Seni kalbimize gömdük…

30 Kasım ‘ı 1 Aralık’a devreden yaprağındayız takvimin, duvar saati hanidir 12’yi devirmiş…

1969 yılının 1 Aralıķ günü bir bebek doğdu Üsküdar Zeynep Kamil’de. Bu yüzden göbek adı Zeynep’ti.
Cam işçisi Dursun ile ev hanımı Seher’in kızı olarak kaydı düştü nüfus kütüğüne…

Çok güzel bir bebekti, ay yüzlü, güleç..Istanbul’un kenar mahallelerinde büyüdü. O mahallelerin okullarını hep birincilikle bitirmesi herkesi şaşırtırdı, çünkü erkek-kız farketmez sokaktaki tüm oyunların değişmeziydi, ne zaman ders çalışıyor bu kız derdi herkes…Zekiydi..

Ilk İdeali gazeteci olmaktı, bu yüzden ilk tercihi olarak Istanbul Universitesi Basın Yayın Yüksekokulu’nu yazdı ve kazandı bu okulu. Okulun son sınıfının ilk yarısında birdenbire karar değiştirdi ve 4 yıla yakın egitimi silip atarak Siyaset okumayı seçti.  Devrimciydi..

Okulları araştırıp Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi Ve Uluslararası Ilişkiler Bölümünde karar kıldı ve 1.5 ay boyunca Üniversite kütüphanesinden sadece yemek saatlerinde ayrıldı. Sinav sonuçları açıklandığında Boğazici Univ. Siyaset Bilimi Ve U.A ilişkiler öğrencisiydi. Kararlıydı…

Bilenler bilir, düz liseden gelen her öğrenci  1 yıl hazırlık okur,  o okumadı; muafiyet sınavına giren ve  çoğu başarısız olan ve ağırlıkla özel okullu yüzlerce öğrenci arasında düz lise mezunu sadece 1 kişi muafiyet kazandı; oydu…

Bogazici”nde her öğrencinin ancak belli kredi ve sayıda ders almasına izin verilir, öğrencinin daha fazlasının altında ezileceği öngörüsüdür bu uygulamanın nedeni. Ama bir yanıyla hep isyankar olan O’nun için değildi bu kural. Hiç kimsenin yapmadığını yapıp normalin 2 katına yakın kredi kullanarak 5 yıllık okulu 3.5 yılda bitirdi. Fazla ders aldığı bir şekilde açığa çıktığında ceza almamasının bir nedeni kendisini çok seven Prof. Dr. Deniz Gökçe’nin çabaları ise, tüm derslerdeki çok yüksek not ortalaması da etkin olmuştu. Sıradışıydı.

Mezuniyet sonrası yine düş kırıklığı yaşayınca, yeminli mali müşavir olmaya karar vermiş ve ilk adım olan mali müşavirlik sınavını da, şaşırtan ve kıskandıran bir performansla daha ilk sınavda halletmişti. Yabancıydı..
****

Ben Trabzon’dan kalkıp İstanbul’a gazeteci olmaya gelmiş bir genç adam, saçları kıvrım, yüreği devrim aşkı ve sevgiyle dolu. Okulun ilk günlerinde yurt olanağı olmadığı için kah Beykoz’da Avni’lerde kah da eski Galata köprüsünün altında sabahlayan bir idealist..

Bir Ekim sabahı, yağmur tanıdık notalar vurur ve ben o kaydelerle mutlu mesut Eczacılık Fakültesinin önünden Basın Yayın’ a doğru sakin adım yürürken  sırılsıklam, arkamdan gelen şemsiyeli iki kişi, biri Trakyalı Hamiyet diğeri O’ydu, “Selo gel sen de şemsiyenin altına her tarafın ıslanmış” diyerek aralarını açtılar, ” ya deli misiniz siz, bu yağmurdan kaçılır mı, siz koşun birazdan kantinde buluşuruz”

Kantinde bana dedi ki, “şemsiyeli olan da bizdik, koşan da . Bu işte bir yanlışlık olmalı”

“Evet” demişim, “yağmurdan kaçmak!”

Sonradan söylediğine göre bu sözümle yüreğinin aniden ısındığını hissetmiş..
****

Sevgili olduk sonra. Ben onun sevgisiyle ruhumu terbiye ettim, sonsuz tevazusu ve derinliği  şu hayata dair neler öğretmedi ki..Birgün elinde ‘yüz yıllık yalnızlık’la çıkageldi misal, “gercek hayatı büyülü gerçeklikle anlatmış gabo, hemen okumalısın”, daha hiç birimiz duymamışız bile…

Devrimci arkadaşlarımda arayıp da bulamadığım adalet duygusu ondaydı, analitik düşünme doğallığını kendisi de farkında olmadan metodolojiye dönüştürmüş bilge duruşu onda…

Bir gün kızlı -erkekli bir futbol maçımızda uçarak attığı kafa golünün namı yazar Nihat Genç’ e kadar ulaşmıştı.

Yazdığım  şeylerin inanılmaz olmadığını, olsa olsa pozitif ayrımcılıkla abartıya kaçtığımı düşünenler olacaktır. Hiç abartmadım, aksine hatırlamadığım eksik bıraktığım çok şey vardır, yüreğim kederli…

Birgü birlikte otururken birden “sayısal lotoda şu rakamlar gelecek , ama oynarsan gelmeyebilir” dedi. 1 saat filan vardı, kadir bile inanmaz, gitmek zor geldi ama  (2-4-5-7-25-47) o hafta bu rakamlar geldi.  Cekiliş sonrası üzüntümü görünce ” çok üzülmene gerek yok, aynı rakamlar bir kez daha gelecek ama ne zaman bilmiyorum” dedi. O gün bugün aklıma geldikçe yoklarım.

Karımdı…

2 Ocak 2015 günü sabaha karşı aniden çekti gitti aramızdan. Resmi ölüm nedeni kalp krizi. Sorunluydu biraz kalbimiz…

1 Aralık 1969′ da doğmuştu Gülay Erguvan…Oğlumun annesiydi…

O şimdi bir mezarlıkta sonsuzluk uykusunda.

Ben bir karanlık mağara gibi hissederken hayatı, kuyu dibindeki taş gibi yalnız yaşarken geçkin, yanımda ritimle nefes alıp veren biri.
Yanımda uyuyan emanetin oğlumuz…

Kutsal kavramının bile anlatmaya yetmediği  Kuzey’imiz.

Kimi geceler uykusundan uyanıp,  el yordamıyla seni ararken, mahmur bakışlarıyla beni, babasını görüp teselli olan oğlumla ben seni toprağa değil kalbimize gömdük.

Bilsen birbirirmizden saklı döktüğümüz göz yaşlarını, görebilsen, acaba kalkıp gelir miydin dayanamayıp…

Meğer hayat içten içe yanıp kavrulurken annesiz bir yavruya sımsıkı sarılmakmış

Reklamlar

Sabahın dördü

Birden kaktı yatağın içinde oturdu, sıkça yaptığı gibi. Gözleri açık ama beni henüz algılamış değil . “Ne oldu evlat, bak ben buradayım, birlikteyiz” sözümün karşılığı yok henüz, muhtemeldir ki içinde gezindiği düşsel evrenin göze batmayan figürlerinden biriyim o an…Kısa süre sonra hep yaptığı gibi elimi alıp beline sardı ve uykusuna kaldığı yerden devam etti, öte yanım, parçam, heryanım, hepyanım…

Uykum bir saçak altı sığıntısı yavru kedi ürkekliği ile aydınlığın dehlizine kaçtı. Neylersin, Aziz Nesin’in koca şair Nazım Hikmet’i olanca yalınlığı ve insancıllığıyla anlattığı ‘Türkiye Şarkısı Nazım’a attım kendimi. Nazım takma diş kullanırmış meğer, kompile, çok mu önemli sanki diyenler olur, evet değil elbet, lakin her yeni şey içinde kendince bir heyecan saklar, ve biz bilgiye doymaz neslin kendine yabancıları.

Kundaktayken bırakıp kaçtığı oğlu Memet ve annesi Münevver’le yıllar sonra Varşova’da bir akşam aynı otelde buluşurlar ve Nazım’ın aynı otelde ve aynı gece kaldığını öğrenen Münevver Andaç, kendisini değil ama oğlu Memed’i aramayışı nedeniyle öfke duyar Nazım’a, ama gerçek başkadır; dostları kısa süre önce enfarktüs geçiren bu yaralı koca yüreğe bunca sevinçli bir  haberi alıştıra alıştıra vermenin tedbirindedir. Sonra buluşurlar baba-oğul, ama anlaşılması imkansız bir mesafe vardır aralarında ve bu mesafeyi kimin koyduğunu o an  hiç kimse bilemez. (tabiki, ve maalesef annesi Münevver) Öyle bir mesafedir ki bu, babasının 63 Haziran’ındaki ölümünden bu yana, yani 53 yıldır da kapan-a-madı, Memet Fuat babası için tek bir güzel cümle kurmadı. Ah çiçeklemiş Memet’in yüreğini, tohumlayan kim, hangi hasretler, hangi türleri babasızlığın, o küçük yürekte hangi iç geçirişlerin temizlenemeyen tortuları…Attım kitabı

Facede mesajlarım varmış, Ibrahim Ertürk gelmiş Almanya’dan. Trabzonspor Baskanı IHO henüz kendinin ipliğini takım ve camianın iflas ilamını bitpazarına düşürmediği günlerde kendisine Avrupa Temsilciliği için önerdiğim temiz futbol şövalyesi, çalıştığım kuruma ziyaretime gelmişliği de var. Bu kez ne aradı ne sordu neden acaba diye düşünürken, fotoğraflarını gördüm sonra, sonra bir iç ezginliği, vazgeçiş sorgulardan…Ki, “IHO telde hakaret etti bana” dediğindeki tepkimi IHO’dan başka kimse bilmez, bilmesin de zaten. iyilik olsun ya da koruma içgüdüsüyle değil, ilkeler dünyasında kalma çabası, değer mi bilmiyorum artık.

Tahir Elçi’nin katledilişine dair onlarca senaryo, cahilane sefilane önkabuller. Elçi’nin Hrant gibi yürek yaralayan son fotoğrafı.
Toplum vicdanını tam ortadan ikiye bölmüş. Olay ne olursa olsun, ya beyaz ya da siyahın mahkumu. İşimiz gereği görüntüleri kare kare, ki saniyede 24 kare gecer, izledik. Ne polislerin ne de o sokağa dalan ve birkaç saniye önce 2 polisi öldürenlerin silahının Tahir Elçi’ yi hedef aldığına dair tek bir emare göremedik, ama sosyal medya trolleri, ideolojisine tutsak ‘özgürlük savaşçıları’  ya da her renkten troller, kendi şablonlarına uygun  tiradları uzman görüşü kıvamında servise başladılar, direk akla hakaret, vicdana işkence.

Bu ülke yaşanılır olmaktan çıktıysa bunun sorumlusu halk değil, halka önderlik iddiasındaki sözümona ‘entellektüel’ kitlenin düşünsel faşizmi, eylemsel kısır döngüsü ve kişisel saplanmışlığı kutsayışıdır, umut var mı peki derseniz; her zaman…

Tahir Elçi gibilerin kaybı, bu toprakların kaybıdır. Yağmurun, karın , boranın; aşkın, kardeşliğin, sevginin; ille de sevginin…

Kuzey uyuyor hanidir. Milyonlarca evlat gibi…Tahir Elçi’leri yaşatamadan Kuzey’lere yaşanılır bir dünya bırakamayız. Annay misunuz uşaklar..
Neyseki mısır unumuz var hala!

“Fırtına poyrazdan değil yüreğumdendur uşaklar”

Volkan Konak’ın “ÇIKIŞ” aradığı yıllarda ben de İstanbul medyasının “taze” muhabirlerinden biriydim. Aynı kuşağa ait olmanın da etkisiyle birlikte büyüdük denebilir. Sonra Volkan Konak aşırı büyüyünce ben küçük kaldım, haliyle..

Bir alt kültür ya da azınlık psikolojisi dayanışmasıyla Konak’a o kadar yoğunlaştık ki, yetiştiğimiz şehrin kültürüyle harmanlanmış nice evrensel tınıların sözlerin şarkıların ustası olan pek çoklarını ıskaladık. İşte o ıskalananlar içinde en önemlilerden biri oldu Fuat Saka. Üstelik Volkan Konak gibi köyden gelen biri değil, bizim semtin çocuğuydu, daha doğrusu abisi..

Hayatın yükleri kimi zaman, ve genellikle de hiç beklenmedik anlarda olanca ağırlığıyla hissettirir kendini. Her şeyi herkesle paylaşamazsın, içten yanmalı motor gibi yanar durur, kavrulur savrulursun ruhun kuytularında.

Her şeye rağmen şanslı biriysen, sen savrulurken yağmur karışır göz yaşlarına, evlata ağlarken yakalanma zorunu atlatmak gibi bir teselli düşer payına, sonra da bir Fuat Saka sesi dolar çatı katında açık unutulmuş televizyon camından

“Fırtına poyrazdan değil yüreğumdendur uşaklar”