Şikenin Hendesesi ve Bir Teşekkür

Atilla Dilaver ile şu fani dünyada sadece 1 kez karşı karşıya geldik. O da, A Haber’de yayınlanan ve benim de editör desteği verdiğim Erdoğan Aktaş’ın “Memleket Meselesi” programına konuk geldiğinde. Aktaş’a kendisinden ve hukuki belgeleri yorumlanma becerisinden söz ettiğimde yayına almaya karar verdi ve programa davet ettik.

Ulusal bir kanal üzerinden ve Aktaş isminin verdiği “haberci güveniyle” ilk kez mağdur cephesinden bir ses duyulacaktı. Hiçbir talebi olmadan kalktı Ankara ya da Erzurum’dan yayına geldi sayın Dilaver. Öyle ki, konukların ulaşım ve konaklama masrafları kurum tarafından karşılanır,Dilaver bunu bile istemedi.

Program öncesi yanında bir avukat arkadaşıyla geldi sayın Dilaver. Rahat olsun diye kurum dışında bir çay içimi zaman buluştuk ve ana hatlarıyla konusunu anlattı. Konusuna hakimdi ve yayında bir sorun olmayacağına ikna oldum. Sonra sayın Aktaş’ın odasında da yayın öncesi bir tanışma faslı geçtik. Sonra yayın ve sayın Dilaver geldiği gibi efendice gitti. Bütün “insani” karşılaşmışlığımız budur.

Ama nihayetinde Dostoyevsky ile de hiç karşılaşmadık, Mustafa Kemal’le de , Che ile de, Hz Ali ile de, Robbie Fowler ile de, Graham Bell ilede, ama hepsini sevdik saygı duyduk. Çünkü insanları beşeri zorunluluk ve alışkanlıklar dışında “yaptıkları, yapmadıkları ve ürettikleriyle” sevdik ya da uzak durduk.

İşte Atilla Dilaver, şike sürecinde şikeci ahlaksız cepheye karşı , bilgisi, görgüsü, cesareti ve belge yorumlama yeteneğiyle dimdik ayakta durdu. Bilim gelişip de duvarları tanık olduklarını anlatacak noktaya taşıdığında Çağlayan Adliyesinin duvarları çok şey anlatacak, “adam” diye ortalarda gezinenlerin kahır ekseriyetinin karat ölçümünde Dilaver’in çok altında kaldıkları görülecektir.

Kendisine Trabzon’da yaşamamış olmasını n yorum yanlışlarına neden olacağını çok kez söyledim, Trabzon kazanında birbirine “değen” insanlardan uzak durmasını pek çok ifade ettim, uyardım. Trabzon’un kanaat önderi diye sokuşturulanların neredeyse tamamının kendi siyasetlerine esir olduğunu, Trabzonsporu sadece ve sadece kendi ulvi! davalarının aracı olarak gördüklerini vurguladım durdum. Ama bu konuda yeterince başarılı olamadım, zira sevgili Dilaver’in cep telefonunun “sık kullanılanlar” menüsü kendi “duygusal” trajedisinin de fotoğrafıdır aslında. O menü, kişiyi de o menünün bir maddesi yapar, anlamazsınız bile.

Sayın Dilaver’e önerim asla kendi kayığından başka b,ir kayığa binmemesi ve “anarşist!” tutumunu ve dolayısıyla da özgünlüğünü korumasıdır.

Kendi adıma , şike sürecinde camiaya en büyük desteği verdiğine inandığım ve tüm Trabzonspor yönetimine değişmeyeceğim Atilla Dilaver’e ziyadesiyle teşekkür ederim.

PFDK hakkında suç duyurusu!

Trabzonpor platformunun Rıdvan Dilmen’in “özel” çabalarıyla oluşturulan Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu üyeleri hakkında “görevi kötüye kullanmak” gerekçesiyle yaptıkları suç duyurusu temiz futboldan ve temiz toplum adına atılan önemli adımlardan biri oldu.Elbet bir gün PFDK üyeleri ve benzer “ısmarlama” kurul üyeleri de gerçekle yüzleşecek ve koruyucuları bile onları savunmaya utanacakları noktaya geleceklerdir. Haramilerin saltanatı er-geç bitecek, şu dünyada namuslu insanlar için “haklı” olmaktan daha büyük bir güç olamaz.

Şükrü Saraçoğlu Trabzonlu olsa ne olmasa ne?

Cumhuriyet tarihinin en faşist başbakanlarından biri olarak bilinir kendisi. Fenerbahçe’yi de bir diktatör gibi yönetmiş ve zaman zaman devlet olanaklarını kulübüne akıtmış. Bugünkü kıyakları görünce o zamanki “aktarımları” masum bulduğumu söylemem gerek. Zira o dönemde diğer tüm kulüpler gibi Fenerbahçe de bir “spor” kulübüydü ve sevgi karşılıksızdı.

“Biz Türk’üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar bir vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan veya azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz. Ve her vakit bu istikamette çalışacağız” diyen birinin Trabzonlu olması kimseyi şaşırtmaz.

Bir maçta Fenerbahçe’nin attığı bir golü ofsayt gerekçesiyle iptal eden yan hakemin lisansını bir gecede iptal ettirdiği söylenir. Bugünkü yönetime ne kadar benziyor değil mi

TBMM’de tek maddelik bir yasa geçirterek İttihadspor’un kullanımında olan sahayı Fenerbahçe’ye devrettirdi. Maddede şu yazsıyordu; “Aynı semtin iki takımı varsa saha üye sayısı fazla olana verilir”. Nasıl bir şey hatırlattı mı bu Vandalizm size de
Varlık vergisini çıkartan Başbakan olarak binlerce masumun kanına girmiş olması da eminim çoğunuzu şaşırtmamıştır

Şonsöz;

Benim için Şükrü Saraçoğlu’nun yanında Ogün Samast bile masum kalır, ki Samast da tıpkı Saraçoğlu gibi, kendi dilinden ifadeyle Fenerbahçelidir.

Fenerbahçe camiası Saraçoğlu’nu da Samast’ı da tepe tepe kullansınlar, ama Trabzon’a bulaşmasınlar lütfen.
Bir cümle de Fenerbahçe’ye gönül düşürmüş azınlık kardeşlerime; Stockholm sendromu genetik kodlarınıza mı sızdı, nedir haliniz?

Vakıfay – Volkan Konak Gecesi

Kızılay’ın eski Genel Başkanı Tekin Küçükali kendini sosyal alanın dışında tutamadığından olsa gerek, ve belki çokça da kendi çocukluğunda saklı çaresizliğin etkisiyle, yine yoksul ve başarılı çocuklara el atmaya devam ediyor.

Yoksul çocukların “hamilerinden” biri de kuşkusuz Volkan Konak. Elinden geldiğince elinde-avucunda ne varsa paylaşan ve paylaştıkça mutlu olan bir karakter yapısı olan Konak, bu projede Tekin Küçükali ve Vakıfay’a destek veriyor.

Konser Haliç Kongre Merkezi’nde 2 Mart Cumartesi saat 20.00 de gerçekleşecek. Konserin tüm geliri yoksul ve başarılı çocukların eğitimi için kullanılacak.

Ben oriyayım!

Şike Davası Tapelerinden!

(Aziz Yıldırım ile Lütfi Arıboğan konuşması. “O” toplantıya gelen Köpekler: Y.Demirören, S.Şener, Ü.Aysal, A.Dürüst ve daha bir sürü)
– Nasıl geçti?
– İyi. Gelmiş köpekler, gelmiş yine. Anladın mı?
– Hepsi geldi mi?
– Hepsi geldi köpeklerin

Emre B’nin küfürleri

Victor Hugo’nun sözüdür hani; “Ey şair! Bana yağmurdan söz etme, yağdır” der büyük yazar.

Emre B, son Kasımpaşa maçında da önüne gelene küfretmişmiş! E bunun haber değeri yok ki artık. Adam köpeği ısırdığında haber olur, köpek adamı ısırınca değil

Bu arada Trabzon’un Fenerbahçe hayranı ve kongre Üyesi Valisi sorumuza hala yanıt vermedi, yineleyelim;

Sayın Trabzon Valisi Recep Kızılcık;

Emre B’nin Maçka’ya yaptıracağı okula siyahi çocuklar da kabul edilecek mi!?

Hırsızlığı Meşrulaştıran Okan Üniversitesi!

Okan Üniversitesi halen dosyası Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nde olan ve şikeden 6 yıl 3 ay hapis cezası alan Aziz Y’ye onur ödülü vermiş.

Anadolu Yakası Hakim ve Savcılarının meşhur Nakkaştepe buluşmasını organize eden kişi de Okan Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Mustafa Koçak’tan başkası değildi. Mustafa Koçak kim? Şike davası sanığı ve Fenerbahçe Kulübü Avukatlarından Talat Emre Koçak’ın babası.
Şaşırdınız mı bilmem, ben şaşırmadım. Bir markanın değeri ancak böyle dibe indirilir, Okan Üniversitesinin sahibi sayın Bekir Okan bu değersizleşmenin ne kadaqr farkında onu da bilmiyorum haliyle. Ama bu değersizleşme mutlaka etkisini gösterecektir. Ahlaktan yana olup da evladını Okan Üniversitesi’ne yönlendirenler artık birkaç kez düşünseler iyi olacak

Reklamlar

PAVLOV’UN KÖ-t-EKLERİ!

Not: Bu yazı bana mail yoluyla geldi ve yazarının bana geldiğindne haberi yok. lakin yazan arkadaş çok net bir fotoğraf çekmiş. kendisine ulaşma şansım yok, yazı bana geldiğine göre kamuya açık bir alanda yazılmıştır bu yüzden kullanmakta bir sakınca görmüyorum. Yazını nsahibi Berat kardeşimiz bana ulaşırsa yazısını kaldırabilirim.
*************

“Aziz Yıldırım,Şekip Mosturoğlu,İlhan Ekşioğlu,Alaeddin Yıldırım. Tamamı şike sürecinde suçlu bulunmuş isimler, tamamı görevde. Hikmet Karaman; yasanın çıkış tarihi Nisan olduğu için ceza almaktan kurtulmuş bir isim, yaptığı ahlaksızlığa rağmen kolayca iş bulabiliyor. Bülent Uygun; tapelerdeki iğrenç konuşmaların sahibi kendi değilmiş gibi hapishanede ilmihalle poz verip “Sular soğuk,abdest alamıyoruz” diyecek kadar iki yüzlü bir insan, baş şikecilerden, iş konusunda hiç sıkıntısı yok, hemen hemen hiç boşta kalmadı. İbrahim Akın; Gaziantep sahip çıktı, futbol oynayamıyor ama 3 senelik mukavelesi var. İskender Alın; Boluspor’da. Şakacı Emre B., ait olduğu yere, değerlerine yakışır takımına döndü. “Maç satan karısını satar” diyen başkan, hala başkan. Korcan Çelikay, aktif futbol yaşantısını sürdürüyor. Gökçek Wederson; hala futbol oynuyor. Hasan Çetinkaya; Fenerbahçe’deki görevine devam ediyor. Samet Güzel; başka bir sebeple işini bırakana kadar görevine devam ediyordu. Serdar Kulbilge; futbola Boluspor’da devam ediyor.

Tahir Kum, Sinan Engin, Şansal Büyüka ve daha onlarcası… Onlar da hala görevlerinin başında ve aynı dürüstlükle(!), aynı pişkinlikle çalışmaya devam ediyorlar.. Hatta sistem öyle bir işliyor ki bir bakıyorsunuz FB mitinginde sunucu olan eski bir popçu çok kısa süre içinde TRT’de göreve başlıyor.Ve daha niceleri… Sistem sadakati ve kendisine yakın olan insanları kesinlikle ödüllendiriyor.

Peki tüm bunların Pavlov’la ne alakası var? Türkiye’de güçlüden yana olmaya özenen, bu sistemin içinde olmaya özenen ve olan o kadar çok insan var ki.. Yukarıda saydığım yöneticiler, teknik direktörler, futbolcular,hakemler bu güç odaklarının ağzından çıkacak kelimelere bakıyorlar. Bu Aziz insanlar konuşmaya başladıkları anda da ağızlarından salya akıtmaya başlıyorlar. Söylenen sözlerin içeriğinin hiç bir önemi yok, bu sadakat hali ve salya akıtma olayı refleks haline dönüşmüş. Ve güç odakları sadakati o kadar güzel ödüllendiriyor ve bu sadık köpeklerine o kadar sahip çıkıyor ki yaptıkları namussuzluklar bu köpeklerin umurlarında bile olmuyor.

Bu konuda bir de Mehmet Berk’ten teyit alalım, bakalım İddianame’de neler yazmış; “Örgütte cezalandırma ve mükafatlandırma stratejisinin titizlikle uygulandığı; örgüt içerisinde bir yaptırım mekanizmasının bulunduğu, Aziz Yıldırım’ın örgüt üyelerini azarladığı, şike faaliyetlerinde başarısız olan örgüt üyelerinin örgütten dışlandığı, örneğin; 07.03.2011 günü oynanan Gençlerbirliği:2-Fenerbahçe:4 maçında Aziz Yıldırım ve İlhan Ekşioğlu’nun talimatlarıyla şike faaliyetlerinde bulunan ve bazı futbolcularla görüşen örgüt üyesi Doğan Ercan’ın; şike konusunda anlaştığı futbolcuların maçta iyi oynamaları nedeniyle, sonraki maçlarda şike faaliyetlerinde görevlendirilmediği, para dağıtımından pay alamayan şüphelinin görev istediği, ancak Alaaddin Yıldırım ve İ.Ekşioğlu’nun bu talepleri reddettikleri (bu konu aşağıda ayrı bir başlık halinde ele alınmıştır), örgüt içerisinde şike faaliyetleri yürüten ve başarılı olanlara ise gerek peyderpey gerekse lig sonunda toplu olarak para dağıtımı yapıldığı, bu bağlamda; futbol takımının şampiyon olmasının akabinde; yoğun şekilde çalışan bazı üyelerin mükafatlandırıldığı, örneğin; Ali Kıratlı’nın Kıbrıs’a tatile gönderildiği, Abdullah Başak’a ligin bitiminde İlhan Ekşioğlu tarafından Mini Cooper marka araç satın alındığı “…

Mehmet Berk’in tüm bu yazdıkları, yukarıda da örneklendirildiği gibi süreç sonrasında da aynı şekilde işlemeye, sadakat ödüllendirilmeye devam ediyor ama gören kim?

Mevcut şartlar altında yapılması gereken iş; salyalarını akıtanlarla, kraldan çok kralcılarla, kula kulluk edenlerle mücadele etmeye, sistemin tekerlerine çomak sokmaya ölene kadar devam etmek..

Ah bir de bu mücadelede içeriden vurulmasak… ”

Sadri Şener Nereye Koşuyor?

İşler kötü gidince akıl veren çok olur, malum. Ancak işlerin görece en iyi gittiği dönemlerde bile gerçeği olanca yalınlığı ile ve elbet aklımızın kestiği kadarıyla herkesle paylaşmaya çalıştım.
“Gerçek” diye tanımladığımız bu durumu iki boyutuyla gördük hep; Yönetim ve takım.

Bu yazıda yönetim penceresinden bakalım;

Trabzonspor’un asla bir yönetim kurulu olmadı ya da olamadı. Sadri Şener isteyerek ya da zorunlu olarak tüm şike sürecini tek başına taşıdı. Hatta o kadar tek başınaydı ki, şike cephesine destek veren TFF Başkan Vekili Ufuk Özertem’le girdiği bir tartışmada , kendi yönetim kurulunda yer alan Hasan Yener, şikeci arkadaşından yana tavır aldı ve Şener bu durumun gereğini yapmak yerine sessiz kalmayı yeğledi.
Misal Aziz Yıldırım’ın başkanı olduğu bir yönetimde herhangi bir yöneticinin bu cesareti gösterebileceğine Kadir dışında kaç kişi inanır? Gerektiğinde “Tonyalı Sadri”den örnekler veren Şener’i, Hasan Yener isyanı karşısında geri attıran “motivasyon” neydi, bilmiyoruz.

TFF’nin “ısmarlanmış” yeni yönetimine destek verirken çok insani olarak “ yahu adam bana hakkınızı teslim edeceğiz dedi ben de inandım, nerden bileyim böyle yapacağını” yanıtını veren Sadri Şener’in masumiyetine inanmak için elimizde veri kalmadı. Tüm şike çetesine karşı mücadele veren camianın neredeyse her ferdi, Demirören TFF’sinin “şikecilerin ısmarlaması” olduğuna neredeyse eminken, camiayı temsil eden “uyanık” Sadri Şener’in “yahu söz verdi inandım” yanıtı kargalar arasında bile aşırı gülmeye bağlı karın ağrısı nedenidir artık.

Yönetim, yerel basınla kurulan “ilan” odaklı ilişki ile gerçeğin üstünü örtmede etkili olabilmekte, bedava kombine ve biletlerle “beslenen” taraftarımsı güruhları arkasına alarak çöküşü gizleyebilmektedir, hala.

Ama bu yönetim felsefesi ile iflas kaçınılmaz. Belli ki takım olmasa da bazı “şeyler” kurtulmuştur.

Bir önceki yönetimi aşırı borçlandı ve personel alımı yaptı diye eleştiren mevcut yapı, borçları 4 katına personel sayısını da 2 katına çıkarmaktan hicap duymamış, üstüne de saha sonuçları açısından dip yapmıştır.

Sadri Şener’i insan olarak hep sevdim. Ama şehrimi ve memleketimi sevdiğim kadar hiç kimseyi sevmedim. İnsani olarak pek çok kez oturup kalktık, bana her zaman bir ağabey gibi davrandığını ve babacanlığını hiç inkar etmedim. Uğradığı baskıları da az çok tahmin edebiliyorum. Evet

Ancak hangi yanlışını yazacağımızı şaşırdık artık. Transferlerden söz ederken ve Şenol Güneş’i üstü kapalı olarak, bana göre kısmen de haklı olarak, eleştirirken “ bazen başka hocalara sorarak oyuncu aldığımız oldu” itirafı skandaldan da öte, bir bitiş ifadesidir. Ama bu itiraf kimsenin pek de umurunda olmadı. Acaba, bu ifade menajerlerin en çok sevdiği takım Trabzonspor’dur tanımlamasına ne kadar uzak?

Şike sürecini bir kısmı gerçekten zekice ama çoğunlukla da fındık kabuğunu doldurmayacak esprilerle “sevk ve idare” etmeye çalışan Sadri Şener felsefesi, Trabzonspor camiasını sadece kupa için ağlayan-zırlayan çaresizler noktasına taşımış ve camia haklı iken komik duruma düşürülmüştür.

Arşivlerde duruyor, daha şike sürecinin en başında Trabzon yönetiminin “bu pislik kalkana kadar ligden çekilmesi” önerisini yapmıştık. Zira pis kokular daha ilk haftadan çıkmaya başlamıştı ve kokunun zamana yayılarak unutturulmaya çalışılacağını hissetmiştik. Ancak Sadri Şener bu önerimizi “bekara karı boşamak kolay” kıvamında algılamış ve ciddiye bile almamıştı. Oysa en baştan bu “erkekçe” duruş sergilenseydi sadece Trabzon değil Türk futbolu da o iğrenç eşiği aşmış olur ve bugünkü lağım kokusuna mahkum olmazdı.

Yapmadı ya da yapamadı, zira Sadri Şener Trabzonspor ruhunun ifadesi olan devrimci ve dönüştürücü yapısına değil, ona dikte ettirilen cümlelere sığındı. Sonuç, kocaman bir hüsran!

Uzun Sokak!

Cürmüm nedir, bir batında ne kadar yer yakarım hiçbir fikrim yok. Ama kongre üyesi olarak sahip olduğum tek bir oya hürmet gösteren bir başkan adayı olursa kendisine tek şartım olacaktır;

Başkan seçildiğinde kulübün borsa kuralları gereği açıklanmasında yasal engel bulunan hesapları dışındaki tüm hesaplarını; kime ne kadar ödeme yapıldığına dair listeyi Uzun Sokak’ın her iki girişine ve internet sitesine koyacak!,

İşte o zaman göreceğiz Trabzonspor’u kim ne kadar sevmiş!!

Bir Ticaret Biçimi Olarak Tribün Esnaflığı

Endüstrileştikçe ahlak zaviyesi dibe inen futbolumuzun türedi esnafları da oluştu. Ne bişr baltaya sap ne de bir sapa balta olamamış kimi uyanıklar, tertemiz kalpli ama ekonomik olarak yetersizlikler içindeki trafo gibi gençleri etraflarında toplayarak yeni bir iş tanımı yarattılar; Tribün Esnaflığı

Hangi gruba sorsan pir-ü pak! Kendi adıma yıllardır kullandığım köşemin ismi olan “hür ve hesapsız” ikonunu kullanan Vira grubunun ve TAYFA’cıların sevgiyi paraya dönüştürme esnaflığına düşmediklerini düşünüyorum. Bilen varsa söylesin.

Diğer taraftar gruplarını isim vererek zan altında bırakmak gibi bir hataya da düşmeyeceğim, elimde belgesi yok. Ama herkes biliyor ki kulüp adına birileri tribün esnaflarına “bedeli” karşılığı bedava bilet dağıtmakta ve çürüme tribünden başlamaktadır. Eh tribünde sevgilisi değil esnafı olan takımın bir oyuncusu sahada dayak yerken diğer oyuncular da izler, zira sahadaki takım tribünlerin sahaya yansımış halidir. Özkan Sümer’in tüm kariyerinin en klas asisti olan tribün gruplarını dağıtma eylemi “tekrar” istemektedir.
Evet, hadi gruplar, saldırın!

Emre B’nin Melek Hali

Bir menacer becerisi olarak hocasının istememesine rağmen Atletico Madrid’e gönderilen Emre B, Trabzonspor’un da katkısıyla yeniden Kadıköy’e döndü. Trabzon’un katkısı nasıl oldu diyenlere kısa not geçelim şimdi,

şöyle;

Emre B’nin her şeyi, sırdaşı, kardeşi, kankası şike davası kaçkını Göksel Gümüşdağ, Webo’yu isteyen Aziz Y’ye, Emre’yi de geri alırsanız ben bu işi hallederim der. İBB hocası Bülent Korkmaz önce gitmesini istemediği Webo’yu “tazyik” karşısında vermeyi kabul eder, ama bir şartı vardır; Trabzon’dan Vittek’in alınması.

Eh, Sadri Şener’in Aziz Y’yi kırdığı nerede görülmüş, ham hum şaralop transferler bitti. Trabzon’un Henrique gibi her maçta 3, Janko gibi her maçta 2 kez gol pozisyonuna girme ihtimali olan iki golsüzü varken, ne diye Webo’yı kendi takımına düşünsün, değil mi))

Devam edelim

Geri dönen Emre B’nin , Trabzonu haklı olarak üçledikleri maç sonrası kamera karşısındaki hali vicdanları sızlattı.

O kundağındaki çocuğu üzerine yalan yeminler eden, o tribünlere kol sıvama tekniği uygulamalı eğitim veren, o siyahi bir oyunculara (İngiltere vakıası da unutulmadı) ırkçı saldırıda bulunan, o gelene geçene atarlanan Emre B gitmiş,
yerine bir melek gelmişti sanki.

“Ben de Trabzonluyum, Bir hatam varsa özür dilerim” moduna giren Emre B’nin önce şunu anlaması gerekiyor;

Bizim için Trabzonluluk nüfus kaydıyla kazanılabilen bir değer değil. Hirant Dink’in katili Ogün Samast da bir Trabzonlu ve ne tesadüf ki o da Fenerbahçe taraftarı! Bu faslı geçiniz

Özür dileme noktasına geldiğimizde de durum değişiyor;

Didier Zokora’ya “fucking negro” diye kendince hakaret ettiğinde , sadece Zokora’ya değil insanlığa hakaret ettin.
Yani bu aşağılık suçun karşılığı kamera önünde özür dilemek değil, önce Zokora’nın elini tutarak ondan af dilemek, sonra da insanlığın vicdanına teslim olmaktır. Bunu yaptığın gün, geçmişteki tüm pisliklerini bir kalemde silmeyen ırkçı faşistin teki olsun!

Umar ve dileriz ki,

bu “melek hali” geçici değildir, dileriz ki yaklaşan Zokora davası için mahkemeye yönelik “bakın ne kadar da iyi oldum” temalı iyi hal indirimi çalışması olmasın.

BDP Ziyareti

Karadeniz’in cevval gençlerine anlatmamız gereken şu;

Eğer Kürt halkı ile Karadeniz halkı, her halkın kaçınılmaz olarak sığınmak zorunda oldukları “kardeşliğe” sığınır ve birbirine kurşun sıkmazsa, bu ülkenin kaynaklarını ahlaksızca sahiplenen oligarşik dikta ve küresel sermayenin yerli işbirlikçileri doğudaki kirli savaşa kendi evlatlarını göndermek zorunda kalacaklar, evet bildiniz, bunu yapmayacakları için de bu kirli savaş bitecektir.

BDP heyetinin ziyaret zamanlaması eleştirilebilir, başka bir sürü politikası eleştirilebilir, ki en başta ben eleştiriyorum, zira asla bağımsız bir parti olamadılar.

Lakin;

Trabzon şehrinin sevincini, onurunu, kupasını, parasını ve umudunu “çalanlar” açısından Trabzonsporlularla Diyarbakırsporluların zerre farkı yoktur. Her ikisi de Ankara-İstanbul üretimi Bürokrat-Komprador soyguncu takımının ileri karakollarıdır. Asker lazım oldu mu Alo Trabzon, kaos lazım oldu mu Alo Diyarbakır! Anladınız???
AKP’si CHP’si MHP’si bir gecede şikeci affında uzlaşıp yasa değiştirirken, tek karşı duran BDP olmuş ve TBMM kürsüsünden tek isyan cümlesi Hasip Kaplan’ın ağzından yankılanmıştı. Futbol asla sadece futbol değildir diye boşa mı söylendi sanırsınız!

Rizespor

Mustafa Denizli elbet bir marka ve şehre bir şeyler katacaktır. Ve fakat Ondan istenen takımı lige çıkarması.

Rizespor yönetimi de bu doğrultuda 1461 takımının kaptanı Sercan ve Eren’i 4.200 civar bir paraya kadrosuna kattı. Dileriz Rizespor lige yükselir ve kalıcı olur.
Lakin benim umudum yok. Rize yönetimi hata üstüne hata yapıyor. Yerlerinde olsam 1461’i hocasıyla birlikte transfer eder , lige yükseldiğinde de kalıcı olmanın en sağlam adımını atardım. Üstelik çok daha da ucuza gelirdi Hoş sezon sonunda böyle bir hamle hiç de sürpriz olmaz.

FRANZ GÜNEŞ YA DA ŞENOL BECKENBAUER!

ŞENOL “BECKENBAUER”İN VAKTİDİR

Saha sonuçlarını 7 yaşımdan beri önemserim. Efendinin Hacı Seyfi’nin omuzlarında “Trabzon Şehir Stadı”na girdiğim ilk günden beri aynı heyecanla.

Şehrimin kazanmayı sıradanlaştırdığı bir kuşağın içinden geldim, oligarşi takımlarını fark atmadan yendiğimizde sanki berabere kalmış gibi üzülen, diğer Anadolu takımlarına ise “gereğinden” fazla gol atıldığında belli belirsiz üzülen bir kuşaktan.

Sonra büyüdük.. Ve büyüdükçe anladık ki, şehrimizin takımı sadece sahanın içindekileri değil, şampiyonluk denen o nazlı gelini “kapatmaya” koşullanmış alt beyini hasarlı etkili ve yetkili koca bir güruhu hep birlikte ahlakın çöp sepetinde buluşturuyordu. Elbet daha da sevdik şehrimizi ve O’nu temsil eden o ruhu

Bunları neden anlattın diyenleriniz oldu, Ahmet abi hiç kaçırma gözlerini yakalandın, bak dinle;

Saha sonuçları önemlidir, ama Trabzon gibi “misyon” takımlarının dönem dönem saha sonuçlarından çok daha önemli sorumlulukları vardır. İşte nicedir o dönemlerden birinin içinden geçiliyor.

3 Temmuz’da başlayan ahlak ve adalet mücadelesi, hem şehir hem ülke hem de futbol penceresinden zerre geri adım atılmayacak kadar tarihsel bir anlam taşıyor.

İşte Trabzon şehrini tarih karşısında bu derece kıymetli bir varoluşa neredeyse “mahkum” kılan yakın geçmişinin inşasında en büyük rollerden birini oynayan Şenol Güneş’ti. Kaleci eldiveni gibi “pahalı” bir yatırım yapamadığı için, maden işçilerinin gönderdiği eldivenlerle maçlara çıkan ŞG, aşağılık kompleksine yenik düşmüş gülünç eleştiriler karşısında bile vakarını kaybetmeyen; ne olursa olsun kardeşlik duygusundan vazgeçmeyen, “ne olursa olsun değil, hak edilmiş olsun” şiarlı kazanımların Güneş’

Kalemimden Güneş’i anlatan, sevgi ve saygı odaklı çok cümleler döküldü satırlarıma, bundan sonra da dökülecek. Ama futbola ve şehrimize o kadar aşkla bağlıydık ki, böylesi bir insan zirvesine de eleştiriler yöneltmekten çekinmedik. Eleştirilerimiz bakidir, sevgi ve saygımız gibi, bu yazıda çok yeri yok ama kısa bir özet istiyor yazı;

Şudur;

ŞG, çok sevgili ve kıymetli yönetmen , “Beşiktaşklı “ Zeki Demirkubuz’un harika bir tespitle “Tüm futbol figürlerimizi toplasanız bir Şenol Güneş etmez” aforizmasıyla da fotoğrafladığı gibi, insan kalibresi olarak ortamın çok üzerindedir.

Öyle olduğu için de , “penaltılar irdelensin” çukuru, “gerekirse sezon sonu konuşurum” oportunizmi ve her türden çakallıktan uzak kalmış ve Teknik Direktörlük denen yamyam düzeninin dışında kalmıştır. Anasının ak sütü gibi kazandığı 2010-2011 sezonu şampiyonluğu, Türk futbolundaki cerahatin yargı eliyle de boşaltıldığı bir final olmuştur. Tarih, atama kurulların cerahati yiyerek yok etme valsini tebessümle izliyor

İşte Güneş açısından bir final olan 2011 sezonu şampiyonluğu, maalesef uzatmalı zoraki bir aşka dönüştü ve nihayet kısa süre önce bu fasıl da sona erdi. Şehir için her zaman bir alternatif olarak gördüğüm Tolunay Kafkas’ın nezakette yoksun gelişi iç acıtsa da, şimdilik bu faslı uzatmanın hiçbir faydası yok.

Franz Beckenbauer’i bilmeyen yoktur, bilmiyorsanız da öğrenin. Bayern Münih’in efsane kaptanı ve sonra da başkanı oldu.

Şenol Güneş şehir ve takım için en az Münih’in Beckenbauer’i kadar önemli ve kıymetlidir.

Derin Trabzon dediğimiz Kunduracılar “esnafı” ve İstanbul Yerel Medyası ile koruyacağı “seviyeli” ilişki gibi iki temel sorunu olan sevgili ŞG, bu sorunları da aşmış bir Trabzonspor Başkanı olarak tarihe altı çizilmiş yeni bir ilke ve başarı cümlesi olarak kazınacaktır.

Şenol Beckenbauer süreci başlamıştır…

TOLUNAY HOCANIN GELİŞİ

Bir cümle de Tolunay Kafkas’a edelim;

Sayın Kafkas size her alanda o kadar güvendim ki, en yakın arkadaşlarımdan birine Tolunay diye hitap etmekten keyif aldım hep.

Lakin geliş biçiminizle kamuya yansıttığınız karakter arasında derin bir uçurum oluştu ve bu hal izah ve onarıma muhtaç.

Şair Abdürrahim Karakoç’un bir dörtlüğüyle bitirelim, malum iktidar edenlerin çok sevdiği bir şairdir.

“Ölürsen de hak yedirme,hak yeme;
Aka kara,karaya da ak deme.
Adaletten ayrılırsa mahkeme,
Bir hakime bir de kanuna tükür”

MUSTAFA AKÇAY VE EKİBİ

Kim ne der bilmiyorum, Trabzon üzerine kimin ne hesabı var onu da bilemem

İstanbul’dan bakınca Serkan Kılıç imzalı 1461 ve sıradışı insan Mustafa Akçay gerçeği ışıl ışıl parlıyor. Bizim en genç zamanlarımızda a takım oligarklardan birine kaybettiği ya da berabere kaldığında, o maçın öncesinde oynanan PAF maçını ve rakibi nasıl hallaç pamuğu gibi attığını hatırlar geleceğe umutla bakardık.

Mustafa Akçay ve ekibi, tıpkı o duygu gibi, şehrin ve takımının bu en karanlık ve yalnız günlerinde geleceğin gökyüzüne fırlatılmış işaret fişeği olarak umudu diri tutuyorlar. Hem kendisine hem de ekibine teşekkür borcumuz var. Biliyoruz ki, Tolunay hoca da yorulup dinlenmek istediğinde “kim” sorusunun yanıtı çok zorlanmadan bulunacaktır.

ÜNAL KARAMAN DEĞİL ŞEHİR KAYBETTİ

Elbette Sadri Şener bu etik dışı tavrın en büyük sorumlusudur , lakin tarih faturayı Trabzon şehrine yazacaktır. Ünal Karaman’ın sanırım tek hatası, kimsenin arkasından kuyu kazmaması ve kimsenin adamı olmak gibi çaklaca bir iştahı sindirememiş olmasıdır. Şenol Güneş kendisini geri çağırdığında kişisel fikrim izin istemesiydi, ancak o “Şenol hoca çağırınca gitmemek bizim haddimiz değil, bana da yakışmaz” dedi ve gitti, hoca gitti sonra, sonra da kendi…Olsun, bazen kaybedenler kazanır, görüntü algıya her zaman gerçeğin fotoğrafını sunmaz.

EMRE B OKULU NEREDEN ÇIKTI?

Bayram değil seyran değil Emre B ‘ye ne oldu?

Bana göre olan şu;

Irkçılıktan ceza alması neredeyse kesin olan Emre, kendisine yakın “abilerinin” de desteğiyle bir imaj çalışması başlattı. Bunun en ucuz yollarından biri de 3 derslikkl okul. Fenerbahçe fanatiği Trabzon Valisinin de desteğiyle şehre bir nifak yuvası kazandırmak gibi ulvi bir göreve soyunmuşlar.

Sayın Recep Kızılcık’a sorumuz şu;

Irkçı sanık Emre B’nin yaptıracağı anaokuluna siyahi bebeler de kabul edilecek mi?

CAVCAV CAVCAVLAMASI

Cav cav cav… Çocuk eğlencesi olarak hoş duruyor, ama içerik olarak boş oğlu boş..

“Ansızın bir deli çaydan içersin de kanamazsın….”

“Ansızın bir deli çaydan içersin de kanamazsın….”

“Meğer aşk imiş her ne var alemde” , meğer masumiyetmiş hayatı var eden, meğer  iyilikmiş kötülüğü yok eden, meğer  kıyıya vuran bir dingin dalga sesiymiş huzur, meğer  7 yaşı taşırken küçük yüreğinde babanın omzunda şehir stadına girmekmiş hayat, meğer deli akan ırmağı virajlayıp dünyanın en güzel teyzesine giderken minibüsün radyosundan “ Dobi Hasan ve goool” sesiyle gözleirnden yaş boşalmasıymış  vakar…

Belki Dünya’nın gelmiş geçmiş en güzel seslerinden birinin sahibiydi, ve belkisiz en güzel yüreklerinden de birini taşıdı gücü yettiğince. O kadar güzel şarkılar bıraktı ki zamansız çekip giderken, Tamirci Çırağı olduk, Resimdeki Gözyaşları olduk, Safinaz olduk, Emrah olduk…

“Sevda kuşun kanadında” adlı şarkısını ve aşkı aşk gibi yaşayan kalplerdeki yankısını anlatmak zor iş. Öyle bir şarkıydı ki, başka herhangi bir şarkıda bu söz-beste-ses- yorum uyumunu bir daha göreceğimize dair bir umudum yok. 

Bu eşsiz ve her dinleyişte insanı içinden çıkılmaz acılara ve sevinçlere savuran  bu destansı şarkının bir dizesinde Cem Karaca aşkı şöyle tarif eder, ve elbet doyulamayanı…

“Öfke ile sapanla / vurursun da saramazsın”

Şampiyonluk bir aşk hali ise,  onu “öfke ile sapanla” vuranlar ona hiç sahip olamayacak ve onu asla saramayacaklardır.  Aşk, masumiyet ister, aşk vakar ister, aşk sadakat ister. Öfke ile, sapan ile, şike ile, hile ile kavuşulan aşk aşk değildir, ağanın oğluna satın aldığı sevgilidir, aşkın gölgesidir ancak. Ne sararsın sen onu, ne de o sarar seni.

Ve bu hüzünle sevinci gözyaşlarıyla harmanlayan tariflere sığmaz şarkının bir dizesi tam da Trabzon’dan ve onun oligarşiyi darmadağın eden futbol takımından ve o takımın tanımdışı taraftarlarından söz eder.

“Hayat sırrının suyunu çeşmelerden bulamazsın/ Ansızın bir deli çaydan içersin de kanamazsın”

Şampiyonluk bir “aşk” hali ise, onu saracak olan da;  Karadeniz’in kalbi kir tutmaz, güce boyun eğmez, hakkı tutup kaldıran ve sırtı lacivert hamsinin hatırı için hiç kimseden hiçbir şey beklemeksizin bir şarkı söyler gibi ölebilen o asi ruhlu çocuklar olacaktır.

Hayat! Onurlu olsun istiyorsan aşk,  aşkın asi çocukları aşka değer katmaya aşkla büyümeye hazır bekliyor.!

Dinleyin İsyanın asi çocukları; ” Aşk ne ustam, hayatın sırrı ne” diyen masum ve delikanlı yürekler  o tarif edilebilirlik sınırlarını aşan buluşmayı nasıl bekliyorlar bir bilseniz…

Aşk demişti yaşamın bütün ustaları aşk ile sevmek bir güzelliği ve dövüşebilmek o güzellik uğruna. işte yüzünde badem çiçekleri saçlarında gülen toprak ve ilkbahar. sen misin seni sevdiğim o kavga, sen o kavganın güzelliği misin yoksa... 
“Aşk demişti yaşamın bütün ustaları 
aşk ile sevmek bir güzelliği 
ve dövüşebilmek o güzellik uğruna. 
işte yüzünde badem çağla çiçekleri 
saçlarında gülen toprak ve ilkbahar. 
sen misin seni sevdiğim o kavga, 
sen o kavganın güzelliği misin yoksa... 

 

Aşksız ve paramparçaydı yaşam

bir inancın yüceliğinde buldum seni

bir kavganın güzelliğinde sevdim.

bitmedi daha sürüyor o kavga

ve sürecek

yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!”

Şair Adnan Yücel bin yaşasın.

Yazıya Şarkı: http://www.youtube.com/watch?v=vWXZixaOPno&NR=1

İstanbul Karmasını (Milli takım!) Abdullah Avcı Mı Seçiyor?

İstanbul Karmasını (Milli takım!) Abdullah Avcı Mı Seçiyor?
Herhangi bir teknik adamın, kendi ayağına kurşun sıkacağına inanmam, Abdullah Avcı da buna dahil.
AA’’nın Milli Takımın başına hangi başarılarıyla “getirildiği” sorusu orta yerde duruyor, kimseyi tatmin eden bir yanıt verilmedi henüz, görünen o ki verilecek gibi de değil.
“Bu soruyu sorması gereken medyadır” diyenleriniz oldu biliyorum, ve fakat şike gerçeğini ve futbolumuzun orta yerinde kıvrıla kıvrıla yükselen pisliği, görmemeyi bırakın, unutturmaya çalışan medyadan bu tür beklenti içine girenlerin akıl sağlıklarına dikkat etmelerinde yarar var.
Genel bir formsuzluk içinde olsa da Trabzon’dan milli takıma oyuncu alınmamasını anlarım. Ne de olsa Milli Takımın kaptanı Trabzonspor’un “ırkçılık” suçlamasıyla insanlığa şikayet ettiği Emre B, “çocuğun moralini bozmaya gerek yok” denmiştir.
Tamam, Türk futbolunun cerahatlarını boşaltmakla görevli Trabzon’a yönelik kompleksi anladık, ben de yerlerinde olsam tezgahı her seferinde tekmeyle darma duman edenlere karşı bir öfke duyardım. Nihayetinde,İstanbul dükalığı için Trabzon’un anlamı, hile ve güç üzerine kurulu tezgahlarını her seferinde Osmanlı tokadı kıvamında yerle yeksan eden Tatar Ramazan’dır, anlarız.
Ve fakat;
Bu ligin tek namağlup takımından, bu ülkenin şampiyon takımlarından biri olan Bursa’dan, Kayseri’den, Başkent’ten, Kasımpaşa’dan vesaire tek bir oyuncu alınmaz mı? Açıkladığınız kadrodaki her isimden maç kurtaracak performans mı bekliyorsunuz? Böyle olmadığı ortak kabul iken, neden Anadolu takımlarına büyük moral verecek birkaç ismi çağırmıyor musunuz? Yoksa aranıza “Anadolu” istemiyor musunuz?
Yurt dışından onlarca oyuncu çağrıldı, çağrılıyor. Kedi olalı fare nedir bir fikir sahibi olmayanları ısrarla çağırırken, daha son maçında harika bir gole daha imza atan Gökdeniz Karadeniz’i misal, neden çağırmıyorsunuz? Yoksa bir milli takım kampı sırasında tartıştığı kaptanınız Emre B’ye gereken cevabı verdiği, biat etmediği ve salataya salata dediği için mi?
Bulut Menajerlikten 7 Anadolu’dan “sıfır” Oyuncu!
Sayın Avcı;
-Milli takım “kadronuz” içinden biri ya da birilerinin herhangi bir menajerlik şirketinde ortaklığı olduğuna dair bir bilginiz var mıdır?
-Kadroya çağırdığınız 7 oyuncunun (Arda T, Emre B, Hakan B, Bekir İ, Cenk G, Aydın Y ve Gökhan G) aynı menajere (Ahmet Bulut) bağlı olduğunu biliyor muydunuz?
-Söz konusu Menajerin şike sürecinde adı sıkça “anılan” Ahmet Bulut olduğundan haberdar mısınız?
Abdullah Avcı bu soruların yanıtını verdiğinde bu köşede yayınlanır.
Milli Takıma oyuncu vermek isteyen takımlara da bir önerimiz olsun;
Oyuncunuzu Ahmet Bulut ve “ortaklarına” emanet edin, gerisine karışmayın. Hayır oynaması ya da başarılı olması gerekmiyor, baksanıza kendi takımlarının “kadrolu” yedekleri bile Milli Takım’da!
Son soru;
Bu takımın “Milli Takım” olduğuna kaç kişi inanıyor?
Ve bir itiraf;
Futbolumuzu batağa saplayıp ortalığı pis kokudan geçilmez hale getirenler;
Sizin milli takımınız beni temsil edemez ve attığınız her gol ahlakın ve insanlığın ortak değerler kalesinde açılmış bir gediktir. Eksik olun!
Recep Bolat
Recep Bolat muhabir arkadaşımdı, sırtından vuruldu, bir hain…Hayatı boyunca dimdik kaldı Recep, hiç eğilmeden çekti gitti aramızdan.
Tavlayı ben öğretmiştim Recep’e. Zarı kötüydü, Anadoluhisarı Göksu kahvesinde hala duyulur mu sesin Recebim!…Mekanı cennet olsun.

Futbol Lağımı Patladı!

Para komidinin üzerinde, ya ahlakınız, haysiyetiniz nerede?

Bu haftaki köşeyi, G.Saray-BJK maçında açılan iğrenç ötesi bir pankarta ayırmıştık aslında.
Güya, rakip Beşiktaş’ın çapsız ellerce düşürüldüğü çıkmazdan kurtulmak için başlattığı “feda” süreci “Para komidinin üstünde” yazılı bir paçavra ile sarakaya alınıyordu.

Elbette ki o bez parçasını sıvayıp o tribüne sokan birkaç Zihni Sinir firarisi “ ileri zekalı geri” üzerinden tüm Galatasaray tribünleri hedef alınamaz, ama işte o pankartın lekesi İdmanocağı’nın değil Galatasaray’ın tarihine düşüldü.
O kopilleri bulup gerekeni yapmadıkları sürece G.Saray yönetimi de o pankartın sahibi olarak kaydını düşecektir, ayıp bile değil, çok daha düşük bir insanlık halidir önlerindeki.

Ki, hiç tanımadığı bir bedenin altına yatarak ekmek parasını çıkaran bir “fahişe”, o pankartı hazırlayan milyon kopilden milyen kere yakındır bize.

Bu konuya girmişken, Fenerbahçe tribünlerinden geçmiş bir utancın temizlenmesine yönelik çabayı da alkışlamayı unutmayalım. Sivasspor Teknik Direktörü Rıza Çalımbay’ın kapıcılık yapan babasına ait insanlık utancı “kapıcı” göndermeli pankartı kimse hatırlamak istemiyor, kapıcı babanın sağlığına kavuşması F.bahçe tribünleri gibi bizim de dileğimiz, sebep olanlara teşekkür ederiz. Umar ve dileriz ki FB tribünleri, ülkenin en büyük markasına şike lekesi çalanları da layık oldukları yere gönderirler, yoksa bu ülkeye bahar gelmeyecek..

Bursa taraftarına da bir cümle;

4 yılı paylaştığınız Ertuğrul Sağlam’ı 1 gün içinde unutabilme becerisini nasıl kazandınız? Sadece şampiyon olunarak büyük olunur mu!

Futbolun Cerahati patladı

Ülkemizdeki şike skandalını yargı kararına rağmen unutturmaya, yok saymaya ve normalleştirmeye çalışan güruh, bakalım Dünya ölçeğindeki bunca cerahati nerelere sokacak!

Henüz şok hali devam ediyor, cerahat saçıldıkça “adam” bellenen nice cüdamlar düşecek orta yere, şimdilik sadece bekliyoruz.

Başta iktidar erki ve siyasiler olmak üzere, siyasal varoluşlarını apolitik kitleler üzerindeki ucuz siyasi hamleler üzerine kuranları bir noktaya kadar anlamak mümkün. Sonuçta bu dünyanın insanları evliyalar tekkesinden ya da Aristo okulundan gelmediler, hepsinin bir hesabı var, ve her hesapçının da taktikleri

Lakin, topluma kanaat önderi diye sunulan Cengiz Çandar , Bedri Baykam ve Ergun Babahan vs gibi bakıldığında saygı uyandıran kimi isimlerin şike karşısındaki tavırları, ahlakın turnusolunun bile nasıl değişken olabildiğinin vesikalıkları olarak beyinlere kazındı. Önünüzde büyükçe bir camı taşıyan iki adam düşünün şimdi, ve o camın ellerinden kayarak caddeyi şangdırdatan bir şaşkınlığın operası olduğunu. Çandar’ın FB TV’ye verdiği ve inanamadığım ifadelerin yer aldığı o röportajı bu şangırtı arasında kaydetmiştim, bir gün kendisiyle karşılıklı oturup izlemek için. O röportajı dinleyip de CÇ’a kulak veren üstü kalsın desin, üstü yok zaten!

Türkiye’de her şey olunur rezil asla!

Oportunizmi kariyerlerinin anayasası olarak benimseyen sosyal esnafların nedamet getirip aynayla yüzleşeceklerine dair bir beklentim yok. Toplumu ve cahil halk yığınlarını ipe sapa gelmez , sipariş üzre üretilmiş sloganlarla yemleyen zekanın kime hizmet ve himmet ettiğini, bu hizmet ve himmetin ne tür karşılıkları olduğunu bir gün herkes öğrenecek.

Bir de, her gün 5 vakit yaradana boyun eğip teslim olan Müslümanlar var, haftada bir Cuma’ya gidenleri var, bir de hiç namaz kılmasa da müslümanım diyenleri. Sanki Hz Ömer bu Dünya’dan hiç geçmemiş gibi, sanki “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” hiç söylenmemiş gibi, namaz kılıp dualar ediyorlar, suya yazı yazar gibi…