Kızılay’ın Aleyhime Açtığı ve Reddedilen Tazminat Davası Hakkındaki Savunma Metnim

Kızılay dava savunma:

1-Kızılay avukatlarının tarafıma açtıkları tazminat davasında sadece 5. Maddedeki açıklamaları, yetersizliklerini açıklamaya yetmektedir.

Bu maddede, “yanan bu çadırların çok büyük kısmı kzılay’a ait değildir (yani bir kısmı aittir) “ denerek iddia kabul edilmekte; ayrıca bir adım sonrasında da “vefatlar bizim çadırımızda olmamıştır” cümlesiyle, çaresiz bir teselli arayışına girilmiştir. Bölgeye tanıklık eden herkes yaralanmaların olduğu kızıyla çadırlarında da pekala ölümlerin olabileceğini, ölüm acısın yaşanmamasının tamamen şans olduğunu görmüşlerdir. Kaldı ki asıl mesele de bu değildir.

Kızılay ı savunma iddiasındaki arkadaşlar, benim yazımda sözünü ettiğim yunus emre evlerinin çok maliyetli olduğunu iddia ederek, insan hayatına verdikleri değer konusunda da ipuçları vermişlerdir. Zira, ilk bakışta makul gibi görünen bu tesbitin arka planına baktığımızda, iddia sahiplerinin abartılı maliyetiyle tanesi 7000 dolar olarak açıklanan yunus emre evlerinden esirgenen paraları, Kızılay da hangi işi “gördükleri” tartışmalı olan kişilerin altına şoförleriyle birlikte verilen son derece lüks makam araçlarından esirgemedikleri maalesef acı bir gerçek olarak önümüzde durmaktadır. 100 bin avroluk (belki daha fazla) Volvo marka aracın kuruma maliyetini sorgulamayan zihniyetin, 7000 dolarlık yunus emre evini sorgulaması , Kızılay a hakim olan zihniyetin ifşasıdır. Kızılay’ın makam araçlarıyla kimlerin kaç yüz kilometre ötelerdeki şehirlerine gönderildikleri ve alındıkları, Haftada birkaç kez tekrarlanan bu ve bunun gibi yüzlerce israfı sessiz sedasız kabullenen zihniyetin, yunus emre evlerine yönelik “tasarruf” hevesi, ölen çocuklarımızın ve vatandaşlarımızın ölüm sebeplerinden biri sayılamaz mı?

Varoluş gerekçelerini sayfalar dolusu anlatan Kızılay avukatları ( kaldı ki, bu ilkelerin bir çoğunun yenilenme ihtiyacı doğurduğu bizzat benim kurumsal iletişim md. Döneminde dile geitirlmiş ve istifam sonrası yenilenme çabası kalmıştır) belli ki yöneticilerinin insan hayatına makam giderleri kadar önem vermediklerini gör-e-memişlerdir.

Kaldı ki beni rahatsız eden asıl mesele daha başkadır;

Kurumsal iletişim md. Sırasında, muhtelif tv kanalları Etimesgut çadır işletmesine gelerek, bir önceki gen. Bşk. Tekin küçükali’nin önderlik ettiği yepyeni bir proje olan “ yangına mukavemetli yavuz selim otağı-çadırı” olarak adlandırılan ve aynı anda en az 200 kişiyi barındırma kapasiteli yeni bir çadır-korunma projesi hayata geçirilmiştir. Tv kayıltları mevcuttur ve istenidğinde de Kızılay yetkilileri bu doneleri vereceklerdir. Yunus emre evleirnin kurulum zorluğundan dem vuran Kızılay (kaldı ki van depreminden sadece birkaç ay önce simav depremi yaşanmış ve burada 200 yunus emre evi kurularak hizmete açılmıştır. Sayın başbakan ın da bizzat yerinde görerek hayran kaldığı ve metrekare büyüklüğünün biraz daha artırılarak üretime hız verilmesini istediği herkesin malumudur), pekala van için bu 200 kişilik çadırları kurabilir ve o masum bebekleri hayatta tutabilirdi. Zira bu çadırlar yanmıyor ve aynı anda 200-250 kişiyi bir konfor içinde barıdırma kapasitesi taşıyordu. Kızılay ın cevabını vermesi gereken konu budur; Yavuz selim çadırlarını veya Simav’a kurduğumuz yunus emre evlerini Van ve Erciş’e neden götürmediniz, pahalı diye mi? simav’a pahalı olmayan van’a mı hahalı sorusunun yanıtını jkim verecek?

2- 9. Maddede “aile şirketi” , “yesinler birbirlerini” “gizli gündem” “kurumları …haykıracak” bölümleri için de kısaca özet yapmak gerekirse;

-aile meselesi: kızılay içinde gn. Md. ömer taşlı hükümranlığı kurum içindeki herkes tarafından bilinmekte, birçok bölümün müdürlüklerinde taşlı’nın yakın-uzak akrabaları bulunmaktadır. Elbette ki bir g.müdürün akrabaları da kurumda yasal olarak çalışabilir, hatta filiz taşlı gibi insan kaynakları müdürü olarak hakkaniyetle ve başarıyla görev yapan birinci derece akrabaların varlığını da biliyoruz, elbette sadece akrabalık bağı var diye emeğiyle geçinen insanları dışlamak faşizan bir tutum olur. ama bu ve benzeri durumlar, kızılay’ın düzce kökenli bir aile-grubun denetiminde olduğu gerçeğini değiştirmez. Minik bir örnek vermek gerekirse, yönetim içindeki kısır çekişmelere beni de dahil etmek isteyen genel müdürün emriyle, bilgi işlem müdürlüğünde görev yapan AT isimli kişi, özel bilgisayarıma girerek şahsi bilg,ilerime tecavüz etmiş ve bu durum tespit edilmiştir. (google üzerindne ortalama yanıt verme süresi 8 ay olduğu için kızılay genel müdürü hakkında özel hayata tecavüz suçlamasıyla dava hakkımı saklı tuttuğumu da ekleyelim.)

yesinler birbirlerini meselesi: Son dönemde Kızılay içindeki yönetimsel çekişmelerde tazıya kaç tavşana tut politikasını uygulayan genel müdürlük makamı, pek çok ortamda genel müdür marifetiyle “biz ne yönetimler, ne genel başkanlar gördük, hepiniz gelir gidersiniz, ben burada kalırım, Kızılay bizimdir” olarak tarif edilebilecek bir zihniyetle kavgaları hep uzaktan izlemiş, hatta benim de içinde bulunduğum üçlü bir ortamda eski genel başkandan ağır ithamlar duymasına ve “kötü” durumlara düşmesine rağmen kızılay’ından kopmamış, üst yönetimdeki kavgayı sadece izlemekle ve çoğu zaman da yanıltıcı bilgiler vererek kavgayı körüklediği izlenimi doğurmuştur.

Gizli Gündem meselesi : Bir insan olarak tanığı olduğum ve yukarda izah etmeye çalıştığım hakaretlere sesiz kalan herhangi bir insanın o görevinden istifa etmemesini başka türlü kendime açıklayamadığım için bu ifadeyi kullandım. Her insanın bir onur sahibi olduğuna inanırım

Kurumları ve mevkileri kişisel ya da kurumsal çıkar için kullanan haysiyet fukaralarının yakasına yapışacak ve her iki cihanda haykıracak; beni siz öldürdünüz meselesi: Bu cümlenin namuslu ve işini halisane yapmaya çalışacak kişiler için rahatsız edici bir yanı yoktur. Kaldı ki haysiyet fukaralaığı ile haysiyetsizlik çok ayrı şeylerdir ve fukaralık her şerefli insanın başına gelebilecek insani bir durumdur. Önemli olan kişinin bu duruşu gösterebilmesidir

Sonuç

Van depremi olduğunda hemen bölgeye giden başbakana rağmen, Kızılay ın başkanı başbakanın telefonla “neredesiniz “ diye fırça atması üzerine “ efendim uçak bulamadım, şunu bulamadım, bunu bulamadım, ama çadır kenti kurduk” demiş, ancak ülkenin başbakanı kurulduğu söylenen çadırkentin de kurulmadığpını yerinde görünce bir kez daha sert tepki göstermiştir. Bunun onlarca tanığı vardır ama hiçbiri yönetim korksuundan bunu dile getiremeyecektir. Yani Kızılay, olması gereken yerde olamamış ve bu yetersizlik başbakan tarafından da oldukça sert cümlelerle dile getirilmiştir.

Benim yakın tarihe kadar Kızılay içinde etkin bir görevde olmamı, bu eleştirilerimin “hissi” olabileceği şeklinde değerlendirenler mutlaka olacaktır, üstelik insani açıdan da anlaşılır bir durum olcaktır. Ancak bir önceki genel başkanla geldiğim için o gittiğinde gideceğimi kurum içindeki beni tanıyan herkes bilmekteydi ; herhangi bir kişiye sorulursa (genel müdürün yanında sorulmamalı tabi ki)ayrılmak istediğimi asıl işim gazeteciliğe dönme arzumu belirtecektir. Bu düşünceyle Kızılay la anlaşmalı bir ayrılık gerçekleştirdim ve ayrıldım. Yani tamamen gönüllü bir ayrılıştı.

Ancak 5 yıllık Kızılay deneyimimde, Kızılay’ın ergenekonvari bir yapı ile tamamen işgal edildiğini gördüm. Kızılay içindeki “etkin” görevdeki asker yöneticilerin varlığı da ayrı bir araştırma konusudur. Görev yaptığım süre içinde eski gen. Bşk. Dahil her yöneticiye yanlış bulduğum her konuda “ağır” sayılabilecek eleştiriler getirdiğimi, hatta bu yüzden son genel başkan tekin küçükali ile de ilişkilerimin son haftalarda koptuğunu da herkes biliyordu. Bu dizginlenemez tutumum dolayısıyla, üst yönetimden herkesi rahatsız ettiğimi biliyordum, bu bakımdan ayrılma kararımın bayram havası yarattığını da biliyorum, ama cin şişeden çıktı artık.

Hasılı, faşizan ve ailevi bir zihniyetle yönetilen ve her biriminde gene müdüre yakın” ajan-memurlar” kanalıyla “mobbing” uygulanan kızılay’ın, yeniden organize edilmesi çok büyük bir zorunluluktur. Kızılay sanılandan çok daha büyük ekonomik potansiyelleri olan, her ihalesi ile tartışma yaratan ve şeffaflıktan “kabus” gibi ürken bu yapısını kırmak zorundadır.

Kurumu içerden bilen bir gazeteci olarak vicdanen susmaya hakkım olmadığını düşünüyorum. Beni okutan öğretmenlerime, bana dualar eden büyüklerime ve bana namuslu bir insan olma şansı veren memleketime karşı görevimdir bu. Gerçeğin kötü bir huyu var madem, madem er-geç açığa çıkarmış gerçekler, ben de sessiz kalmamalıyım diye düşündüm.

selahattin kınalı
kurumsal iletişim “eski” müdürü ya da basın müşaviri:)

Reklamlar

Sahi Irkçı Sanık ile Barış Filmi Kimin Fikri?

Her cümlemi Fenerbahçe düşmanlığı olarak okuyan orta-alt zeka, zekası
gelişkin olmasına rağmen orta-dip vicdan ve iflah olmaz kompleks taşıyan
güruhu bir yana bırakıp, kardeşliği ve sportmenliği “normalleştirmiş”
okurlara bir kez daha hatırlatalım;

Düşmanlık tanımı zaten komik, ama F.Bahçe’yi epey bir zamandır “idare
eden” zihniyete ve bu zihniyetle ham hum şaralop uyum içinde yaşayıp içine
sindiren herkese karşıyız. Bu karşıtlığın rengi de yok, ırkı dili dini de.
Meireles’in dövmelerine laf eden Sadri Şener’in de karşısındayız, mafyavari
Sinan Engin’in de, oyuncularını “meta” olarak gören Cavcav felsefesinin de.
Kabul edelim ki bu ülkenin 1. Gündem maddesi her zaman F.bahçe olmuştur ve
son dönemde özellikle 3 Temmuz sonrası F.B’nin şike ile özdeşlemesinin
nedeni de herhalde ne ben ne de sizlersiniz!

Emre B’nin kronolojik çirkeflik listesini çıkarmaya kalksak spor müdürümüz
Begüm’ün ” limiti aştınız” uyarısı gelir, kısaca “İsviçre, Basın tribününe
sıvama, Sadri Şener’i tehdit, Zokora’ya Negro” diyip geçelim, onurlu
insanlara utanç için bunların herhangi biri yeter.

İşte sporcunun bu tipine yönelik eleştirimizi , F.B hazımsızlığı olarak
gören zekaya bir hatırlatma ile devam edelim;

Aynı filmde oynayan Trabzonlu Dünya Motokros şampiyonu Sofuoğlu iyi bir
F.bahçelidir ve başta ben olmak üzere herkesten de saygı görmektedir, neden
acaba bir düşün ey fani! Kenan Sofuoğlu gibi pırlantaların yanında mısınız,
ırkçı saldırıların yanında mı? Meireles’in tükürmediğine dair ilk köşe
yazısını yazarken de aynı ahlakın çeşmesini yudumluyorduk Emre B’nin faşist
saldırısını mahkum ederken de.

Velev ki, ırkçılık sanığı Emre B yaptıklarından pişman olup nedamet
getirmiş olsun, eyvallah, bu durumda sportif iradenin tasarrufu bir anlam
kazanabilir. Ama biliyor ve görüyoruz ki Emre B’nin böyle bir yönelişi de
yok!

Bu durumda Emre B örneğindeki gibi bir ırkçılık sanığını “barış” filminde
oynatan iradenin amacı ne olabilir?

Bu “kafa”

Ya Emre B ile aynı fikirlere sahip

Ya da Emre B’nin zaafa uğrayan kariyerini onarmak gibi bir misyonu
üstlenmiş, Suat Kılıç’ın bakanlığı da bu projeye destek vermiştir.

Hedef kitle gençlik olduğuna göre spor bakanlığımız Emre B üzerinden
gençliğe şu mesajı vermektedir;

Vur, kır, söv, aşağıla, küfret ve tükür ey gençlik!

Filmin tek eksiği Adolf Hitler, nasıl oldu da unuttular!!.

*TRT KAFASI VE TRABZON HAZIMSIZLIĞI*

Samimiyetlerine ve vicdanlarına güvendiğim birçok arkadaşım, “yahu bu kadar
Trabzon odaklı yazma, üslubunu kaybediyorsun” diyot. Tam arkadaşlar haklı
bulacağım, yeni bir Trabzon kompleksi yırtık don olayı…

TRT 3’ün yayınladığı Konya-1461 Trabzon maçını yorumlayan Hayri Ülgen,
“*oynayan Konyaspor, golü atan malesef 1461 Trabzon ”
*şeklinde sımsıcak bir yumurta bıraktı orta yere, Maalesef yumurtası

TRT’nin Trabzon’a nasıl “kör fanatizmle” baktığını, “şike şike 2-0”
başlığıyla zaten biliyorduk, iki Ahmetlerin zihniyeti maalesef aklı ve
vicdanı körleştirip köleleştirdiği için çok da şaşırmadık. Ama işte bize
düşen de bu zavallı zihniyeti teşhir etmektir. Galileo Dünya dönüyor
dediğinde aptal aptal gülen güruh neyse, “Türkiye’de Şike yoktur ve F.bahçe
şike yapmamış ve Trabzon’un kupasını hırsızlamamıştır” diyen güruh ,
tarihin aynı çöp sepetine mahkumdur. Galileo nasıl dipdiri yaşıyorsa,
Trabzon da yaşayacaktır, çünkü haklıdır

Şair Şükrü Erbaş ne demiş;

“canı cehenneme başkasının yangınıyla
evini ısıtıp yemeğini pişirenin”

*Şenol Güneş*

Şenol Güneş Trabzon şehrinin Beckenbauer’i olmak zorundadır ve son
çirkinliklerden sonra bu süreç başlamıştır.

ARŞİVDEN ( EMRE B, KALECİ VOLKAN VE BÜLENT U – 2009 TESPİTLERİ)

KAN İRİN CERAHAT; EMRE, UYGUN VOLKAN; TEKMİLİ BİRDEN BU SİNEMADA!

Günlük rutinin aylar yıllar öncesinden belli olduğu “gelişmiş” bir ülkede gelseydim dünya’ya, ihtimal çoktan elimi ayağımı çekmiştim hayattan, belki bir kalenderi olmuştum belki sessiz bir münzevi. Şu güzel ülkemizin dışında nerede doğsaydım, çok yanım hep eksik kalacaktı, buna iyice emin oldum artık.

Şu 3 gün içinde yaşadıklarımızı, herhangi bir “batı” ülkesi acaba 10 yılda yaşayabilir mi? Elbette, yaşadıklarımızı “gıpta edilesiler” listemize koymuyoruz, ama kabul etmeliyiz ki, hayatımızı monotonluktan kurtaran ve Türkiye’yi, diğerlerinden ayıran en büyük özelliğimiz işte bu insanlık hallerimiz.

Tutarsızlık bizde, kopukluk bizde, ahlak bekçiliği, akıl hocalığı, “eleştiri” perdelemeli pusu nöbetleri, sinsilik, üç maymun, hepsi ama hepsi bizde , içimizde yaşıyor.

Nereden başlamalı bilmiyorum, malzeme o kadar çok ki..

Emre Belözoğlu mesela; bana göre müthiş bir sevgisizlik batağına saplanmış. Brave Hearts filminden bir sahne değildi Emre’nin “boğazını keserim” hareketi. Namazında niyazında olmasıyla bilinen Emre, ibadeti sırasında hangi duaları eidyor, siz de merak etmiyor musunuz? Bu sevgisizliğin kaynağı ne Emre? Futbol sonuçta bir oyun, sahadaki arkadaşlarına duyduğun bu öfkenin kaynağını sorgulamak ve bu çirkin fotoğraftan kurtulmak zorundasın.

Volkan Demirel mesela; vücut dili ve arkadaşlarıyla kurduğu iletişimden, aslında hiç de fena bir insan olmadığını düşünüyoruz. Tamam, rakip oyuncu istemeden de olsa sana çok kötü bir darbe vurmuş olabilir, hakem faulu vermiş zaten, neden ille de “cezamı ben veririm” tepkisi? Eksik olan ne? sorusunun yanıtı sende saklı Volkan. Rakibine attığın tekme, aslında sportif ruha atıldı, biliyor musun bunu?

Tolunay Kafkas, hocam; bir rakip oyuncunun, ortamı yatıştırmak için uzattığı eli neden geri ittiniz, anlamadım? Bizim göremediğimiz, duyamadığımız “hareketler” de olabilir, eyvallah, ama buna rağmen sizin “misafiriniz” olan bir oyuncunun elini itmenizi kabul edemem. Zira biliriz ki, bu dünya’nın belki en çok okuyan, araştıran portrelerinden birisiniz, siz böyle yaparsanız Bülent Uygun ne yapmaz ki??

Eh yaptı da zaten..

Bülent Uygun’la aramda hep bir mesafe tuttuğumu bilen bilir. Olaylı Trabzon – Sivas maçından “Arap – İsrail savaşı” çıkarabilen birinden, şahsen, her şeyi beklerim. Ama buna rağmen, canlı olarak izlemediğim bir maç sonunda Uygun’u bu kadar şiraze kaybına uğratan ne oldu ya da olmadı bilemeyeceğim için, ezber yorum yanlışına da düşmeyeceğim.

Bülent Uygun’un, kendini küçültür şekilde “ÇOBAN” vurgusuyla kendince aşağılamaya çalıştığı hakem Deniz Çoban’ın, maç içinde neler yaptığını da doğal olarak, özet görüntüler dışında, bilmem mümkün değil. Bu arada şunu da eklemeliyim, şahsen Bülent Uygun’un, “ÇOBAN” vurgusuyla çobanlığı aşağılamadığına, hatta bir çoban gördüğünde selamun aleyküm diyip yanına çömelerek sohbet edecek tevazuya sahip olduğuna da eminim.

Devam edelim.

Diyelim ki orta hakem, pek çok hatalı yorum ve sinsi kararlarla takımınızı “ezdi”, ki, teorik olarak mümkündür.

Herşeye rağmen, diyelim ki hakem hep aleyhinize düdük çaldı; bu tespit yedek kulübesinin camlarını, kontrol edilemez bir öfkeyle tekmelemenin ve sonuçta başarılı olarak tuz buz etmenizin nedeni olabilir mi sayın Uygun?

Sezon başından beri, hep barışçı mesajlar veren teknik adam portreniz, sizden başka kimsenin inanmadığı bir hakem yanlışı bahane edilerek bir anda heder edilecek kadar değersiz miydi?

Sahanızda üst üste 11 maç kazanırken maçlarınızı siz mi yönettiniz ki, bir beraberlik anında tüm kontrolünüzü kaybedip öfkenizi hakemden çıkarmayı seçtiniz?

Siz bir beraberliğe bile tahammül gösteremezken, sahasında üst üste 2 maç kaybeden Trabzon’un Ersun Yanal’ı ne yapmalı peki? Avni Aker’i mi yıkmalı? Onun üzerindeki baskı sizinkinden az mı zannedersiniz?

Maç sonrası orta hakemin üzerine horoz edasıyla yürüdünüz ve gözlerinizdeki öfke tüm Türkiye’yi ürküttü sayın Uygun. Orta hakemin oyuncularınıza bağırdığını söylediniz ve sonra da eklediniz; “oyuncularıma bağırıyorsun, ben sana bağırırken neden sustun?” Yani şunu mu söylemek istediniz: Cesaretin varsa bana bağır Deniz Çoban, bağır da gör …… …..! Valla biz öyle anladık hocam.

ARŞİVDEN ( TÜRK HAKEMLİK MÜESSESSESİNE ÖNERİ- 8 AĞUSTOS 2009- HABERTÜRK)

Hiçbir toplumsal sorunun kişiler üzerinden gerçekleşen tartışmalarla eleştirilerle çözüme ulaşacağına inanmam. Haliyle, futbol sahnemizin baş aktörlerinden hakemlik müessesemizin de , kişilere yönelik “çalışmalarla” arzu edilen düzeye taşınabileceğine zerre ihtimal vermem. Buna rağmen geçmiş sezonlarda olduğu gibi bu sezon da, gelecek sezon da isme yönelik eleştiri yanlışına düşmeye devam edeceğiz, zira Cem Papila ve Bülent Demirlek gibi hakemler üreten hakem tarlamız, maalesef yazarı da kendi batağına çekiyor, çekecek, çeker..

Bu giriş şundan;
Kişilerle işimiz yok, üst cümlede adı geçen hakemlerin tarihe izi düşen “yanlışlarına” rağmen, kişiler üzerinden ideale ulaşma gibi bir komedinin içine girmeme kararıma, ısrar ederek, sadık kalmaya devam edeceğim.

Türk hakemlerinin insan karatı ve kumaş olarak, Türk olmayan hakemlerden hiçbir eksiği olmadığına, hatta Anadolu’muzun eşsiz hasletleriyle büyümek gibi bir ayrıcalığa sahip olduklarına inanırım.

Peki buna rağmen bir türlü o görünmez başarı eşiğini aşamayan, uluslar arası üst düzey organizasyonlarda görev verilebilecek bir güven inşa edemeyen ve yurt içinde de hemen herkes tarafından eleştirilen Türk hakemliğinin sorunu ne?

Çok basit;

Türk hakemliği kendine güvenmiyor!

En başta hakemlik camiası bile, içlerinden herhangi birinin, yumurta kapıya dayandığında ve “güç ile adalet” arasında bir seçim yapmak zorunda kaldığında, “Güçlü”yü seçeceğine inanıyor.

Türk hakemliğinin “duruş” sorunu vardır

Türk hakemliğinin “adalet” sorunu vardır

Türk hakemliğinin “güven” sorunu vardır

Üç İstanbullunun hegemonyasındaki bir ülkeden söz ediyoruz ve biliyoruz ki bu ülkenin en üst noktasında görev yapan isimler de bu Üç İstanbullunun militanlarıdır, kimi zaman gönülden kimi zaman siyaseten…

Bu “buz mavisi” fotoğrafa “rağmen”, Türk hakemliğinden bir duruş beklemek sosyolojik olarak çok akılcı olmayabilir. Ama mesela Mustafa Kemal bir avuç yurtseverle birlikte Samsun’a hareket ettiğinde, o günün sosyologları ve ruhu satılmış kimi gazetecileri de Mustafa Kemal’i “hayalci-maceraperest” olarak görmüş ve yazmışlardı, belgeleriyle duruyor hepsi.

Ben bir Türk hakemi olsaydım şöyle düşünürdüm;

“Sportif kültürün yeterince gelişmediği bir ülkede, başarının tek karşılığının şampiyonluk olarak görüldüğü bir yoksulluk ikliminde, ülke kaynaklarını baba mirası savurganlığı ve rahatlığıyla tüketen yöneticiler elinde; bir gün ona bir gün buna bir gün diğerine “yaranarak” hiçbir yere varamam. Yapmam gereken tel şey var; hiçbir gücün etkisi altına girmeyen bir ruha, ruhuma efendilik etmek ve hata yapmaktan korkmamak olmalı”

Her insan hata yapar, Dünya’nın en iyisi olarak gördüğümüz hakemlerin komik hatalarına sık sık tanık oluyoruz. Ama bu hataların hiç birinde “kasıt” aramıyoruz, zira o kuruma ve o kişiye güven duyuluyor.

Retoriğimiz şu;

Bir yabancı hakem hata yapıyorsa, bu sadece bir hatadır!

Bir Türk hakem hata yapıyorsa, bu , maalesef sadece bir hata değildir, hakemliğimizin geçmişi ve bu günü, yapılan her hatada bir “kasıt” arıyorsa, bunun suçlusu da herhalde bizler değiliz.

İnancımız şudur;

Türk hakemliği kendi ruhuna efendi olamadığı sürece, ezilmeye ve küçülmeye mahkum kalacaktır.

Oysa;

Öyle kolay ki tersini yapmak!!!

Umudumuz, sahalarımızda ruhunun efendisi bir Türk hakemliği görmektir.

Hiç zor değil, hiç…

ARŞİVDEN (7 KASIM 2012)

SADRİ ŞENER BAŞKANLIĞI NEDEN BIRAKMALI?

Hiç uzatmadan en baştan söyleyelim;

Suçsuz olduğu ve Trabzonspor’un Başkanı olduğu için!

Sayın Şener’le Çete-Şike soruşturması sürecinde birçok kez konuştuk, birçok farklı mekanda bir araya geldik ve her seferinde kesinlikle camianın kabul edemeyeceği angajmanlara ve ilişkilere girmediğini ve kendisi için en önemli makamın Trabzonspor taraftarının vicdanı olduğunu söyledi. Objektif olma saplantısı yüzünden en yakınlarını bile kırıp dökmekten imtina etmeyen ben, Başkanın bu konudaki samimiyetinden zerre kuşku duymadım, iddianame sonrasında da duymuyorum. Ama içimi kemiren kuşku saksağanının itelemesiyle, kendisinin haberdar olmadığı kimi girişimlerin olabileceğini söylediğimde de, bu konuda da kuşkusu olmadığını ve esasında savcının sorduğu sorular ışığında da böyle bir izlenim almadığını ifade etti.

Sadri Şener’in bu tür ucuz işlere tenezzül etmediğine inanmıştım inanmasına ama, skandalın mağduru olan takımın başkanı olarak , anlaşılması güç bir nezaket sarmalına girmesini de hiç bir zaman anlayamadım. Şener’in nezaketi kimi zaman öyle boyutlara ulaşıyordu ki, neredeyse Trabzon takımı 82 puan toplayarak Fenerbahçe’yi şike ve teşvike mecbur etti diye suçlu olmuştu!? Bu tarifi zor durum hep yanımda gezinirken, 6222’nin ürküttüğü fincancı katırlarının TBMM’ye doğru yepisyeni bir konvoy çalışması başlattıklarını öğrendik.

Bu çalışmayı yineleyip vakit almadan kısaca özetleyelim; bu çalışmaya göre 6222 ile yasaklanan ve ağır cezalar getirilen şike ve teşvik suçları yeniden serbest bırakılıyor! ve “nihayet futbolumuz ve sporumuz da temizleniyor” şeklindeki toplumsal algı bir anda büyük bir düş kırıklığına dönüşüyordu.

Fenerbahçe lobisinin bu çalışmayı sürdürmesinin, hiçbir konuda anlaşamayan 4 partiyi bu örtülü af konusunda uzlaştırmasının ve TBMM’nin yasayı yangından mal kaçırır gibi çıkarmasının anlaşılmaz bir tarafı yoktu. Fenerbahçeliler başkanlarının suçsuz olduğuna inanıyorlardı ve bunun gereğini yaptılar.

Anlayamadığım şuydu;

Şike- Çete’nin sadece bu yıl değil, neredeyse kurulduğu günden beri en büyük mağduru olan Trabzonspor’un Başkanı, şikecilere örtülü af getiren ve neredeyse şikeyi serbest bırakan yasa önerisine ne adına, kimin adına, hangi ulusal ve kurumsal çıkarlar adına imza koydu?

Küçük bir tarih ve utanç gezisi yapalım şimdi.

70’li yılların başları. Trabzon, ligin son maçında sahasında rakibini 4 farkla yenmesi halinde şampiyon olarak birinci lige çıkacak. Rakip son 30 yıldır İlhan Cavcav’la bütünleşen Gençlerbirliği. Hiçbir iddiaları ve düşme durumları kalmamış. Ve o Gençlerbirliği Trabzon’a gelmiyor ve hükmen mağlup olmayı göze alıyor, amaç hasıl oluyordu: Trabzon’un şampiyonluğu 1 gol farkla engelleniyordu.

Böylesi utanç verici onlarca acısı olan bir geçmişten gelen takımın başkanı, nasıl olur da şikenin affına yönelik tasarıya imza koyardı hiç anlamadım ve anlamayacağım…

Buna rağmen Sayın Şener’e karşı ciddi bir muhalefette bulunmadım. Ancak savcılık iddianamesinin açıklanmasının ardından Sayın Şener’in Trabzonspor Başkanı olarak kalma ihtimali hukuken ortadan kalkmıştır. Dürüstlüğüne inandığımız sayın Sadri Şener , Trabzonspor’a giderken de büyük bir iyilik yapma şansını kaçırmamalıdır.

NE YAPMALI? GÜNEŞ BECKENBAUER OLMALI!

Yapılması gereken Aralık ayındaki mali genel kurulu seçimli kurula dönüştürmek ve Trabzonspor’u her şeyiyle Şenol Güneş’e teslim etmektir. Hepimiz biliyoruz ki sevgili Şenol Güneş bu görevi kabul etmeyecek ve oldukça direnecektir.

Ancak yine hepimiz bir şeyi daha biliyoruz;

Şenol Güneş bu şehrin yetiştirdiği en büyük ve güvenilir markalardan biri ve dönem itibari ile de birincisidir, bu görevden kaçmaya da hakkı yoktur.

Şenol Güneş’in; Trabzon’un ve Türkiye’nin Beckenbauer’i ve “Kayzeri” olma zamanı gelmiştir.

********

MAA VE ALİ KOÇ VE NİHAT ÖZDEMİR VE SAİRE VESAİRE…

TFF Başkanı MAA’nın yüz ifadesinde bir masumiyet olduğu ve ne yaptıysa Fenerbahçe daha az zarar görsün diye yaptığı neredeyse ortak kanaate dönüşmüş durumda.

Bence Sayın Aziz Yıldırım’ın yüz ifadesinde de bir masumiyet gizli ve o da ne yaptıysa Fenerbahçe için yaptı.

Bu yoldan gidersek, Dersim katliamını da anlamaya başlarız, 1915’İ de, Sivas’ı da, Maraş’ı da…

Sayın MAA, TFF olarak üzerlerine düşeni yapmamış, oynak spor yöneticilerinin tuzağına düşmüş ve gelinen noktada da maalesef tüm sürecin bir numaralı sebebi olmuştur.

Dünyanın en büyük romantiklerinden Rus Devriminin lideri V. İliç Lenin, “Sol Komünizm: Bir çocukluk hastalığı” adlı eserinde , sonuçları açısından bakıldığında iyi niyetle kötü niyetin hiçbir farkının olmadığına değinir ve şöyle seslenir yöneticilere; “Kitlelerin, sınıfın geri tabakalarının düzeyine saplanmamalısınız. Bu kabul edilemez bir şeydir. Onlara acı gerçeği söylemelisiniz”

Bu tespitin sizlere kimleri hatırlattığın sormuyorum…Herkesin bir tarzı var ve belli ki Lenin kitlelerin acı gerçeği bilmesinden yanaydı ve bu duruşuyla tarihin en büyük devriminin lideri olmayı başarmıştı. Kitlelere gerçeği söylemek yerine, ona şirin buna can; şuna sempatik ötekine kanka görünmeye çalışanların sonunu hep birlikte göreceğiz…Dileğim, bu sürecin sonunda hiçbir spor adamının akıl almaz cezalarla dört duvar arasında ömür tüketmemeleridir. Yargılamalar süratle yapılmalı, cezalar verilmeli ve sonrasında da 6222’nin kimi akıl almaz cezaları makul düzeylere indirilmelidir. Hayatın buna değdiğine inanmıyorum.

KIZILAY VE VAN VE TFF

Geçen haftaki yazımda , sayın MAA’nın “amatörce çalışıyoruz” açıklamasının ardından, “nasıl yani, Kızılay Genel Başkanı gibi mi” diye örneklemiş ve TFF’de kimin ne kadar aylık aldığını sormuştum, yineliyorum; TFF Yönetim Kademelerinde kim ne kadar maaş alıyor, yanıt bekliyoruz.

Ancak bazı okurlarımdan, Kızılay Genel Başkanı ile ilgili benzetmeme tepkiler aldım, maalesef bu konuda da Kızılay Genel Başkanı ile Genel Müdürün karıştırıldığını gördüm, ilgili kurumda çalışırken de tanık olduğum bir yanılgı olduğu için bir hatırlatma yapalım;

Kızılay Genel Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyeleri, hiç bir nam ve ünvan adı altında ücret almazlar. Hatta bir Kızılay iştirakinde Yönetim Kurulu Üyesi olarak yer alan Kızılay Y.K.üyeleri burdan aldıkları ücretleri de hayır işlerinde kullanılmak üzere bağışlarlar ve gönüllü çalıştıkları için maaş vb hiç para almazlar.

Kızılay Genel Müdürü ise böyle değildir, o profesyoneldir, alır.

BUGÜN 7 KASIM

31 yıl önce bugün Yayıncı İlhan Erdost, Mamak Askeri Cezaevi’nde dayak sonucu öldü.

Kemal Ahmet’ten Metin Kaçan’a İstanbul Linç Medyası

Kemal Ahmet’ten Metin Kaçan’a İstanbul Linç Medyası
İki Kemal Ahmet var medya tarihimizde, bilgiler kimi zaman karışsa da , bizi ilgilendiren bir Nazım Hikmet şiiriyle büyük trajedisinden haberdar olduğumuz “muharrir” Kemal Ahmet.
Nazım Hikmeti’in “kimi insanlar vardır ki onları hatırladıkça yaşamaklığımdan utanırım” dediği ve ardından enfes bir şiir yazdığı Kemal Ahmet..
“Çulsuz Adam” dı Kemal Ahmet, yoksuldan yana tavır koyduğu , öyküler yazdığı için hapse girmiş, işsiz kalmıştı Kemal Ahmet, bir Karadeniz şehrinden bileğinde altın künye ile çıkıp gelmişti Bab-ı Ali’ye, idealistti, ve cesur, ve yürekli, ve duygusal ve çokça gururlu. Parasız kaldığı bir kış gecesinin sabahında, bir gazete matbaasında gazete kağıtlarını yorganlamış bir çaresizliğe teslim olmuş bedenini buldular…

“”kafası
yüzde yüz uygun muydu kafama
bilmiyorum, ama
o benim soyumdandı.
etiyle, kanıyla değil,
belki de heyecanıyla değil,
batırıp parmaklarını kanayan yarasına
beyninin ışığını sattığı için
bir ekmek parasına.
fakat ne yazık ki, o,
namludan kopan bir kurşun gibi haykırıp,
karanlık acıların camını kırıp
güneşi dolu dizgin gözlerine dolduramadı!
gün geldi, ağrıdan ayakta duramadı.
ve işte o zaman
çocuğunu boğan
aç bir ana gibi,
bir çözülmez çemberin kıvranarak içinde,
boğdu kendi elleriyle yüreğini
bir rakı kadehinde.
tutunmak istedi, kaçtılar;
çalıştı, kırbaçladılar;
susadı, kendi kanını içti o!
parça parça insan kafası satılan,
kaldırımlarında aç yatılan
bir caddeden
mukaddes bir ıstırap şarkısı gibi gelip
geçti o!..”

Ve Metin Kaçan, o da Kayserili bir berberin çocuğu olarak düştü İstanbul kaldırımlarına, yoksulluğun hayat bilindiği sokaklarda büyüttü düşlerini, ve bu ülkenin “alt”ına dair en afili cümleleri kurdu, söylenmemişleri ve belki bir daha söylenemeyecek olanları fısıldadı insan ruhuna.
Sonra hala “belgelenememiş” bir suçlama ile linç edildi, bu kez linçin failleri isim isim belliydi, Bab-ı Ali artık külli değil ferdi infazlar dönemine evrilmişti. Bir kenar mahalle çocuğunun pırıl pırıl zekası, sihirli kalemi ve yaşadığı dünyayı gözlem ve anlatım yeteneği Payitahtı rahatsız etmişti belli ki. Ertuğrul Ö yönetimindeki linçin amiral gemisi o “karanlık” olayın ardına sığınarak Metin’i 11 yıl önce öldürdü.
Nazım’a öykünüp “Tutunmak isted , kaçtılar” demek , biz geride kalanların payına bir teselli düşürmek istiyorum, nafile. Metin tutunmak istemedi, bu iğrenç kaldırımları ona layık olanlara bırakıp gitti.
Kemal Ahmet, Ahmet Kaya ve Metin Kaçan’ları yaşarken öldürüp, bizleri linç esnafına mahkum ettin Ey hayat!..

Trabzon Küme Düşer Mi?

Türk futboluna yön veren “kafa” için paradan daha kutsal ve ulvi bir değer olmadığı için “ederi” olan hiçbir takımı ligden düşürmezler. Şike suçu sabit Fenerbahçe’nin hesapsız gönüldeşlerinin kendi markalarına nasıl ağır bir leke sürüldüğünü hala fark edemeyip yel değirmenleriyle savaş ısrarı bir yana, parayı ve cukkalanmayı başta ahlak olmak üzere her tür evrensel değerin önüne koyan bu iklimde ne şikeci düşürülür ne de sportif olarak hak eden “bazı” takımlar.
Türk futbolunun tabii senatörleri F.Bahçe, G.Saray ve BJK ile, pastanın %5’inin sahibi Trabzon’u ligden düşürmezler, rahat olun…Bizdeki lig felan değil, sonunda hep Almanların kazandığı bir tiyatro oyunudur.

FAŞİZMİN ŞİKE HÜRRİYETİ!

FAŞİZMİN ŞİKE HÜRRİYETİ!
Şike denen ahlaksızlığın ve düşüklüğün, koca bir camia ve kerli ferli “sözde” adamlar tarafından nasıl bu kadar edepsiz ve hayasızca sahiplenilebildiğine aklın sınırları içinde kalarak yanıt bulamadığım için işi iyice deliliğe vurdum!
Kısa bir faşizm tarifi yapalım şimdi;
“Faşizm, bir ülke ya da bölgenin egemenlerinin, iliğine kadar sömürdüğü tabakalardan bir kısmını kendini korumak için örgütlemesidir”
Bu tanımlamayla yola çıkıldığında Fenerbahçe’yi “sevk ve idare” eden aklın, şike gibi bir düşüklüğü ham hum şaralop naivliğinde içselleştirirken, bir de, haksızlığa isyan edenleri, yani Trabzonsporluları, “yaw parayı da siz aldınız daha ne istiyorsunuz” mallığıyla ötekileştirmeleri çok da garip gelmiyor aslında.
Zira faşist kafanın ahlak ve haysiyet tanımı kendi kişisel, ırksal ya da zümresel daireleriyle sınırlandığından , ötekileştirdiği aklın ve zihniyetin de tıpkı kendisi gibi leş kargası cinsinden gagalama esnafı olduğunu zanneder. Heyhat! İnsanlığın evrensel değerler şemsiyesinin faşistler için olmasa da insanlık için bir anlamı var ve bu anlam bahçesinde menfaatin değil ahlakın çiçekleri açar.
Faşist kafa şikeyi hak olarak görüp geri kalan ne varsa ötekileştirmede bir sakınca görmezken, dünyayı ve insanlığı bir bütün olarak düşleyen sosyalist kafada bu düşkünlük halinin yeri yoktur. Sosyalist hiçbir canlıyı ötekileştiremediği için faşist yöntemlere karşı eli ayağı bağlanır. Ama işte o noktada da direniş başlar.
Fenerbahçe’yi “sürükleyen” faşizm ve o faşizmin medya sosyal alandaki oportunist ayakları şunu hesap edememiş olabilirler;
Kabul edin ya da etmeyin, paşa gönlünüz bilir, ama Trabzon başka şehirlere benzemez! Trabzon ardında 4000 yıllık bir “şehir” geleneği yaşatıyorsa, nedeni tarih boyunca şike türü aşağılık yöntemlere ölümüne direnmesi ve haysiyetin yanında dimdik durma iradesindendir. O iradedir ki, İstanbul İngiliz işgali altında “namus ve haysiyet” zafiyeti yaşarken 511 “sivil” evladını kendiliğinden İstanbul’u savunmak için ölüme göndermiştir, Ali Kemal memleketi daha iyi pazarlayabilsin diye değil ama!
Şike esnafı ve saatte 1000 dil atma kapasiteli yalakaları şu gerçekle ne kadar erken yüzleşirse , ülkemiz o kadar erken “arınma” sürecine girecektir;
Trabzonsporlular haklı oldukları bir davada asla geri adım atmadılar, atmazlar. Hodri meydan! Bakalım şike mi yamanmış haysiyet mi!
Bakın Şair Adnan Yücel sesleniyor
“Bitmedi daha sürüyor ve sürecek o kavga
belki yenik belki yorgun belki yaralı
bitmedi daha sürüyor ve sürecek o kavga
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!”
Son cümlemizi de Oğuz Atay üstadımız “Tutunamayanlar”dan söylesin
”Ben, sadece namuslu olmakla övünen kişiyi adamdan saymıyorum. Toplumu iyiye, güzele götürmek için kendi gibi namuslu insanlarla birlikte bir çaba harcamamışsa, çevresindeki uygunsuz gidişe başkaldırmamışsa, o kişi namussuzdur benim için.”
Ünal Karaman’ın Dönüşü
Cemil Meriç’in “ izmler idrake giydirilmiş deli gömlekleridir” sözünün sizdeki karşılığı nedir bilemem. Ancak bizlere “ülkücü faşist” olarak tanıtılan ve bıyıkları, vücut dili ve törenleri ile de bu “tanıtıma” ferdi destek veren Ünal Karaman ne zaman gündeme gelse Cemil Meriç’in bu aforizmasını düşer aklıma.
Volkan Konak’ın “hiç öyle anlatıldığı gibi ırkçı filan değil, adam gibi adam” referansıyla tanıdığım Ünal Karaman, etrafımdaki birçok “demokrat, sosyalist ya da komünist” arkadaşımda göremediğim kadar hoşgörülü, yardımsever ve birleştirici bir insan portresi çizdi. Trabzon’dan ayrılış öyküsü malum, işler kötü gidince tekrar geri çağrılması ve hiç lafı ikiletmeden yine “tayfa” yazılması da karakteri hakkında yeteri kadar ipucu veriyor. Artık Şenol Güneş’in bir an önce “Ferguson” şapkasını takarak Türkiye için de yeni bir modeli hayata geçirmesinde sıra.