“Trabzon’u düşürelim”

Trabzonspor Kimin?

Diyelim ki bu başlık altında yirmiye yakın alt başlık oluştu ve Trabzonspor’un sahipleri üç aşağı 5 yukarı bir sıra halinde yazıya döküldü. Bu yirmi maddelik sırlamanın içinde yer almayacak tek figür, taraftardır.

Trabzonspor şu haliyle asla tribünlerin ve karşılıksız sevenlerinin takımı değildir, olamaz.

Trabzonspor;

Siyasilerin, çapsız iş adamlarının, kendini ifade gücünden yoksun ve toplum içinde bir kartvizitle yer bulmaya çalışan komisyoncu kılıklı asalakların, taraftarlık ölçüleri aldıkları bedava kombineler ya da tıklanma sayılarına endeksli zizillerin, Trabzon’a atandıklarında birden Trabzonsporlu kesilen inisiyatif özürlü bürokratların, Trabzon dışında bir hayat kurduklarında hızla üç hacimliden birine kapağı atmaya çabalayan “sözüm ona” Trabzonluların, kulübün önceki idarecilerinin eleştirdikleri her uygulamasını üçe dörde katlamaktan hicap duymayanların, toplumsal sorunlara karşı dayanışma taleplerini elinin tersiyle iten geçmiş zaman şövalyelerinin, dükalığın safralarıyla kentin dokularını bozmaktan hiç çekinmeyen futbol ulemalarının, para almıyor yalanlarıyla toplumu kandırırken bir yandan da içinde bulunduğu yapıyı içten içe çökertmeye çalışan köstebeklerin, ve bu köstebeklere navigatör hizmeti veren gazetecilerin;

Hasılı onu sevenlerin değil ondan “yararlananların” Trabzonspor’udur. Bu güzelim şehir ve onun eşsiz takımı, siyasiler başta olmak üzere “kulamparalardan” kurtul-a-madıkça batan geminin malları gibi değerler üzerinden yağmalanmaya ve iflasa mahkumdur.

Temel’e bilmece sormuşlar hani;

“kanadı var uçamaz, iğnesi var sokamaz, peteği var konamaz, bil bakalım nedir?”

Temel cevap vermiş;

“S…yim öyle arıyı”

Anladınız, anladınız…

3 Yıl Sonra

Yukarıdaki yazının üzerinden 32 ay geçmiş. Trabzonspor’un yıllardır süregelen “katli”nin şike cerahatinin açığa çıkmasıyla resmiyet kazanması ve dahi emsali görülmedik şekilde artan kulüp gelirleri sığmış bu zamana.

Şike rezilliği sonrası yüzde yüz haklı ve mağdur iken acul ve aciz bir yönetim felsefesiyle camianın ve markanın küçük düşürülmesi, yalnız bırakılan ya da yalnızlığı tercih eden bi Başkan eliyle çıkılan dip yolculuğu ve nereye gittiği hala muamma olan milyon milyon avrolar da bu 32 ayın ürünlerinden.

500 bin dolara önerildiğinde alınmayan ama 2 ay sonrasında 4.5 milyona alınan; bonservisi 6 milyon iken alınıp bedava iken alınmayan, maç başı anlaşmayla alınması beklenirken takımın en değerli oyuncusuna yakın paraya kulübede oturtulan oyuncular sığdı bu zamana. Bir de kamuoyu önünde başkanının ve takımını satan yöneticilerle çalışmaya devam etmekten hicap duymayan, idam fermanının imzalayan atanmış TFF ye destek veren başkanlar…

Neresinden tutsanız elinizde kalan, vıcık vıcık duygusal tatmin , menfaat ve çapsızlık kokuşmuşluğu. Seyret Trabzon…

Mayıs Sonu Kongre Şart!

Sadece Trabzonspor meselesi değil bu. Yarışma halindeki herhangi bir takımın lig devam ederken kongre geçirmesi, geri zekalılık testi değilse trajedidir.

Trabzonspor Yönetimi, camianın içine düştüğü ya da düşürüldüğü “durum” nedeniyle acilen Mayıs ayında kongre kararı almalı ve şehir ve takım üzerindeki baskıyı kaldırmalıdır.

Sadri Şener ve ekibi doğru işler yaptıklarına inanıyorlarsa yine aday olup yine seçilebilirler. Bu kendileri için de en yararlı yol olacaktır.

Kulübü idare edenler bilir, kongre üyesi olarak şimdiye kadar hiç oy kullanmadım, herhangi bir adaya oy vermedim. Aidat borcumu da yatırmayarak oy kullanma hakkımdan feragat edeceğimi buradan beyan ediyorum.

Bir desteğim olacaksa, onu da kulüp kasasından çıkan ve giren paraların takibini yapmaya namus sözü verecek herhangi bir adaya verebilirim. Kulüp kasasından kime ne kadar para çıkmış uzun Sokak’ın her iki taraftan girişine o listeyi asacak kişi ideal başkan profilidir. Zira bana göre Trabzonjspor’da artık bir “ahlak” sorunu vardır ve ahlakın yeniden tanımlanması ve inşasından daha anlamlı bir proje de olamaz…

Barış Umudu ve Başbakan!

30 yılda 30 bin genç cana kıyılan savaş sürecini, şu veya bu şekilde sona erdirecek olan her kim ya da kimler olacaksa, büyün ruhum ve bedenimle yanlarındayım.

Bir insan hayatı savaş gerekçelerinin toplamından daha kıymetlidir. Şehit kanı üzerinden siyaset yapanların, insan hayatının değeri üzerine biraz okuma yapmalarını tavsiye etmekten fazlası gelmiyor elden. Bu kirli savaşta Koç’un, Sabancı’nın, Şahenk’in, Ülker’in çocukları değil, yoksul halkın çocukları ölüyor. Uyanmaya ne dersiniz?

“Trabzonspor’u düşürelim”

Şike çetesinin ve onun nemacı başı Kulüpler Birliğinin başkan ya da temsilcilerinin kendi aralarında yaptıkları konuşmaların ses kayıtlarında, hakkını aramak için kararlılık gösteren Trabzonspor’un cezalandırılması ve gerekirse küme düşürülmesinden bahsediliyor. Belge henüz kanıtlanmadı ama yalanlanmadı da…

Bu konuşmaları aşağıda okuyabilirsiniz.

Soru şu;
Şampiyonluk kupasını alma sözü verdi gerekçesiyle kendi kulübünü tarihinin en karanlık noktasına taşımış ve hakkında çeşitli usulsüzlük davaları açılmış bir adamı futbolun başına getiren TS Başkanı ile TFF Başkanı arasında başka anlaşmalar da yapılmış olabilir mi?

İŞTE O ÇİRKİN KOMPLO

Şener Erzik Kulüpler birliği toplantısından önce telefonla TFF başkanı Yıldırım Demiröreni arar. Kulüplerbirliği toplantısı gerçekleşeceği gün Erzik ,TFF başkanına ” Trabzon ve Türkiye’den UEFA’ya her gün yüzler mail ve şikayet geliyor. Fenerbahçe’ye neden ceza vermiyorsunuz diye… ”

Demirören
” Biz bu işi kendi aramızda halledeceğiz siz disiplin kurulunu biraz daha oyalayabilir misiniz ?”

Erzik
” Yok imkansız yakın bir süreçte disiplin kurulu kararını verecek ama dediğim gibi ortalık çok ciddi karıştı UEFA da bu yazılardan dolayı

Demirören
“Ben bu y…… Sadri’ye söyledim rica ettim “UEFA ya yazı göndermeyin diye yine de gönderiyor. Bunlar adam olmaz. Laz kafa işte.

“ERZİK : “Tamam bilginize yani burası karışık ”

Demirören ” Tamam başkan sağol ben toplantıya giriyorum”.

Demirören içeri girer ve İlhan Cavcav çağırır.

Demirören :
İlhan abi bu Şener başkanla görüştüm her gün hala yüzlerce mail gidiyormuş

Cavcav :
Bu işi destekleyecekler belli Fenerbahçe, Sivas, Eskişehir, BJK, Ordu,, Elazığ, Karabük, ve diğer Anadolu takımları… bunlar mahyakmı yahu.

Cavcav :
Kafalarına s…çayım ben bunların. Şimdi sana düşündüğümü aktarayım başkan Ban Halil e konuşayım biz bu Trabzon konusunu bence kökten çözelim. Bana kalsa bunları Avrupa kulüpler birliğine ortalığı yaygaraya veriyorlar diye şikayet edip bu sene Lig düşürelim..Biz Kulüplerbirliği olarak karar aldık mı Trabzon’un işini bitiririz Bir sorun Galatsaray olur ama onları da korkuturuz.

Demirören:
Ben Fikretle görüşürüm Anadolu takımları destekler bir sorun Bursa ile Galatasaray yapar. Dediğin gibi onları da aşarız ama iyi düşünmemiz lazım Bakanla da bir görüşelim, o onay verirse siyasi gücü arkamıza almış oluruz, kimse de bir şey yapamaz.

Cavcav :
Ben Halil ile bir görüşeyim başkan sana haber veririm sonra.

Demirören :
Tamam abi.” Sorun değil %90 arkamıza alırız iş orada bitiyor zaten.”

Halil Ünal :
Siyasi irade ne diyecek bu konuya ortalık ciddi karışacak bence.?

Cavcav toplantı sırasında Halil Ünal’a bir nabız yoklaması yapar oda hemen “çok güzel bir teklif ama ciddi tepki alırız. Basın ne der…

Cavcav:
Basını da ayarlarız nasıl olsa siyasiler Fenerbahçe’yi kurtarmamızda olumlu mesajlar verdiler.

Halil Ünal
İlhan abi bunu bayramdan evvel kesinlikle açıklamayalım bu tip girşimi .Ortalık karışır bu işi biz punduna oturtturup basına da
kademe kademe haber yaptırtıp Seten, Çeliker, Serdar ali v.s milletin zihnine öncelikli olarak yerleştirelim sonra bir hamlede kararımızı
veririz bence.

Cavcav:
Zaten amacımızda başarılı olmasak da Trabzon’u susturmuş oluruz Bak yaygara yapma senin işini bitiririz gibisinden.

Cavcav toplantı bittikten sonra Demirören’in yanına gider ve konuyu az çok hallettiğini iletir, ve ona, ” Başkan sen şimdi bir açıklama yap
Bu Sadri gelmedi ağzının payını ver de biraz kapasın çenesini ”

Demirören kısa bir süre sonra basın mensuplarına şu açıklamayı yapar.:
” Sürüden kaçanı KURTLAR yer “……………….

Reklamlar

Oral Çalışlar Neden Yalan Söylüyor?

Taraf gazetesinin ülke siyasal tarihindeki önemi yadsınamaz. Öyle ulusalcı ezberlere kafa sallayıp bir yerlerden yönlendiriliyor gibi şavul düşüncelere sadece güler geçerim. En azından ben 5 yıllık süre içinde bu yönde zerre bir bilgi-belge sahibi olmadım, belgesi olan varsa ortaya koysun, çamur izi bırakmak da bir iştir elbet ama bunu yapana insan demekte zorlanırız.

Ben Taraf’ta yazmaya başladığımda 3 temmuz lağımı henüz patlamamıştı. Başından beri sportif ahlakı önceleyen ve tribünlerdeki faşist havayı ve kitleyi biraz daha hayatın merkezine çekmeye çalıştım. Ne kadar başardım bilmeme elbet, ama nir Nazım Hikmet imzalı kardeşlik “türküsünün” tribünlerde ünlenmesi en büyük ödülümüz oldu. Kaptan Ahmet Altan’dı, sağ olsun

Sonra 3 Temmuz lağımı patladı. Futbolumuzdaki çıkar ittifakı olanca mide bulandırıcılığıyla ortaya saçıldı. İddialar, tapeler, belgeler, dolarlar, pezevenkler, yeminler derken mahkeme süreci başladı ve malum son; Şike sabitti ve Trabzonspor’un şampiyonluğu Fenerbahçe şikesiyle çalınmıştı! Taraf bu süreci de olanca yalınlığı ile ve cesaretle sayfalarına taşıdı. Kaptan yine Ahmet Altan!

TFF dediğimiz Rıdvan Dilmen destekli yapı ve onun sipariş edilmiş izlenimli diğer kurulları şikeyi halının altına süpürmeye başladılar, Taraf da bu oryantalist komediyi kendi üslubunca eleştirmeye, okurlarına doğru bilgi vermeye, İstanbul Yerel Sipol basınının yalanlarını, görmezden gelişlerini mesleğin şerefini kurtarmayı sürdürdü. Yine Ahmet Altan güveni vardı.

Bir şeyler oldu sonra, Ahmet ve Kerem Altan’la birlikte Yasemin Çongar da ayrıldı Taraf’tan. Bu aslında taraf’ın kalbinin durmasıydı, o günden sonra Taraf bana göre yaşam destek ünitesine bağlandı. Bu değerlendirmem elbet fazlasıyla subjektif ve gazeteye emek verenlere haksızlık. Lakin , gazete ile “profesyonel” bir bağı olmayan biri olarak bu kadarcık subjektivitenin hoş görülmesini beklemek hakkım olsun

Sonra bir şeyler oldu ve gazetenin başına daha önce bu çapta bir deneyimi olmamış Oral Çalışlar getirildi. Kendisinin bu göreve hangi Saiklerle getirildiğini bilemiyorum, gazetenin sahiplerinin bir bildikleri mutlaka vardır. Ama kişisel düşüncem şudur; Türk solunun “ihbarcılığıyla” meşhur geleneklerinden biri olan PDA (Proleter devrimci aydınlık) dayanışması Oral Çalışlar’ı , Taraf gibi haylice bir ağırlığa sahip gazetenin başına taşımıştır. PDA kliğinin ilk icraatı da, Cengiz Çandar başta olmak üzere, kendine “aydın” tanımı yüklemiş bazı figürleri kendi yazdıkları ve söyledikleri üzerinden ifşa eden Sedat Tunalı’yı Taraf’tan kovmak olmuştur

Oral Ç, kendisine yazılan maillere yanıt verirken , “ Sedat Tunalı insanlara hakaret ediyor, bu bakımdan” türü yalanlara başvuruyor. Yazılarım orta yerde duruyor, ağır “edebi” eleştiriler olduğunu ben de biliyorum zaten, amacım tam da bu. Ama asla hakaret yoktur. Var olduğunu düşünenler için mahkeme kapıları açık, neden o yolu denemeyip de yalan denen çukura iner insan?

Çünkü amaç başka;

Çünkü Sedat Tunalı, şike çetesinin başkanlık ettiği kurumun kongre üyesi olan savcı ve Yargıtay daire başkanlarını afişe etti

Çünkü Sedat Tunalı aile düzeninin bozulması ve ekonomik çöküntü yaşamak pahasına göze gölz demeye, hiçbir tehdite papuç bırakmamaya devam etti

Çünkü Sedat Tunalı savaşımını renklerine gönülden bağlı olan saf ve temiz taraftarlar üzerinden değil, sistemden beslenen çeteler ve elemanları üzerinden verdi

Çünkü Sedat Tunalı kendi saltanatlarının ve kazanımlarının korunması uğruna ahlakı ve adaleti Yüksek kaldırım sermayesine dönüştüren çetelere layık oldukları dilden konuşmaya yazmaya devam etti.

Üstü kapalı, açık birçok tehdit aldım. Eminim ki Sayın Ahmet ve Kerem Altan’ın bana ulaşmadan kestirip attıkları tehditler de olmuştur. Çünkü Altan ailesi yüksek bir ahlaktan besleniyordu ve bazı düşüncelerime katılmasalar da, hakaret unsuru olmamak kaydıyla, düşüncelerimi ifade özgürlüğüme saygı gösteriyorlardı.

Türkiye’de ahlak , adalet ve demokrasi cephesinin Ahmet Altan’a koca bir teşekkür borcu var

Kendisinin “diliyle” konuştuğumuzu varsaydığımızda da ortada acı bir soru yanıtını arayacak;

Sayın Ç, size göre Şükrü Saraçoğlu azılı bir faşist ve varlık vergisiyle en az 25 azınlık vatandaşımızın katili olmuş bir faşist değil de bir barış gönüllüsü, bir demokrat mıdır?

Behey Oral Ç!

Kimseye hakaret etmediğim ortada, Saraçoğlu da bir faşist ise, ki öyle olduğu çok açık, bu durumda siz acınası bir yalancı ve infazcısınız

Trabzonspor Asalakları

Yazmaktan yorulduk, değişen zerre bir şey yok.

Taraftarlığı markayı sömürme çukuruna düşürmüş onlarca taraftar grubu tek bir başlık altında birleşmeden, Trabzon’un kötü bir İstanbul kopyası olmaktan başka şansı yoktur. Şenol Güneş önderliğindeki mucize 82 puan kimseyi yanıltmasın, bu yapıyla tekrarı olmayacaktır.
Trabzonspor kendi kurdunu içinde taşıyan bir ağaçtır. Ve kurtların sayısı o kadar artmıştır ki, ağacın özsuyu kurumak üzeredir. O su kuruduğunda ortada ne ağaç kalır ne de başka bir şey.

Sadri Şener “yapısından”, bu hastalığın tedavisi çıkmaz. Besleme taraftarlık yönetim desteği olmadan yaşayamaz. Besleme taraftar ve yönetim birbirine destek olmadan bu soygun düzeni devam edemez. Daha yazayım mı, anlamadınız mı hala?

Taka’nın sahipleri

Taka gazetesinde zaman zaman yazılarım çıkıyor. Ve şimdiye dek tek bir yazıma sansür koyma talepleri olmadı. Bunda benim karakterimin elbette etkisi var, lakin Sancak ailesinin demokrasi anlayışına ve cesaretlerine teşekkür etmek de bir borç, teşekkür edip ödeyelim.

Taraf yazılarıme neden son verdi

Köydeki amcam ya da Moloz’daki balıkçı Sami’nin anlayacağı dilden kısa yazayım;
Şike çetesi ve kör fanatik Azizbahçeli yazar, çizer güruhunun baskılarıyla yazılarıma son verildi , gerisi “demokratik” teferruat.

Trabzon Küme Düşer mi?

Birkaç hafta önce benzer bir yazıyla bu soruya yanıt aramış ve , paraya endeksli “ahlaksız” sistemin, pastada yüzde 5 gibi ciddiye alınacak bir pay sahibi olan Trabzonspor’un “kirli ellerce” ligde tutulacağını belirten cümleler kurmuştum
Artık emin değilim. Bu takımı kuranlara çok dualar! Edeceğiz, her şey mümkün. Ligde TS’den daha kötü oynayan bir takım daha var mı? E hakemler ve TFF de karşında? Bursa deplasmanından 3 puan çıkarsa ne ala, çıkmazsa mualla!

1461

1461 Trabzon iyi gidince sahip çıkanlar arasında savaş başladı. Kimse kimseyi kandırmasın, Serkan Kılıç denen romantik ve cesur adam olmasaydı bugün böyle bir takım olmayacaktı.
Şu utanç günlerinde bu futbol şehri ayakta durabiliyorsa, hala, Serkan Kılıç , Hayrettin Hacısalihoğlu Mustafa Akçay ve ekibi sayesindedir. Satıp satıp yiyen müflis tüccarlara bakmayın siz, şaşkın haldeler.

Kayıp İlanı!

Birkaç yıl önce kongre tarafından seçilen ve Trabzonspor’u yöneteceği söylenen bir takım insanlardan haber alınamamaktadır.
Gören ya da duyanların insaniyet namına Divan Başkanlığına haber vermeleri önemle rica olunur!

şükrü saraçoğlu okan üniversitesi ve “oral ç yalanları”

Şükrü Saraçoğlu Trabzonlu olsa ne olmasa ne?

Cumhuriyet tarihinin en faşist başbakanlarından biri olarak bilinir kendisi. Fenerbahçe’yi de bir diktatör gibi yönetmiş ve zaman zaman devlet olanaklarını kulübüne akıtmış.Bugünkü kıyakları görünce o zamanki “aktarımları” masum bulduğumu söylemem gerek. Zira o dönemde diğer tüm kulüpler gibi Fenerbahçe de bir “spor”kulübüydü ve sevgi karşılıksızdı.

“Biz Türk’üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar bir vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan veya azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz. Ve her vakit bu istikamette çalışacağız” diyen birinin Trabzonlu olması kimi şaşırtır ki zaten?

Bir maçta Fenerbahçe’nin attığı bir golü ofsayt gerekçesiyle iptal eden yan hakemin lisansını bir gecede iptal ettirdiği söylenir. Bugünkü yönetime ne kadar benziyor değil miJ

TBMM’de tek maddelik bir yasa geçirterek İttihadspor’un kullanımında olan sahayı Fenerbahçe’ye devrettirdi. Maddede şu yazıyordu; “Aynı semtin iki takımı varsa saha üye sayısı fazla olana verilir”. Nasıl bir şey hatırlattı mı bu Vandalizm sizeJ

Varlık vergisini çıkartan Başbakan olarak binlerce masumun kanına girmiş olması da eminim çoğunuzu şaşırtmamıştırJ

Sonsöz;

Benim için Şükrü Saraçoğlu’nun yanında Ogün Samast bile masum kalır, ki Samast da tıpkıSaraçoğlu gibi, kendi dilinden ifadeyle Fenerbahçelidir.

Fenerbahçe camiasıSaraçoğlu’nu da Samast’ı da tepe tepe kullansınlar, ama Trabzon’a bulaşmasınlar lütfen.

Bir cümle de Fenerbahçe’ye gönül düşürmüş azınlık kardeşlerime; Stockholm sendromu genetik kodlarınıza mı sızdı, nedir haliniz?

Vakıfay – Volkan Konak Gecesi

Kızılay’ın eski Genel Başkanı Tekin Küçükali kendini sosyal alanın dışında tutamadığından olsa gerek, ve belki çokça da kendi çocukluğunda saklı çaresizliğin etkisiyle, yine yoksul ve başarılı çocuklara el atıyor.

Yoksul çocukların“hamilerinden” biri de kuşkusuz Volkan Konak. Elinden geldiğince elinde-avucunda ne varsa paylaşan ve paylaştıkça mutlu olan bir karakter olan Konak, bu projede Vakıfay’a destek veriyor.

Konser Haliç Kongre Merkezi’nde2 Mart Cumartesi saat 20.00 de.

Emre B’nin küfürleri

Victor Hugo’nun sözüdür hani; “Ey şair! Bana yağmurdan söz etme, yağdır” der büyük yazar.

Emre B, son Kasımpaşa maçında da önüne gelene küfretmişmiş! E bunun haber değeri yok ki artık. Adam köpeği ısırdığında haber olur, köpek adamı ısırınca değil.Hem Zaytung’a göre son maçta beyaz futbolcu ve antrenörlere de küfreden Emre B, herkese eşit mesafede olduğunu ve asla ırkçıolmadığını belgelemişJ

Bu arada Trabzon’un Fenerbahçe hayranı ve kongre Üyesi Valisi sorumuza hala yanıt vermedi, yineleyelim;

Sayın Vali;

Emre B’nin Maçka’ya yaptıracağı okula siyahi çocuklar da kabul edilecek mi!?

Hırsızlığı Meşrulaştıran Okan Üniversitesi!

Okan Üniversitesi halen dosyası Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nde olan ve şikeden 6 yıl 3 ay hapis cezası alan Aziz Y’ye onur ödülü vermiş.

Anadolu YakasıHakim ve Savcılarının meşhur Nakkaştepe buluşmasını organize eden kişi de Okan Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Mustafa Koçak’tan başkası değildi,yani şike davası sanığı ve FB Kulübü avukatlarından Talat Emre Koçak’ın babası.

Okan Üniversitesinin sahibi sayın Bekir Okan bu değersizleşmenin ne kadar farkında onu da bilmiyorum haliyle. Ama bu değersizleşme mutlaka etkisini gösterecektir. Ahlaktan yana olup da evladını Okan Üniversitesi’ne yönlendirenler artık birkaç kez düşünseler iyi olacak

Emekçi bir kadını sevmek üzerine

“Eylem adamı Şoför İdris, uslanmaz bir romantiktir. O kadar eylem, kavga, eşi Emine’yi yıpratır. 1936 yılındaki tevkifatta Sansaryan Han’da gördükleri işkenceler, Emine Erdinç’i verem noktasına getirir. Heybeliada’da sanatoryuma yatırılır. İdris, polis kendisini ararken sanatoryuma gider. Emine’sine:

**Emine’yi almışlar, en kıytırık bir yere atmışlar. Diğer hastalardan tecrit etmişler. Ben geldim, bir baktım, Emine dedim, şöyle bir baktı, sarmaş dolaş olduk. Baktım kız çok berbat, hiç bir güç beni bu yataktan ayıramayacak. Ben seninle beraber bu yatakta ölecem, dedim. Hakikaten kararımı verdim orada. Ayrılmayacağım hanımımın yanından. Ölene kadar. Çünkü belli ki ölecek.

Hiç, dedim üzülme, gitmiyorum bir yere. Temelli bu yatakta beraber olacağız. Beraber yemek yiyeceğiz. O sıralar refakatçilik denen bir şey yok… Artık kelimeleri tane tane konuşuyor. Bana akşam-sabah koca bardaklarla yakıcı bir ilaç veriyorlar. Mikrop almayayım diye. Artık mikrop veriyor kadın. Herkes halimize ağlıyor.**

Ve Emine Erdinç 1938 yılının sonlarında veremden ölüyor. Şoför İdris’in kollarında veremden ölüyor. Kimseye haber veremiyor İdris. Anlatmayı sürdürüyor:

**Yıkanma yerine çıkardık. Orada yıkayıp pakladılar. Oradan kondu bir at arabasına, ben de arkasında. At arabası yürüdü, bir tek arkasında ben. Tek. Yapayalnız. O değerli kızı… Karacaahmet’te elimizle teslim ediyoruz toprağa. İşçiler için dövüştü, işkenceler gördü, onlar için öldü ve arkasında bir ben vardım arkadaş…”

Şoför İdris’in karısına duyduğu aşlı ve bağlılığı gözleri nemlenmeden kaçınız okuyabildiniz bilmiyorum, ama o “aşk”ı anlamayan aşktan söz etmesin arkadaş…

Şoför İdris Kimdir?

Şoför İdris olarak bilinen İdris Erdinç (1914 – 17 Ocak 1996), TKP’li işçi önderi ve sendikacıdır.

17 yaşında İstanbul’a gelerek tütün işçiliği yapmaya başlamıştır. 1929 yılında TKP’li olmuştur. 1946 yılında Kocaeli İşçi Sendikalar Birliği’nin kurulmasına önderlik etmiştir. “Şoför” lakabı, partisine gelir kaynağı yaratmak için, tütün işçiliğinin yanı sıra şoförlük yapmış olmasından gelir. 1951’de TKP tutuklamaları sırasında hapse girmiş, işkence görmüştür. 1992’de partili mücadeleye kaldığı yerden devam etmiş, STP(SİP-TKP) üyesi olmuştur. 1994 yılında 80 yaşında iken 1 Mayıs olaylarında polisle çatışmış ve kafasından darbe alarak yaralanmıştır.

İdris Erdinç’in hayatını anlatan Her Şeye Rağmen isimli Aydın Aydemir tarafından yazılan bir de kitap bulunmaktadır.

2007 yılında Yurtsever Cephe Kocaeli İşçi Birliği Lokali’nde Şoför İdris İşçi Kütüphanesi açılmıştır.

Sipol Bakanı Müslüm Gürses Murathan Mungan ve “Bir ömür yetmez ki”

Spor Bakanı’nın “halleri”

Kendisi hakkında özellikle medya sektöründe oluşan ortak kanaati sonraya bırakalım, giriş tatsız olmasın. Ki AKP ile duygu bağı olmayan onlarca arkadaşımın birçok Ak Partili bakana ve başta Başbakana “hakkını teslim” ettiğini vurgulayıp devam edelim.

Sayın Bakanın son “hamlesi”, kendisine yumurta atmaya çalışan üniversite öğrencisini “çağırtarak” arkadaşça tavsiyelerde bulunması ve yurttan atılmasına engel olması haberi.

Birincisi, Bakan olmanız size herhangi bir kişiyi ayağınıza çağırma hakkı vermez. Kibir bir yerlerden başını çıkarıyor, neylersin
İkincisi o öğrenci sizin kendisini hiç dinlemediğinizi ve sizi samimi bulmadığını söylemiş. Bundan daha büyük bir ceza olabilir mi? Elbette o bir “gomonist” deme hakkınız baki…

Sayın Kılıç’ın “anlaşılması güç” diğer bir hamlesi de , bakanlık adına çekilen “barış” temalı tanıtım filminde, bu ülkenin spor tarihinin son on yılındaki neredeyse tüm “kötü” olayda adını altın harflerle yazdıran Emre Belözoğlu’nu oynatması oldu. Bu bir “temizleme” çalışması değilse ortada bir zeka sorunu var demektir. Gökhan Gönül gibi pırlanta misali bir Fenerbahçeli varken Emre B tercihi araştırma konusu oalcak kadar sakil…

Ve bir diğeri;

Meclis Taksi diye düşünce olarak çok sevimli bir program var. Taksiyi vekillerden, bakanlardan biri kullanıyor ve kendisini tanımayan bir yolcu ile geyik yapıyor.

İşte Sayın Kılıç’ın kullandığı taksiye binen bir Trabzonlu ve Trabzonsporlu, sayın Bakanı tanımıyor ve sohbete başlıyorlar. İşte o sohbette o taraftar üzerinden “güya” Sadri Şener eleştirisi ve kupa ironisi yapılıyor. Kılıç, kendi söyleyemediği şeyleri taraftar üzerinden söyletiyor. İşin kötüsü şu, yolcu gerçekten tanımamış olsa da izleyicilerin kahır ekseriyeti işin “tezgahladığını” düşünüyor. Sayın Kılıç’ın hangi takımı tuttuğunu söylemeyeceğim.

Sayın bakana tavsiyede bulunmak ne haddimize, ama diğer yazı konumuz Müslüm Gürses üzerinden, samimiyet testi yapmasını dileriz.

Müslüm baba Murathan Mungan ve “Bir Ömür Yetmez ki

Sırrı Süreyya Önder’in anlattığına göre, kendisinden 23 yaş büyük olan eşi Muhterem Nur’a evlenme teklifini “Muhterem hanım gel bundan sonra benim haracımı ye” diye yapmış bir adamı kaybettik.

Baba Müslüm’ü, aşkın masum halini, hayatın mağdur mağrurunu, kibrin sefil halini, tevazu ve sahici hayatın kendisini yitirdik. Sıradanlığa sığdırılmış sıra dışı bir portre çekilip gitti hayatımızdan, yaz sıcağında avuçlara doldurulan serin bir ırmağın suyu gibi, yüze vuran sabah rüzgarının tende bıraktığı iz gibi , arkasından bakakaldık muhteşem yalnızlığımızla.

Gülhane konserleri olurdu Üniversite yıllarımızda. Memleketten, Müslümcülerin ağır bastığı bir tablodan kopup gelmiştim İstanbul’a, okula… Arafilboy’da bıraktığım “jiletli” gençleri Gülhane’de bulmuştum yeniden. Okulda “solculuk” ettiğimden gerek, küçümseme hali dudak kenarımda hep asılıydı, Gülhane sahnesinde yüzüne tebessümle bakarken bile. Bir şey vardı Müslüm babada, çoğumuzda olmayan.

Çok geç oldu anlamamız o samimiyeti. Sadece Muhterem Nur’la yaptığı o evlilik bile bir ömürlük saygı biriktirmeye yeter de artardı. “Taşın kalbi yoktu ama onu bile yosun sarar”dı. Samimiyetinin bir sadakası olsaydı, medyanın ya da siyasetin onlarca figürünü “adam” diye sevebilirdiniz.

“Yarım kalan sevgiye ve şu emanet gülmeye” itiraz ile geçti ömrü, Gandi’ce. Geçmişinde o kadar acı biriktirmişti ki, belli ki acıyı bal eyledi bir zaman sonra. Konserlerinde istediği paraları anlı şanlı Edirne sınırlı starlarımızın menajer ücreti olarak teklif etseniz dava açarlar, parayı kutsayanlardan değil hayatı seçenlerdendi. “Para amaç değil araç olmalı, afedersin köpeğe para versen yemez, ona ekmek vermeli”ce bir insan güzeliydi. Hakkı Bulut’un deyimiyle bir gün olsun mutlu olamadı, sonra Murathan Mungan girdi hayatına.

“Nilüfer”i koydu, “ İtirazım Var”’ın yanına, “Bir Ömür Yetmez ki” yi “Yakarsa dünyayı garipler yakar”ın peşi sıra. Öyle zengindi ki dünyası ve öyle yalnızdı ki Müslüm Gürses, çocuk yaşta kaybettiği ağabeyi ve annesinin boşluğunu doldurmak için bir ömrü müziğe adadı.

Geçmişi tanrı bile değiştiremiyor ve maalesef tutulmuyor zaman. Emanet gibi dursa da senin gülen yüzüne kurban bu serseri kalplerimiz..