği her fırsatta da yazmaya devam ederdi. Çevresindeki en yakın arkadaşları Yusuf Kenan Karacanlar ve Muzaffer Buyrukçu’dur. Hemen her gün parasız pulsuzdurlar, çoğu zaman çay parasını bile zor bulmakta ve yazdığı öyküleri dergilere gazetelere satmaya uğraşmaktadırlar.
Tam bir halk adamıydı Kemal. Alın size Kömürcünün kahvesinden bir sahne. Bir oyun masası ve masanın 4 kolu: Orhan kemal, Muzaffer Buyrukçu, Talat Kılıç ve Y.Kenan Karacanlar. Oyun iyice kızışmıştır ve Orhan Kemal arda arda canlı renklerle boyalı kağıtları masaya küt küt vurmaktadır:”ha ha haa bulümmm”
Sadece bu sahne bile Orhan Kemal’le , Orhan’ın Pamuk olanı arasındaki farkı anlatmaya yeter. Biri halkın içinden geliyordu, hatta gelmiyordu bile hep oradaydı, diğeri halkın olduğu hiçbir yerde yoktu, olamıyordu. Biri yaşadıklarını yazıyordu, diğeri yaşanmış hayatların kitaplaşmış hallerini hırsızlıyordu. Ama maalesef çocuklarımız birini hiç tanımazken, kucağına kondurulan pamuk yumuşağı ile baş başa bırakılıyordu.
Lafı uzattık. Alın size Orhan Kemal’in, diğer 2 Kemal’le ilgili düşüncelerini. Yusuf Kenan Karacanlar’ın “ Orhan Kemal” adlı 1974 baskılı eserinden;
“Yaşar Kemal’mi? Düşünün bir, beni aradığının bilinmesi için vaktini öldürmek zorunda kalmış. Zeki bir insan, gerçek bir kurnaz! Zaman zaman aramızdaki buzları eritmek için böyle davranıyor. Dedim ya, içedönük biri değil, atılgan ama hesabi..
Hem yetenekli romancı, hem güçlü bir girişim ruhuna sahip ticaret adamı. Beni biraz can sıkıcı buluyorsa da, bana karşı dostça duygular besliyor, sanırım. Ne de olsa, el el üstüne amacına ulaşanlardan biri. Ama yolumun dikenlerle sarıldığı bir gün ve beni kurtarmak için yalnızca bir tek yol kaldığında, el uzatmaktan çekinecektir. O’nu Adana’dan beri iyi tanırım”
“Kemal Tahir de kim? Dağ gibi bir yazar olan Yaşar Kemal’le kıyaslanabilir mi? Bunu düşünmeyiniz bile. Ah, ne acınacak bir durum! Birtakımları, adlarımızı, böyle çağına ayak uyduramamış, kavgasız ve halkını hor gören Kemal Tahir’i, bizim görüşümüzle oluşturarak “üç Kemaller”e çıkarmışlar. Ne anlamsız tanım!”
Çocuklarımız başta olma üzre, Orhan Kemal’i okumamak, okutmamak en başta edebiyata, sonra da kendi gerçeklerimize yüz çevirmektir. Romancı diye gözlerimize sokulan medya maymunlarını düşünün önce, sonra da yoksulluk içinde ölen ama hiç baş eğmeyen namuslu adamları. Seçim sizin..
Saygı ile eğiliyorum…İyi ki sizleri okuyabildim, iyi ki bu ülkede doğdum…

Daima Nihat, daima Genç

Daima Nihat, daima Genç

Bir insanın zengin olması, elinde tuttuğu çiçeği değiştirmez.

[NİHAT GENÇ]

ULUSALCI MI, HİKAYECİ Mİ?

Geçen gün, internette bir haberin başlığı: “Ulusalcı yazar Nihat Genç…”

Nihat Genç, Türkiye’nin en iyi hikayecilerinden biri.

Benim fikrim: En iyisi.

Medya mensupları, okumuşlar, halk, bizler, hepimiz Nihat Genç’in bir hikayeci olduğunu görmeli, unutmamalı ve gerekirse kendisine hatırlatmalıyız.

Hikayeler [romanlar, filmler, genel olarak tüm düşünce ve sanat eserleri] bir ülkenin şahsiyetini teşkil eder.

Nihat Genç’in hikayeci değil de ideolojik propaganda yürüten bir yazar olarak tanınması; Türkiye’nin, evlatlarına sahip çıkmadığının belirtisidir.

HİKAYEDEKİ ADAM BENDEN DAHA CANLI

Nihat Genç’in hikayelerinde neler var?

Canlılık, mizah, hız, enerji, tarih, sosyoloji, sevgi, içtenlik, felsefe, dürüstlük, özgüven, psikoloji, cesaret, şefkat…

Hepsi ve daha fazlası.

Tam bir hazine.

Garip bir biçimde, Nihat Genç hikayelerindeki Türkiye, yaşadığımız ülkeden daha gerçek, daha sahici görünür.

Lafın gelişi, beni anlatan bir hikaye yazsa, eminim ki o hikayedeki Murat, benden daha canlı biri olur.

Karanlık nedir, soğuk nedir, yoksulluk, kadın, dikkat, işsizlik, futbol, ağaç, iftira, şişmanlık, korku, zarafet, kıskançlık, hınç, aşk nedir?.. Hepsini Nihat Genç’in hikayelerinden öğrenebilirsiniz.

Anlattığı kişilere, mekanlara, muhitlere büyük bir değer ve derinlik kazandırır.

Saraybosna’yı, Kahire’yi, Şam’ı, İsfahan’ı öyle anlatır ki, nabzınız hızlanır, gözleriniz dolar.

BİN TANE UZAYLI GELSE, ŞİŞKO TEYZENİN ELİNE SU DÖKEMEZ!

Ben roman yazarken mutlaka ilginç birtakım nitelikler tasarlarım.

Mesela bir kahraman büyücüdür, öteki albinodur, beri tarafta konuşan bir köpek vardır.

Veya enteresan bir durum, olay bulurum: Bakkal Fehmi meğerse uzaydan gelmiştir, adamın birinin intikam şirketi vardır vb.

Nihat Genç’in hikayelerinde beni hayran bırakan yön şu: Apartmandaki şişko teyzeyi alıyor, onu öyle incelikli, şaşırtıcı anlatıyor ki, bin tane uzaylı gelse o şişko teyzenin eline su dökemez!

Bir garson çocuğu, bir küçük kızı, köy doktorunu, dilenciyi, eşcinseli, üniversiteliyi öyle renkli, öyle hayat dolu kahramanlara dönüştürüyor ki şaşıp kalıyorsunuz.

İKİ BAŞYAPIT: İHTİYAR KEMANCI ve ARKASI KARANLIK AĞAÇLAR

Nedense, Nihat Genç’in adı edebiyat, kitap dergilerinde geçmiyor.

Hikayeleri yabancı dillere çevrilmiyor.

Televizyonda ondan hikayeci diye bahsedilmiyor.

Tam bir saçmalık.

Size iki kitap: 1- İhtiyar Kemancı 2- Arkası Karanlık Ağaçlar.

Bu ikisini okuyun, hayran kalacaksınız.

Sonra artık Kompile Hikayeler, Dün Korkusu, Memleket Hikayeleri, Soğuk Sabun, Edebiyat Dersleri… hangisini okuyacağınıza bakarsınız.

SAYIN YAZAR, ALLAH AŞKINA ESER VERİNİZ

Nihat Genç’in ideolojik, siyasi kulvardaki koşusu uzadı, maratona dönüştü.

Neden sanatçılarımız siyasete bu kadar teşne?

Bunun bir nedeni sanırım siyasetimizin sanatsallaşamaması.

Fakat toplum olarak, Nihat Genç’e ve daha birçok sanatçıya şunu söylemeliydik:

Üstat, ağabey, pir’im, sayın bay, hanımefendi… Allah aşkına eser vermeye devam ediniz.

Çünkü bu ülkenin kalbi, sizin eserlerinizde çarpıyor.

Çünkü biz sizin eserlerinizle düşünüyoruz.

ÇEKİLMEMİŞ SÜPER FİLMLER

Aydınlara, medya mensuplarına ne demeli?

Bugüne dek, Mahir Günşiray’ın sahnelediği Gavara adlı harika oyun haricinde bir tek Nihat Genç hikayesinden tiyatro, sinema uyarlaması yapılmaması ne kadar hazin.

Sinemacı olsam, Nihat Genç hikayelerinden filmler, diziler çekerdim.

Dramatik örüntüsü bu kadar güçlü, böylesine sürprizli ve şahane hikayeleri görmezden gelmek, Türkiye’yi sevmeyi hiç ama hiç bilmediğimizin kanıtıdır.

Oh be! Söyledim ferahladım!

(SON İKİ NİHAT GENÇ YAZISI ANLAŞILACAĞI ÜZERE ALINTIDIR. ST)

Nihat Genç’in olağanüstü öyküleri / Kaan Arslanoğlu

Genç televizyonlara çıkmaya başladı. Önce sinir bozucu geldi, seyretmedim. Sonra merak ettim, bakalım neler saçmalıyordu?

Bir önceki yazımda iki yazarı tanıtırken belirtmiştim: Toplum olarak, insanlık olarak iyi yazarların, has insanların kıymetini bilmiyoruz. Sonuçta, yazık o değerlere olmuyor. Çoğu kez o iyi edebiyatçılar, o has insanlar umursamıyorlar bu kadir bilmezliği ya da umursamamaya alışıyorlar. Yazık olan insanlığın, toplumların kendine oluyor. İnsanlık boktan bir yığına, toplumlar çirkef batağına dönüşüyor. Dönüşmüyorlar belki de, hep öyledirler, öyle oldukları için değerden anlamıyorlar; o da ayrı bir konu.

 

Nihat Genç’le gıyaben ilk tanışmamız son derece tatsız bir biçimde gerçekleşti. Zaten halen de bir kez bile karşılaşmadım kendisiyle. Çok uzun zaman geçti, neredeyse on yıl, Politik Psikiyatri adlı kitabımı çıkarmıştım. Orada ayrı bir kısımda bazı yazar portreleri çizmiştim. Ele aldığım yazar karakterlerinden biri de Nihat Genç’ti.  Ona ayırdığım bölümde sadece Nihat Genç’i değil, onun üstünden başta Leman olmak üzere mizah dergilerini de eleştiriyordum. Aklımca ve niyetimce övgü yanı ağır basan, ama yergiyi de ihmal etmeyen bir eleştiri olacaktı bu. Çünkü ülkedeki mizah dergilerinin muhalif karakterini, dik duruşunu hep takdir etmişimdir. Halkımızın gülmece yeteneğinin değerini hep bilmişimdir. Fakat kendimce çok da tutarlı bulmamışımdır çizgilerini, çok da doğru bulmamışımdır, bir de kimi çizerlerinde öne çıkan aşırı cinsellik, aşırı lumpenlik rahatsız etmiştir beni. Nihat Genç’i de bu bağlamda eleştirdiğimi sanmıştım.

 

 

 

Şimdi dönüp o yazıma bakmaktan gerçekten sıkılacağımdan hatırladığım kadarıyla devam ediyorum: Nihat Genç’in birkaç hikâyesini okudum, beğenmedim; ama aykırı, asi, anarşist duruşunu tutuyorum, gibi bir şeyler ifade etmiştim sanıyorum. Şimdi oraya geldik. Genç’ten birkaç öykü okumuştum gerçekten Leman’da, ama niye beğenmemiştim?

 

Hiç savunmaya geçmeden itiraf etmeli: Andavallık hepimize mahsustur, bende de bulunur; bir de bu andavallık önyargılarla birleşince insanı yanlış yargılara sürükler.

 

Şimdi de savunmaya geçeyim: Genç’in öyküleri o dergide bir değer sunuyor gibi durmuyordu. Nasıl anlatmalı, oyuncak dükkanına gitseniz, onca cicili bicili renkli alet arasında gri kaplı soğuk bir kitap görseniz ne düşünürsünüz? Ya da bir karnavalda bir yığın palyaço arasında asık suratlı, bilge sakallı bir adamla karşılaşsanız, çevreye uzun nutuklar çekiyor olsa, onu kim zannedersiniz? Ya bilge rolü oynayan bir palyaço, ya palyaçoluktan sıkılmış bir meczup.

 

 

 

Bir de dedim ya, Genç’ten okuduğum o söz konusu birkaç öykü belki de yine bol küfür ihtiva ediyordu ve ben de dediğim gibi lümpenliğe ve küfre karşı aşırı hassastım. Öyle ki ağız tadıyla küfür etmeye kırk beşime doğru başlamışımdır. Gençliğimde ne küfür ederdim, ne çevremde ettirirdim, tam bir softaydım.

 

Uzatmayayım, birden bire Nihat Genç’ten çok uzun bir yazıyla cevap geldi Leman’da. Ne aşağılama, ne küfürler. Bozuldum çok, bir hayli öfkelendim, yazıyı defalarca okudum, okuttum dostlarıma. Adam haklı dediler, ilk sen kaşınmışsın, çok üstüne gitmişsin durup dururken… Evet, haklı yanları vardı Genç’in, haksız suçlamaları da sineye çekecektik artık. Bunu ve cevabımı aynen Politik Psikiyatri’nin sonraki baskılarında yayımladım, okur karar versin diye.

 

 

 

Ondan sonra bir daha tek bir yazı dahi okumadım Genç’ten. Hakkındaki önyargım iyice yerine oturdu: Dengesiz, her şeyi yanlış anlar, faşistten bozma aydın bu kadar olur, bırak uğraşma, ne hali varsa kendi görsün, meczup, manyak, hayatım psikopatlara ders vererek mi geçecek!

 

Çok sonra Genç televizyonlara çıkmaya başladı. Önce sinir bozucu geldi, seyretmedim. Sonra merak ettim, bakalım neler saçmalıyordu, izlemeye koyuldum. Dalgamı geçecek, eğlenecektim, böyle mazoşişt bir yanım vardır. Öte yandan kendimi birçok başka ukala gibi insan sarrafı görürüm. İnsanın samimiyet derecesini gözünden, birkaç lafından anlarım. Böyle der o bilmişlerin çoğu… Ne var ki, benim sarraflığım hem mesleki, hem kuramsal, hem siyasi, hem yaşamsal on yılların deneyimine dayanıyor, o yüzden pek az yanılırım. Bu adam belki meczuptu, gayet uçuk şeyler söylüyordu arada, ama dediklerinin büyük bölümü sapına kadar doğruydu. Dünyaya, düzene, iktidarlara karşı dik duruşu sağlamlaşarak devam ediyordu. Söyledikleri her ne ise, inanarak söylüyordu ve bu insan samimi bir insandı. Ona karşı tekrar “sempati” duymaya başladım.

 

Çok sonra, ortak arkadaşımız Ahmet Yıldız’la selam göndermişti bana, selamına memnuniyetle karşılık verdim. Ardından soL’daki bir yazıma yorum yazmış. Bana ulaştı yorum. “1 Mayıs 1977’nin Kayıp Maocuları” adlı yazıma notu: “İnkar’ı ‘yok saymayı’ örgütleyen, (birbirini tanımadan bir araya gelen) bir gizli nefret kolonisinin varlığına ben de inanıyorum. Bu anlamıyla yazıyı çok doğru buluyorum. Gizli nefret kolonisini oluşturan şey’in kibir, güç, konformizm, şımarıklık, kişisel kıskançlık, toplumsal duyarsızlık gibi şeylerle değil, başka şekilde anlamaya çalışıyorum. Bir toplumu var eden en temel değer takdir duygusunun neden hiç yeşermediğini hepimiz çok derinden düşünebilmeliyiz, çok uzun bir iş, saygıyla.” Bu yorum beni hayli düşündürdü, belirtmeliyim.

 

Ve birkaç ay önce Tıp Bu Değil’i çıkardık, ona da bir kitap gönderdim, imzalayarak. Bir süre sonra telefonla aradı. Çalışmamızı kutladı. Dedi ki: “Öyle önemli bir iş yapıyorsunuz ki… Daha ilk kazmayı bile vurmadınız aslında, ama öyle önemli bir başlangıç ki… Bu önemin daha siz bile farkında değilsiniz…” Bizim sosyalist arkadaşlarımız, komünist yoldaşlarımız kavrayamadı bu önemi. Zaten sol bu yüzden belini doğrultamıyor bir türlü… Önemsiz şeylere o kadar çok önem veriyorlar ki, önemli pek çok şeyi sakız gibi çiğneyip sonra da yere tükürürlerken… Ya da görmezden gelip üstüne basıp geçerken…

 

Tıp Bu değil-2’yi çıkarmaya karar verdik arkadaşlarla. Nihat Genç’i bu kez ben aradım. Ondan yeni kitap için yazı istedim. “Keşke” dedi, “ama çok yoğunum, mahkemelere girip çıkıyorum, bunalttılar bizi… Fakat size bir hikaye tavsiye edebilirim. Sosyalist ruhlu bir hikayedir. Adı: Kalk Ali… Onu alıp, kitaba koyabilirsiniz.” Meğer o da eski bir sağlık çalışanıymış. Sevindim, teşekkür ettim.

 

 

 

On yıl sonra bir kez daha Nihat Genç öyküleriyle yüzleşmek zorundaydım. Yine kendim kaşınmıştım. Mecburdum, geçen hafta aradım buldum bahsi geçen hikayeyi… Nöbetçi Yazılar’ın ilk hikayesi… Sonlara doğru beni bir iyice yerden yere vurduğu o makaleyi de gördüm. Katlanıp okuyacaktım. Bunca samimi, bunca dik duruşlu, ama savruk zihniyetli bir yazardan hiç değilse vasat, vasatın az üstü bir öykü çıkabilirdi. Beş ayrı kitabını daha aldım. Kalk Ali’yi sıkıla sıkıla okumaya başladım.

 

Sarhoş oldum. Sonra hızla öteki kitaplarına saldırdım. Bir ondan bir bundan karışık, altısını da bitirdim. Cin çarptı, hâlâ yamuğum.

 

Kitaplar şunlar: Nöbetçi Yazılar, Memleket Hikayeleri, İhtiyar Kemancı, Kompile Hikayeler, Dün Korkusu, Arkası Karanlık Ağaçlar. Kitabın başında Dün Korkusu için “roman” deniyor, ötekilere “deneme” deniyor. “Roman” denen de birçok bağımsız gibi duran hikayeden oluşuyor. Deneme denenlerin çoğu aslında öykü. Bir bölümü gerçekten makale. Bir bölümü makale-öykü karışımı şeyler. Sonuçta Genç’ten seksen kadar öykü okudum.

 

Nihat Genç’e dil ustası demek yetmez, bir dil virtüözü. Üstelik dil cambazlıklarını gösteriş olsun, beğeni toplasın diye yapmıyor; eğer öyle olsaydı topu ayağında on bin kez sektirebilen, ama maça çıkınca skora hiçbir katkısı olmayan futbolcular gibi dururdu.  Güzel edebiyat tutkunları dil ustalığını severler, ama anlatıma, fikre bir zenginlik veriyorsa. Genç’teki tam o cinsten. Bazen ünlü, popüler yazarlara atıp tutarım. “Kıskanıyor musun?” diye takılırlar. Kendimden çok aşağıda gördüğüm yazarları çok satıyorlar, ünlüler diye niye kıskanayım! Başkalarını bilmem, ben kendime denk gördüğüm insanların başarılarını kıskanırım biraz.

 

 

 

Nihat Genç’in bu dilini kıskanamadım bile, çünkü benimkinden çok daha üstün.

 

Ayrıca o ne duygu zenginliği, o ne insani yücelik, öykülerin dikişlerine işlemiş… Tarif edilmez. Ne insan çözümlemeleri, ne denli ustalıkla girilen çıkılan ruhlar… Ne dingin ve derin bir mizah!

 

Yazarları birbiriyle kıyaslamak, evet belki aptalcadır. Karşılaştırılanları ve onların eserlerini bir tür aşağılamadır belki. Karşılaştırana da bir Tanrı böbürlenmesi verir. Tüm bu olumsuzlukları göze alıp yapacağım şimdi kıyaslamayı. Bazı şeyler böyle somutlaştırılmadan iyi anlatılamıyor.

 

En iyi öykücümüz kimdir? Sait Faik’tir denir. Bence de öyle, severim Sait Faik’i. Nihat Genç karşılaştırmak bile bence gereksiz, Sait Faik’ten çok üstün. Dünya’da en iyi kimdir? Bence Çehov. Hayranımdır Çehov’a, idollerimden biridir. Aslından, Rusçadan okuyamıyoruz, o yüzden tam bir karşılaştırma yapmam olanaksız. Fakat şunu söyleyebilirim ki, Genç, Çehov’la karşılaştırılabilir, birçok yönden daha iyi olduğu görülebilir. Yok artık, demeyin, diyorum.

 

Genç, eğer İngilizce, Fransızca veya Rusça yazsaydı bizim entellerimizin de baş yazarı olurdu. Şimdi değil tabii, öldükten ve kıymeti anlaşıldıktan sonra. Bizim entellerimiz Çehov’u anlamadıkları gibi onu da anlamayacak olurlardı, ama papağan gibi bazı repliklerini tekrarlayacaklardı.

 

İnsanlar ve eserler konusunda pek çoklarından daha nesnel, daha bilimsel olduğumu düşünüyorum. Bu böyle değil diyenler çıkarsa ve eğer ölçütlerini ortaya koyarlarsa, ben de ölçütlerimi bir bir ortaya koyarım.

 

Ama gerçek arzum, “sessizlik suikasti”nden ötürü değil, ne dediğimin gerçekten anlaşılabilmesi için bu yazının da birkaç kez okunması ve sonra uzun süre susularak üstünde düşünülmesidir. Genç’in öyküleri okunduktan sonra tekrar tartışılmasıdır.

 

“Sığ”, “Tünel”, “Türkan”, “Sığırcık Avı”, “Peştemalsız Fareler”, “Çağdaş Tanrılar: Adidaslar”, “El Arabası”, “Hero Marka Mızıka”, “Sapık”, “Soğuk”, “İftira”, “Hasım Sahibi Halim Dayı”, “Aşı İzni”, “Çavuşlar”, “Cenaze”…

 

Ötekilere yaptığım haksızlıktan içim sızlaya sızlaya seçtiklerim. Hele son üçüne dikkat… Ben böyle öyküler ne okudum, ne işittim. Benim veya onun bunun eserleri birinci mi, yoksa yüzüncü mü yaptığının ne önemi var. Onlar bir gerçek, terk edilmiş, sağı solu dökülmüş, yosunlanmış muazzam anıtlar gibi orada ortada durup duruyorlar. “Bunlar yoktur” diyen toplumsal uzlaşma nasıl bir hastalıktır ki, hem o öyküleri okumalı hem bu illeti tartışmalıyız.

 

Akıl, zeka, nesnellik, yanılma üstüne bu derece iddialı, bunca kitap yazmış benim gibi birinin bile bir olguyu değerlendirirken düşebildiği durumu gösterir yukarıdaki kendi hikayem ibretle okunmalıdır. Oradan da biz insanlar, insani değerleri nasıl heder ediyoruz, bunun için hangi düzenekler oluşturuyoruzun çözümlenmesi gerekir. Sağcı, solcu veya liberal görünümde o faşist, o odunsu, o her ne ad-sıfat verilirse verilsin kıymet bilmemeye şartlandıran düşünce mühürlerinin deşifre edilmesi gerekir.

 

Kaan Arslanoğlu

Gerçekedebiyat.com

 

Bir Avukat Ve İbretlik Bir Tahsilat Hikayesi

Sene 2004

Oktay Derelioğlu Akçaabat Sebatspor’un sözleşmeli oyuncusu.

Sebat yönetimi Derelioğlu’na, sözleşmesine mahsuben boş bir (sanırım) Başkan Veli Sezgin imzalı çek veriyor. Bunun bankacılık anlamı şu, istediğin zaman bankaya gidip istediğin miktarı yazarak tahsil edebilirsin. Yapılmak istenen Oktay’ın içinin rahatlamasını sağlamak. Ve Oktay bu çeki İstanbul’daki evinde saklıyor.

2004-2005 sezonun başında Sebat’ın başında Sadi Tekelioğlu vardır ve Oktay’la hocanın yıldızı bir türlü barışmaz ve Oktay yönetime başvurarak, yurt içinde teransfer yapamayacağı ve hoca ile de anlaşamadığı için, Rasim Kara’nın AZERBAYCAN’da çalıştırdığı takıma transfer olmak için izin ister. Başkan da durum değerlendirmesi sonunda Oktay’ın isteğini makul bularak bu izni verir.

Ancak Oktay’a bonservisini verirken, teminat olarak verdiği evrakı da geri ister. Fakat transfer kapanmak üzeredir ve Oktay’ın İstanbul’daki çeki kapalı kasasından alıp gelecek vakti yoktur. Transferin yatma ihtimaline karşı Oktay Veli Sezgin’e , çeki en kısa zamanda kargo ile göndereceğini, ama Bakü ile anlaşmayı 24 saat içinde imzalamak zorunda olduğunu söyler. Sezgin de Oktay D. nin bu sözüne güvenerek transfere izin verir. Buraya kadar her şey insani ve makul…

Aradan birkaç ay geçmeden Sebat kulübüne gelen bir evraka göre, çekte yazılı olan (360-380 arası bir rakam..) 15 gün içinde ödenmezse Sebat’ın tüm gelirlerine, başta İDDAA olmak üzere el konacaktır! Herkes şoka girer, zira kimseyle bir davaları yoktur!

Evrakın takibini yaptıklarında görürler ki, haciz,  Oktay Derelioğlu’na verilen çek yüzündendir. Anlaşılan Oktay sözünü tutumamış ve çeki kulüpten alacağı olduğu  iddiasıyla işleme koymuştur.

Başkan Veli Sezgin hemen ilgili avukatı bulur. Trabzonlu ve daha önce de Trabzonspor’da yöneticilik yapmış olan bu avukata, kulübün Oktay’a çok cüzi (30 bin lira) borcu kaldığı , bu talebin çok haksız olduğunu söyler. Daha da acısı, Trabzonlu bir avukat olarak herkesin herkesle 15 dakikada buluşabileceği bir şehirde böyle bir durum olduğunu kendilerine neden söylemediğini ve bir uzlaşma yolu aramak varken neden direkt işlem yaptırdığını sorar. Avukatın Yanıtını bilmiyoruz .

Veli Sezgin bunun üzerine hemen kulüp hesaplarını açtırır, belgelere göre de gerçekten Oktay’a 30-40 bin tl arasında borç kaldığı ortaya çıkar. Bakü’de olan Oktay’a ulaşmak mümkün olmaz.

Veli Sezgin , Baki Eyüopğlu, halen CHP Trabzon İl Başkanı Yavuz Karan ve futbol şube sorumlusu Serkan Kılıç , hiç ummadıkları ve beklemedikleri bu olay sonrası şaşkındır.

Serkan Kılıç haberi duyar duymaz Oktay’a D’ye ulaşır ve İstanbul’da saygın bir Trabzonlu ağabeyin mekanında bir toplantı yapılır. Avukat bu toplantıya katılmaz ya da çağrılmaz. Oktay bu toplantıda yapılanın doğru olmadığını anlar ve resmi rakamlara göre alacağı olan 30-40 bin lirayı da alarak evrakı geri verir ve Sebatspor rahat bir nefes alır.

Akçaabat Sebatspor’a hiç bir ilgili ya da yöneticiye haber vermeden ya da konuşmadan direkt evrakı işleme koyan avukat hiç kuşkusuz  işin “hukuki” boyutunu daha detaylı olarak anlatacaktır.

Şu kadarını söylemem kafidir;

Değil Trabzon ve Trabzonsporlulukla, herhangi bir duruş sahibinin bile yapmayacağı, en hafif tanımnlamayla “fırsatçılık”  olarak niteleyebileceğimiz bu işleme imza koyan avukat, umar ve dileriz ki olayı taraflarıyla birlikte kamuoyuna açıklar.

Not: Yazdıklarımın hepsi birinci ağızdandır ve imzalı evraka ulaşıldığında bu siteye konacaktır.

FUTBOLUMUZUN TÜYÜNÜ DİK TFF

Futbolumuzun bütün günahını F.Bahçe’ye yıkmak nasıl işin kolayına kaçmaksa, ırkçı faşist kafaların tüm faturasını Emre B’nin önüne koymak da aynı şey olur. F.Bahçe’nin tek doğru aforizmasının “Fenerbahçe Türkiye’dir” olduğuna tüm kalbiyle inanan biriyim. Haliyle hem şike gibi aşağılık yöntemlerin hem de faşist kafaların tüm toplumda karşılık bulduğunu yaşayarak görüyoruz. O ambulansın peşinde takılanlar sadece FB’liler  değil.

Ancak Zokora’ya yönelik ırkçı saldırısı sabit olan Emre B’nin, F.Bahçe kongre üyesi bir savcı tarafından “aklanma” çabası, en az bu saldırı kadar sorgulanmaya muhtaç bir  “adli” duruştu. Adaleti savunmak adına yıllarca okul sıralarında ve adliye koridorlarında ömür tüketen bir kanun adamının , konu FB olunca nasıl da körleşip mesleki melekelerini sorgulanır hale getirdiğine tanık olduk.

Konu hakkında bilirkişi raporu isteyen TFF Tahkim Kurulu’nun, saldırıyı sabit gören ilk uzman raporunu “uygun bulmayarak”  ve hiçbir gerekçe göstermeden ikinci bir bilirkişi siparişiyle “durumu kurtaracak” rapor telaşı, adaletin penceresinden bakınca o raporu ısmarlayan, veren ve yorumlayan tüm kişilerin mesleki ve vicdanı değerlerini dibe indirmiştir. Ne için, daha önce de ırkçılık tartışmalarıyla gündeme gelen bir oyuncu için? Değer mi?

Soru şu;

Emre B. Abdullah A. Milli Takımının kaptanı, malum. Ve Emre B. artık ırkçılıktan sanık!

AA’nın yerinde olsam EB’yi yine çağırır ve kaptan olarak sahaya sürerim.

Tribün esnaflığının, şikenin ve güçlünün zayıfı ezdiği düzenin hakim olduğu Türk futbolunun  kaptanlığı da EB’ye düşer!

Bir eksiğimiz kaldı o da tüyümüz.  Dik TFF!

YARGITAY 5. Ceza Dairesi!

Kimsenin kimseyi taraftarlık aidiyeti üzerinden ne mesleki ne de ahlaki açıdan itham etmeye hakkı yok!

16. ACM’nin ceza yağdırdığı şike davasının son karar mercii olan Yargıtay 5. Ceza Dairesinin  FB Kongre Üyesi  Başkanı Ahmet Ceylani Tuğrul’u da bu açıdan kimse itham edemez.

Ve fakat , yine aynı camianın üyesi olan kimi “yetişmiş ve saygın” insanlar öyle kararlara imza koydular ki, insanın kafası karışıyor.

“Aziz Y ‘nin sağlık durumu çok ciddi, hatta her an ölebilir” mealindeki  kararda F.B’li ve Hipokrat yemin etmiş bir doktorun imzası vardı. Allah uzun ömür versin Aziz Y turp gibi…

Emre B hakkındaki ırkçılık davasına “kovuşturmaya gerek yok”  kararı veren bir başka FB Kongre üyesi savcı, itiraz üzerine aynı davanın açılmasına ve Emre B’nin sanık sandalyesine oturtulmasına  tanık oldu.

5.Daire Başkanı Sayın Ahmet Ceylani Tuğrul’un bu zincire ekleneceğini söylemek en azından vicdani değil. Lakin ortadaki örnekler , sıradan vatandaşların kafasında soru işaretleri uyandırmaya yetiyor da artıyor! Hangi karar verilirse verilsin tartışılacak ve Tuğrul yıpranacaktır.

Biri “Dünya Derbisi” Mi Dedi?

Yılmaz Özdil’in “ sidik derbisi” olarak nitelediği ve dünya ölçeğindeki derbi mantığıyla bakınca da kanalitik başka bir niteleme şansı bırakmayan lig tv derbisinin, ısrarla “la valla dünya derbisi oğlum,  sen ne yap et bu derbiyi canlı izle, ahan da 45 liraya indirdik paketi, daha ne yapalım haminna”    çığırtkanlığıyla gözümüze soktuğu maçın kazananı ev sahibi oldu.

Bütün dünyanın hür dikkat izlediği derbiyi Türkiye’den başka canlı yayınlayan, okurlara sazan muamelesi çeken İstanbul  Yerel Medyasından başka da manşetlerine taşıyan gazete olmadı. Bir duyuma göre Moritanya’dan bir gazetecinin geldiği ama onun da maç oynandığı sıralarda Dudullu Sanayi’de olduğu tespit edildi.

Makarası bir yana, Türkiye’nin Dünya’da eşi olmayan bir rekabet ortamı ve şansına sahip olduğuna inananlardanım. İstanbul’un üç hacimlisinin,  mevcut iktidarın hangisine yakın olduğuna bağlı olarak öne çıkan başarıları ya da sümen altı edilen hırsızlıkları asgariye indiğinde, ve şampiyonluğun saha içi mücadeleleri ile belli olduğu inancı filizlendiğinde, ne çakma derbi kavramına ne de zorlama heyecanlara lüzum kalmaz. Ama işte bu Adalet duygusu hakim olursa olur , yani yakın gelecekte umut yok. Saha içi başarı ile erke yakınlık doğru orantılı olmaya, Trabzon gibi kendi evlatlarınca bile “satılan” garipler de saha içinde çırpınmaya devam yani…

yazıya müzik: http://www.youtube.com/watch?v=ySphki4lD68