61 Nerde başlar nerde biter

61 Nerde başlar nerde biter

Gerçekte sosyal hiçbir anlamı olmayan iki rakamın uyumlu birlikteliğinden, kentsel bir marka yaratmanın kimselere bir zararı yok. Hatta bu rakamların uyumunu aidiyet duygusunun sembolü haline dönüştürmenin, hayatın her alanında duyguların ifadesi için her fırsatta kullanılmasının da kimseyi rahatsız ettiğini de söyleyemeyiz.

Yazının girişindeki havanın zeki beyinlerde beklenti içine soktuğu yere gelelim şimdi ve “ama” diyelim.

Ama, ilgili ilgisiz her yerde 61 vurgusu yapmanın, artık bu kentsel ifade biçimine sempati ile bakan herkesi irrite etmeye başladığını, bunun son derece olağan bir ara durak olduğunu ve kentin kanaat önderlerinin bu zemin kaymasına dikkat çekmesinin zamanı geldiğini belirtip, beni de “bozan” örnek üzerinde birkaç kelam etmek istiyorum.

Trabzonspor’un da içinde olduğu kimsesiz çocuklara yönelik bir proje kapsamında , işin medyatik boyutu da düşünülerek kimsesiz bir çocuğumuzun Vanlı depremzedeler için 61 tlik harçlığını bağışladığı öne çıkarılmış. Hepimiz biliyoruz ki, sevgili çocuğumuzun biriktirdiği para 61 tl filan değildir, bu zorlama bir tesadüftür ve hiç de hoş etki yaratmamıştır. Kimse kalkıp da “yok yahu volla billa 61 lira çıktı” demesin, ağzımla gülmem buna!

Hiç tanımadığı insanlara zor günlerinde yardım etme duygusu başlı başına bir insanlık zirvesidir ve tek başına bu duygu o çocuğa saygı duymamıza yeter de artar. Böylesi insani bir durumda bile kentsel bir ikonu öne çıkarma iradesi her yanından sakalet akan damdaki kemancıyı hatırlatıyor. O kadar da değil!

Aykut Kocaman’ın Kimyası

Benim meslek hayatımdaki en yanlış ama hiç pişmanlık duymadığım hamlelerimden birinin tetikçisi olan iş adamı Korkmaz Yiğit, meşhur skandallarımızdan biri sonrası Alaattin Çakıcı tarafından telefonla tehdit edildiğinde “kimyam bozuldu” ifadesini kullanmış ve bu itirafı bir deyime dönüşmüştü.

Tüm maçlarını saha içinde oyuncularının verdiği mücadele ve kendisinin teknik müdahaleleri ile kazandığını zanneden ve ortaya saçılan “ilişkilere” rağmen bu yanılgısına aşık olan bir adamın tüm çelişkilerini yaşıyor Aykut Kocaman. Ama maalesef gerçeği kabul etmemeniz gerçeği değiştirmeye yetmiyor ve başı kuma gömmek sadece işkenceyi uzatıyor. Ve bu işkence hali, spor barışının temellerine kocaman bombalar koymayı bir geleneğe dönüştürüyor.

Aykut Kocaman periyodik Trabzon salvolarına yeni bir halka daha ekleyerek, Trabzonlu bazı oyuncuların milli rövanştan “sakatım” bahanesiyle kaçtığını, üç gün sonra maça çıktıklarını, buna rağmen milli hüsranın faturasının FB’li oyunculara kesildiğini belirtti. Kocaman’ın, faturanın sadece kendi oyuncularına kesildiğine yönelik eleştirisine kısmen katıldığımı, kaleci Volkan’a yönelik eleştirilerin renk körlüğü çukuruna düştüğünü vicdanı temiz herkesin kabul edeceğini düşünüyorum.

Ancak durup durup Trabzonspor üzerinden mesajlar vermek ne Kocaman’a ne de bir başka kişiye bir yarar sağlar, aksine Kocaman aleyhine oluşan “kendine Müslüman” tanımlamasına katkı yapar. Kaldı ki Burak Yılmaz ve Giray Kaçar’ın “sakatlık” dönüşlerinde Trabzon takımına nasıl katkı yaptıkları da ortadaJ Giray kendi kalesine attı, Burak 700 top kaybıyla oynadıJ

Asıl tehlike şu;

İnsanları kendimize benzetebildiğimiz kadar seviyor ve haliyle aslında sadece kendimizi seviyoruz. Tek tesellimiz Trabzonsporluların sevgi tanımlarının Aykut Kocaman’ın daracık dünyasının çok üzerinde oluşu ve bu düzeye düşmeyeceğine olan inancımızdır. Herkes kendi tükenişinin öyküsünü kendi yazar.

Reklamlar

Sözümüz onlaradır, onlarki…

Kendisi gibi düşünmeyenleri yok sayan sözüm ona “kanaat önderleri”,

Gazeteciliği ilan takipçiliği zanneden çakma gazetecileri,

Taraftarlığı tribün esnaflığı olarak yaşayan asalak güruhları,

Yöneticiliği ucuz kartvizite anlam katma aracı olarak gören çapsız yöneticileri,

Sivil toplum örgütlülüğünü iktidarı ve gücü yalamak olarak gören sivil inisiyatifleri,

Üniversiteyi kadro işgali ve şehirden kopukluk olarak yaşayan akademisyenleri,

Siyasi parti aidiyetini gerçeklikten ve vicdandan kopuk ideoloji teslimiyetçileri,

Sevgiyi ikbale tahvil etmeye teşne çapsız sazanları,

Şehir için zerre menfaat kaygısı duymadan kariyerlerini ortaya koyan gönüllülere bok atmayı misyon edinmiş sanal ve reel çakalları dışında kalan tüm Trabzonsporlulara bu akşamki maçta başarılar diliyorum.

Kimse kalmadı mı dediniz?

Kimse yoksa Trabzon’un ve Karadeniz’in dağ köylerinde,

Erzurum’un, Diyarbakır’ın, Munzur’un, Mardin’in Eruh’un unutulmuş köşelerindeki sessiz binler var;

Almanya’da, Fransa’da, Kamçatka’da, Kanada’da, Uganda’da

Hiç kimseden hiç bir şey beklemeden, sadece ve sadece onuru ve hüznü paylaşmak için yaşayan yüzbinler var. Sözümüz onlaradır, sevgimiz onlara; mücadelemiz onlar içindir, inadımız onlar için.

Trabzon’un İletişim Sorunu!

Ersun Yanal’a neden karşı çıktığımı anlamaktan aciz kişilere ne desek anlamsız. Camiaya saha sonuçlarına endeksli bir değerler dünyası dayatanların hep karşısında olduk, bundan sonra da olmaya devam edeceğiz.

Yanal’ın 2001 teşvikinden kendine de pay ayırdığını hiçbir zaman iddia etmedim, kişisel olarak bu tür bir savruluş yaşayacağına da inanmıyorum. Hatta bazı aklı evveller EY’yi eleştireceğim diye kurdukları cümlelere, sanki o dönem yargılanmış da temize çıkmış gibi girişler yaparak başlıyorlar, cehalet değilse kötü niyet. İlgili herkes biliyor ki o dönem teşvik yasal olarak suç sayılmıyordu ama tabi ki bu durum ahlaki olarak utanılası bir eylem olmadığı anlamına da gelmiyordu.

Hasılı;

EY’nin antrenörlük becerilerini hiç tartışma konusu yapmadık, önceliğimiz ahlak mücadelesi verdiği iddiasındaki camianın “iyi” saha sonuçları uğruna kendiyle çelişmesi ve inandırıcılığını kaybetmesiydi. EY’ye imza attıranların Trabzonsporluluğunu tartışmak ya da ölçmek gibi bir niyetimi ve yeteneğim de yok. Ama şu konuda çok netim; EY’yi sindirenlerle benim şehir ve takım algım taban yabana zıt. Wederson, Semih ve bilumum tarım işçilerine ödenen teşvikleri eleştirip, sonra dönüp aynı çorbayı kaşıklamış bir isme takımı teslim etmenin tüm dünya dillerinde tek karşılığı vardır; Oportunizm. Benden uzak olsun…

Bir oligarşi galibiyeti sonrası ekranları ve mikrofonları bıraktık, direk kameraların üstüne çıkma yarışına giren TS yönetimine, iletişimin bir sanat olduğunu, çoğu zaman susacak zamanı bilmenin konuşmaktan çok daha olumlu sonuçlar verdiğini hatırlatalım.

Boş bulunan İletişim departmanı için F.Bahçe ya da G.Saraylı aday arayışı sona erdiyse, işini bilen profesyonel bir aday acilen işine başlamalıdır. Trabzon gibi herkesin her şeyi bildiği bir şehirde biraz lüzumsuz bir atama gibi görünse de, belirsizliği sona erdirmek büyük yarar sağlayacaktır.

Bir cümle de görevine son verilen Gökhan Dinç’e. Gökhan kardeş, kim ki, ki buna Sayın Başkan İHO da dahil işine son verme nedeni olarak beni gösterir, benim adıma “yalan diyenin” le başlayan küfrü savur. Orası 800 yıllık Bizans, orda oyun bitmez..

Caner Erkin Öfkesi , İsmail Kartal ve Gökdeniz Karadeniz

Futbol genç adamların oyunu, bu nedenle sinirlerin kontrol edilemediği anların olması son derece olağan. Caner Erkin nam şikeci takım oyuncusunun hocasına yönelik tepkisi de anlaşılabilir bir tepkidir.

Ancak Caner’in sahadan çıkarken kendisine seslenen Emre B’ye yönelik el hareketinin mutlaka sonuçları olacaktır, yazın bir kenara. Aziz Y nin sadık bendeleri Volkan D ve Emre B’ye kalkan el mutlaka kırılacaktır, yoksa iktidarları sarsıntıya uğrar. Unutmayalım ki, ırkçılıktan hüküm giymiş Türkiye ve dünyadaki tek futbolcu olan Emre B, Milli takım ölçeğindeki iktidarına biat etmeyen Gökdeniz Karadeniz ’e Mill Takım kapılarını kapatmış ve TFF, Yönetici, teknik direktör kılığındaki kuklaların hiç biri bu vetoyu kıramamıştır.

Yaşayıp göreceğiz…

FİFA’dan haber yok mu?

Var.

Çok yakında FİFA’nın şike konusundaki hassasiyetini ortaya koyduğunu göreceğiz.

UEFA’daki kirlenmenin ve rüşvet skandalının FİFA düzeyinde de yaşanacağı endişesi Temiz Futbol cephesinde bir kırılganlık yaratıyor, ancak kırılganlığın çok yersiz ve temelsiz bir korku olduğuna “pek yakında” herkes tanıklık edecektir.

İlgili olan herkes biliyor ki, UEFA’nın şikeyi tanımlayan maddesi , 20 – 30 milyon avroluk rüşvetlerin hatırına çok rahatça eğilip bükülebilen bir yapıya sahip. Ve muhtemeldir ki, UEFA’nın Trabzonspor’un TFF şikayeti üzerine verdiği “yetkimiz yok” cevabı da bu nakitlerin sonucudur. Ve fakat UEFA’nın biraz hukuk bilen herkesi tebessüm ettiren bu tavrı da şikecilerin cezasını bulmasına engel olmayacak ve sonuçta haklı olan kazanacaktır.

Yineleyelim;

Dünya’da futbol oynanmaya devam edecekse şikeciler talimatlarda yazan cezalarını mutlaka çekecekler.

FİFA ve UEFA ya şikecileri bitirecekler ya da kendilerini.

Sizce hangi seçenek daha akla yakın?

İŞin içinde siyaset, şantaj, acındırma, ve sair olmadığında şikeciler için tek yol kalır; İNFAZ!

Bir cümle de FİFA’nın kirliliği üzerine olsun;

Daha iyi ya, çok titiz olmak zorundalar!

Sadri Şener’in Mahkemesi

Başından beri aynı yerdeyim.

Kişisel olarak Sayın Şener’in küçük hesapların adamı olacağına hiç ihtimal vermedim.

Şener, gözü tok, kulüp parasına minnet etmeyecek bir kültür birikimi olan saygın bir geçmişten geliyor.

Ancak kulüp içinde ve şehirde konuşulanları temize çekmenin en kestirme yolu da her şeyin Mahkeme huzurunda konuşulması ve karara bağlanmasıdır. Sayın Şener’in de bu yolla aklanmaktan memnun olacağı fikrindeyim.

Ama, bu süreci başlatanlar bir ideolojik arka planla harekete geçtiyse, bu tarihsel bir utancın adı olur. Böyle bir şey hissettiğimde tavrımız net olur, hep olduğu gibi.

Ancak şu aşamada öyle bir işaret görmüyorum. Dilerim süreç en kısa sürede biter ve Sadri Şener de rahatlar

“SEVDUĞUNİ ALAMAYSAN ALDUĞUNİ SEVECESUN”.

Kaderini Sev!

İlk gençliğimde tanıdım Nietzsche dedeyi. Yüz ifadesinde farklı şeyler vardı, hissediyor ama çözemiyordum. Diğerlerine benzemiyordu. Konsolos bir baba ile piyanist bir annenin çocuğu olmadığım için hayata 3-0 önde başlayanlardan da değildim, haliyle. Öyle her istediğim kitabı okuyamadığımı ve sevimli ihtiyarı kıyaslayacağım çok fazla örneğin olmadığını belirtelim de, yanlış anlama da olmasın.

Lise yıllarımda Nietzsche’nin yüzündeki ifadenin şifresini bulmuştum. Adam hüzünlüydü, tarif edemediği bir acısı varmış gibi hüzünlü. Ama o kadar, oradan ileriye de gidemedim.

Sonrasında sol sosyalist düşünce ve dünya klasikleri ile tanıştım ve Nietzsche kişisel gündemimin arka sıralarına ötelendi, doğal seleksiyon…Ama bağımız hiç kopmadı.

İki hafta önce Kadıköy’e indik evlatla. Kuzey’in mandolin teli bozulmuştu ve o sorunu çözmemiz gerekiyordu. Uğradık, hallettik, sonra da gittiğimiz iş yerine çok yakın olan Nazım Kültür Merkezi’ne daldık. Bilmeyenler için şu kadarını söyleyelim; burada ideolojik bir baskıyı asla hissetmezsiniz ve enfes bahçesi ve makul fiyatlarıyla mutlu olursunuz

Kuzey’i Deniz’lerin emperyalist finocukları denize döktükleri anı dondurmuş fotonun altındaki masaya denk gelecek şekilde oturttum ve onu bilgisayar oyunuyla baş başa bıraktım. Ben ne yapacaktım, cebimdeki son Sait Faik öyküsü de bitmişti.

Merkez içindeki kitapçıya uğradım ve NİETZSCHE’yi anlatan resimli bir roman gördüm. Alıp okumaya başladım. Her sayfasında yeniden keşfederek, daha çok severek, üzülerek, dalgalanarak.

“Her şey kader ve gerekliliktir. HİÇBİR ŞEYİ KENDİMİZ SEÇMİYORUZ. Oluş; saf bir masumiyet halidir, çocuk gibi. O andan itibaren her yanımız kurgularla çevrilir. Erdem kurgusu, adalet ve insan sevgisi kurguları ahlak uydurması. Zira bizler iyiliğin ve kötülüğün ötesindeyiz” diyordu FN.

Çocuklara yönelik gözü yaşlı sevgimin masumiyet özlemi mi yoksa karşı konulmaz bir masumiyet istenci mi olduğu sorusuna hala yanıt bulamadım. Ama içimde dolanıp duran birbirinden görece ayrı ama bir bütünün parçası hissini de veren kelimelerden bir cümle çıkarabilmiştim işte, orada Nazım Kültür’de, dede ile ilk tanışmamdan tam 30 yıl sonra hem de. İnsanın tek kurtuluşu masumiyettir! Ve biz o masumiyeti çocuklardan başka hiçbir yerde bulamıyoruz, kötüsü, bulamayacağımızı da biliyoruz.

Sağdan soldan vuruyordu;

“Amor Fati ; yani kaderini sev. Mutluluğun formülü budur. En azından mutsuzluğu engellemenin yoludur, en yüksek bilgeliktir”

Karadenizli ninelerin, dedelerin, büyüklerin bir aforizması vardır, özellikle sevip de alamayan gençlere;

“SEVDUĞUNİ ALAMAYSAN ALDUĞUNİ SEVECESUN”.         

İşte bu dahi Alman da 100 yıl önce aynı şeyi söylemiş meğer. Nihilizmin efendisi kaderinizi sevin, başka şansınız yok diyor ve bunu söylerken de dinleri reddettiği duruşundan zerre tavizi yok.

AMOR FATİ dostlar, Nihilizmin her şeyi NİETZSCHE boş konuşuyor herhalde. En azından mutsuzluk ırmağına bir duvar çekilir, başka çaresi kalmadığını düşünen denesin..

PİRİ ABİ

Bizim Piri dayımızdı o, pederimiz Hacı Seyfi’nin de Bami’si, devletin ise Mehmet Nuri Kınalı’sı. Mekanı cennet olsun

Kim bilir Garifta’dan Kaşıkçı’ya, Araklı’ya, Sürmene’ye kaç kez yürüyerek inmiştin Piri abi, kim bilir biz çocukları sevindirmek için cebinde taşıdığın sarı kurabiyelerden kaç çuval sığdırdın ömrüne…

Biz çocukları her gördüğünde o iri gözlerindeki sevincin ırmağı belli ki o koca yüreğinden beslenirdi, nasıl hasretle sevgiyle öperdin yanaklarımızdan, nasıl çocuklaşırdın , çelik çomağa karışır, nasıl da kahkahalar bırakırdın Zavzaga göklerine.

Hiç bilemedik yalnız Garifta gecelerinde ocağın başında hangi düşleri, düş kırıklıklarını sevinç ve üzgülerini yaşadığını.

Hey gidinin Zavzaga’sı, bir bilsen ne kaybettiğini

Mekanın cennet olsun Piri Dayı.

Sait Faik’i Sevmek

Hayatı sevmektir Sait Faik’i sevmek. Hayatın isimsiz kahramanlarını, balıkçı Todori’yi, fırıncı İsmail’i, boyacı Salih’i, temizlikçi kadını, bakkalı, turşucuyu, berberi, şoförü, ayrımsız..

Teknoloji işgaline karşı çaresiz kaldık hepimiz. Çocuklarımızın elinde ya notbuk ya da cep telefonu, işleri güçleri bilgisayar oyunu, sanal dünyada hülyası statik gezinimler

Şu cümlesini misal Abasıyanık’ın, çocuklarımıza okutabilsek, okuyabilsek..

“Ölesiye yalnız, ölesiye mesudum.İçim kalabalık çekiyor. İnsanlar çekiyor. Çocuklar istiyorum: haşarı, sarışın, esmer, edepsiz….

Her şeyin fakir elbiseleri gibi lime lime, nem almış sıvalar gibi parça parça döküldüğü zaman, yalnız sen varsın İnsan. Yalnoz sen varsın. Yalnızlığımın, ihtiyarlığımın, sevimliliğimin, egoizmimin ortasında daha dünn şehvetle sarıldığım, kokusundan hazzettiğim; yıldızları, yandan çarklıyı, derin suları, heykelleri, gotik bibaları, ağaçlık tenha yolları, pek sevdiğim yeşil yeşil kırmızı kırmızı turuncu turuncu yanan işaret fenerlerini geride bırakıp, sana, yalnız sana aşığım insan”

Sevmek emek istiyor

Trabzonspor’da Çalışanlarda Aranan Nitelikler Nelerdir?

TrabzonsporAŞ’de çalışan, ayrılan, tekrar dönen, hiç dönemeyen, bileti kesilen ve sair çok çeşitli bir cv zenginliği yaşanıyor.

Tarihe kayıt düşmek için şu anda TS’den maaş alan CV’ lerden aklıma gelenleri sıralıyorum.

1-Tarihin en büyük şikesinde şike çetesinden birinin avukatı

2-Tarihin en büyük şikesi için “şike yapılmış TS’nin kupası, emeği, hakkı çalınmış” diyemeyen iletişim sorumlusu

3-Tekme tokat hakaretamiz kovulduktan kısa süre sonra yeniden işe alınan Gn. Md

4-Önceki yönetimin sırlarını ifşa eden çalışan

5-Şikeyi unutturmaya çalışan Kurumsal dergi

6-Şikeci ekipten transfer TS Clup Müdürleri

İlk anda aklıma gelenler bunlar. Galatasaray Genel Kurul Üyesi CEO’yu yazmadım, zira kendisi tek kuruş para almadan gönüllü bir hizmet veriyor, kendisini eleştirmek en hafif tanımlamayla haksızlık olur.

Tablo bu. Kulübün en kritik birimlerinde şikeci avukatı, şikeciye şikeci diyemeyen iletişim sorumlusu, şikeciye gönül vermiş profesyonellere teslim edilmiş TS Clup, onursuzca kovulup geri alınan Genel Müdürler, çalışanlar.. Sayın İHO’na soralım o halde; Sadri Şener Levent Bıçakçı’ya maaş veriyor diye eleştiriyordunuz, farkınız ne?

Sayın Başkan İHO bu kararların kaçını kendi verdi, kaçı dayatıldı, kaçı yönetim kurulu kararıyla alındı bilmiyorum. Bildiğim şu; şike sürecinde dik duracağı umuduyla kendimizi avuttuğumuz İHO, na kontrolü tamamen kaybetmiş ya da kontrol zaten hiç kendisinde değilmiş izlenimi veriyor. Keza, Yönetim Kurulu üyesi olduğu Trabzonspor’un menfaatinden çok kendi tekstil dükkanının menfaatine odaklı kişilerle zaten Trabzonspor’u değil İdmanyurdu’nu bile yönetemezsiniz

Mustafa Yumlu Zeki Yavru

Zeki Yavru’nun değilse de , formda bir Mustafa Yumlu’nun Trabzonspor’un il 11’inde oynayabileceği fikrindeyim. Keza Zeki Yavru’nun da ilk 18’de şans bulabileceğini ve alt yapının temsilcisi olarak zaman zaman kısa süreler alabileceğini düşünürdüm. Bu düşüncemin nedeni de, futbol bilgisine güvendiğim efsane oyunculardan biridir.

Ben de şike sürecinde futboldan soğuyanlardanım. Ama benim soğuma nedenim şike ve ahkalsızlık cephesi değil, Trabzon şehrinin kendi davasına ihanet edercesine kayıtsızlığı ve günlük çıkarların peşine takılma düşüklüğüdür. Bu nedenle olsa gerek son 4×4’lük maçı da canlı olarak izlemedim, evlatla vakit geçirmeyi yeğledim. Yani bu iki oyuncunun saha içi performanslarından habersizdim.

Yönetimin kadro dışı kararını duyunca da bunun performansa dayalı bir tasarruf olamayacağını düşündüm.  Gerekçeyi duyuran açıklama beni tatmin etmemiş olsa da çok şaşırtıcı da gelmedi.

Kadro dışı kararı sonrası “sığderin Trabzon” kanadından gelen açıklamaları okuyunca, yönetime hak vermedim desem yalan olur. Zira, sığderin Trabzon’un bugüne kadar şehir ve marka kaygısını, kişisel ya da zümresel kaygılarının önüne koyduğuna ben şahsen tanık olamadım, yaşım geçmiş sayılmaz belki kalan ömrümde bu da olur. Her taraftan yönetime saldırı başladı. Hoş yönetim içinde öyle isimler var ki başkalarının eleştirilerine lüzum yoki belli ki akım demek isterken lokum demiş.

Trabzonspor’da oynamak için kafakağıdı yeterli olamaz. Portekizli Bosingwa’nın doğduğu yer de kimsenin umrunda değil, zira sahada bunların hiç bir hükmü yoktur ve Portekizlinin farkettiği bu gerçekliği Trabzonsporlu oyuncuların da kavramaktan başka şansları yoktur. Yumlu ve Yavru’nun yapması gereken işlerine sahip çıkmak ve sadece futbola odaklanmalıdır.

Levent Özdilek’te Trabzon Döneri

Biz gurbet elde hergün Trabzon’u yaşayanlar için memleketin kokusu nereden gelirse başlarımız oraya döner. Levent’te yeni açılan Özdilek AVM’nin içinde “Sebat” adında bir yer açıldığını duyunca ilk fırsatta gittim.

Şirinevler’deki Sebat’ın lezzetini tadanlar mesajı almıştır. Trabzon kokan yiyeceklerle hemhal olmak isterseniz , arada bana da bahebr vererek tabi, levent Sebat sizleri bekliyor

Ben Vursam Kendimi Vuracaktım

Çağa damga vuran şairlerden bir şairdi Attila İlhan. Kimsenin hükmetmesine izin vermediği aklı ve vicdanından süzüp onlarca eser verdi, kendi toplumuna yabancılaşmadan üstelik.

Ahmet Kaya ile pek çok şiiri hayatın içine karıştı İlhan’ın. Galata Köprüsü’nde bir oltanın ucundaydı, bir akşam üstü yorgununun elindeki filede evlada sunulacak bir çikolata..

Güleryüzlü çocuklar süsledi düşlerini. Altrüist bir varoluş şiiri gibiydi yaşamları. İkisi de ayrıldı aramızdan, biri sırasınca ama yine de erken, diğeri haince sürüklenerek karanlığa..

Lamia gibi “Mai ve Siyah” bir piyanosu olmadı Ahmet Kaya’nın. Yoksul bir anadolu çocuğuydu. “Rica ederim”i ilk duyduğunda hiddetlenip karşısındakine “ben de sana rica ederim” naiflğinde hem..

Ahmet Kaya bundan 57 yıl once bir Ekim gününde Malatya’da doğdu, 57. Yaşında Ertuğrul Özkök önderliğindeki faşist cephenin karalamalarıyla sürüklendiği karanlıktan bir daha çıkamadı.

“Meğer aşk imiş her ne var alemde” diyen Fuzuli’yi sahi hangimiz ne kadar anladık!