Bir Ömür Yetmez ki…(arşiv – 7-8 yıl oluyor)

Hayat çok zaman düş kırıklıklarıyla dolar içimize, taşar…Dışardan bakıldığında en sert rüzgar bile  “kayadan alsa alsa toz alır” fotoğrafı verdiğiniz bile olur da, içinizdeki fırtınalardan kimse haber alamaz, bazen kendiniz bile…

Poyrazınız vurur yüreğinize, Yıldızınız zorlar durur kapılarını ruhunuzun, sonra sert bir Karayel çarpmış gibi ciğerinize, nefesiniz tutulur da, anlatamazsınız. Hamurunuz öyle sert rüzgarlarla yoğrulmuştur ki, güney rüzgarlarının, meltemin, kıblenin, keşişlemenin hiç faydası olmaz, savrulursunuz…
“Keşke” dememeye ayarlanmış bir geçmişten geliyor olmanın ağırlığı ezer durur sizi.
Merhameti günlük yaşamına katmış; yemeğine tuz, çayına şeker, karalahanaya içyağı doğallığında içselleştirmiş bir annenin, çocuk ruhuna tuğla tuğla, ekmek ekmek, tebessüm tebessüm vicdan inşa ettiği, yaşadığın çağla ve beşerle bu vicdanı bir türlü örtüştürememenin verdiği hüznü anlatmanın bir yolu var mı!

Çok fazla konser veriyormuş Volkan Konak,

sürekli karavan seyahati, uçaktan koktuğundan değil, pilotların bir kısmını gözü tutmamış!
Maçka’dan ayrılmadan önce tüm Maçka’lıları bir yemekte , dinletide buluşturdu. Maçkasız olduğum için beni çağırmamış, başka bir konu nedeniyle konuşunca utandı yakalanmış gibi. ısrar etti, Hamza Mısır’ın ısrarı da üstüne gelince kıramadık gittik.
Giderken Esiroğlu yakınlarında Hamza hoca trafikteki kazalardan söz etti, Maçka-Trabzon yolunun berbatlığından, derken, önümüzde seyreden bir araç birden sağa mı gireyim sola mı döneyim derken bizi yoldan dışarı attı, çarpmadık, dereye de uçmadık, şaka gibiydi.
Volkan benim meşhur tembelliğim nedeniyle Maçka’ya gitmeyeceğimi bildiği için ya da önemsemediği için beni, mümkün bu da, yer ayırma gereği duymamış, ama Hamza Mısır’ın ricasını kıramayacağımı da hesaba katmamış. Kitleyiyi bulmuş. coşmuş. Bana bir liste gösterecekti bir kaç yıl sonra, işte o coşkunun aynısı:)

Bir yer gösterdi birileri, bir masanın kenarı, Can Yücel babaya bin selam bu arada…Kenarları sevmediğimden değil, oldubittiye gelemediğimden, oturmadım haliyle, elime alıp bir mısır ekmeği teras kısmında temiz havanın tadını çıkardım, Mahmut geldi sonra “gülsene , seni somurtuk görmeye alışkın değilim oğlum” dedi, “ciddi misin” dedim, ekledim; “burayla ilgisi yok, işiniz başınızdan apaşkın, derindedir derdimiz” dedim, ” e içelim o zaman” dedi, “içelim ama benim ki susuz olsun, Atatürk gibi içmeli içince”

Çok kalmadık, Volkan yeni başlamıştı baragasa, yolda aracın radyosuna bir şarkı takıldı Müslüm Gürses’ten, Hamza hocam farkında değil şerkının, ama ben düşmüşüm çiçek sepetinin içine, Maçka’nın yamaçlarında bir zifir, ortasından çağılca bir türkü Maçka Deresi. Sosyetenin günah çiçeği Müslüm Gürses’ten kaseti teypte”bir ömür yetmez ki sana doymaya”, “korkma ölmezsin daha çok sevdin diye”, “Ayin gibi bu aşk, ayin gibi bu ayrılık”

Murathan Mungan şiirlerinin Müslüm Gürses yorumuymuş albüm. “Korkarsan hayattan sen de yetmezsinki”

Dere boyu yol alıyorsanız, boğulmak da geceye dahildi, boğulduk…

Reklamlar

(arşiv – 2009)Ankara (Unsal Oskay) Frankfurt (Keşanlı Ali) ve Atatürk Bulvarı

Ünsal Oskay öldü.

Derslerimize gelirdi İletişim Fakültesi’nde. İstanbul’da. Takım elbisesi içinde gömleğin üstüne giydiği kahverengi hırkasıyla , bir Anadolu beyefendisi fotoğrafı bırakmıştı belleğime. Sonradan çok daha yakın buldum, neredeyse tüm arkadaşlarım gibi.

Vosvos’u vardı, “sanayide oynanmış” havası veren, vespa motosikleti bir de, üç karısı olmuştu hocamızın, bir de kedisi, ama yine de yalnız öldü, herkes gibi…

Yıkanmak istemeyen çocuklar olalım isimli “öğretisi” o kadar güzeldi ki, hocamızı ilk gördüğümde ellerinden öpmüştüm.

Kitle İletişimi kavramını hayatımıza sokan oydu. İktidar edenlerin elinde nasıl ideolojik aygıtlara dönüştüğünü öğretti herkese. Ve özgür düşüncenin ve “bilen insanın” ne kadar değerli olduğunu, acıyı da hüznü de nasıl “sahici”  yaşadığının yol göstericisi oldu, kimseyi kırmadan, dökmeden, ötekileştirmeden yaptı bunu, ve bir Ekim günü çekti gitti aramızdan. Işığını bıraktı bize, hoş görüsünü ve sonsuz sevgisini. Nurlar içinde yat hocam…

Ankara’da büyük yazar Nihat Genç’le birlikte Atatürk Bulvarı’nı adımlıyor olmanın hazzı elbette anlatılası değil, yaşamak gerek. Her 3 adımda bir, birilerinin Genç’i durdurarak hasbıhal etmeleri, yanında bulunan ben kulunuzun “lan şimdi ne yapsam, en iyisi birkaç adım uzaklaşmak” iç sesleriyle çaresizleştiği, ama bir yandan da insanlara “gördüğünüz gibi Nihat Genç bizim ahbabımız, dolayısıyla biz de biraz farklıyız yani” rüzgarına kapılmamak için zorlandığımız günler geldi aklıma.

Sonra Nihat Genç’in 21 Ekim tarihli Leman dergisindeki Ünsal Oskay yazısını okudum. Nihat Genç daha bir büyüdü gözümde, Atatürk Bulvarı Uzun Sokak’a dönüştü, haz içimize sığmaz oldu. Ünsal Oskay hocamız meğer ne kadar da güzelleşirmiş Nihat Genç cümlelerinde, ve bizler ne kadar küçülürüz, yaşarken bilemediğimiz kıymetlerimizin önünde…

***

Çarşamba (28 Ekim) Ankara’dayım, kaç gün kalırım belirsiz, malum Ankara’nın havası çok değişken. Bazen ruhunu üşütür bozkır, bazen odana dolan bin çiçek kokusuyla bahar gelir, apansız..

Sonra Frankfurt yolundayım, Keşanlı Ali’nin otelinde kalıp birkaç gün, Goethe Enstitüsü’nde ruhumu ortaya koyup şeytanla pazarlığa oturacağım. Çok zorlu bir maç olacağı kesin ama puansız dönmeyeceğime eminim! Kalecim iyi!

Frankfurt’ta “görülmesi gereken yer” önerisi olanlardan haber bekliyorum, Ankara için böyle bir beklenti içinde olamayacak kadar öğrendim bozkırı…

***

Bursaspor’daki “iyi” şeyleri görmezden gelmek futbola ve o koca şehre haksızlık olur. Ertuğrul Sağlam önderliğindeki bu çıkışa herkes alkış tutmalı, Sağlam gibi “düzgün” bir adamın tek şanssızlığı başkanının İbrahim Yazıcı olması.

Bildiğimiz şu; Trabzon dışında oligarşiyi zorlayacak ilk takım Bursa’dır.  Yeter ki kendi gerçekleriyle çelişmesin ve içten bölünme yaşamasınlar.

***
Fenerbahçe – Galatasaray derbimsisi için birşeyler yazmak gerek şimdi, di mi ama? Yazalım;
Dünyanın ruhundan en çok kopmuş oyunu!

Eskiden Şehzadebaşı sinemalarının tanıtımının yapan seyyar arabalar şöyle bağırırdı;

“Kan, irin, gözyaşı, aşk, nefret, şike, seks, iffet, namus bu sinemadaa”

Türk futbolunun rekabet düzeyi, Şehzadebaşı sinemalarının seks filmleri furyası düzeyini aşamıyor, aşamaz…Bu  kumaştan başka elbise çıkmaz.

***

 

İsmet Özel – “Küçük İbo Neden Trabzonsporlu?”

İsmet özel 97 de yazmış…öz evlat söz evlat, meşruiyet zeminini kaybetmiş yasal zırhlara sığıntı aç gözlülük ve bir sehrin, tüm değerleriyle yağmalanışına anlık tepkilerle direnme refleksinde tatmin arayan öbeklesmis kalabalıklar topluluğu

****

Küçük İbo’nun Trabzonspor taraftarı oluşunu, onun arabesk söylemeyi terk etmeyeceğine ve Türkçe’yi Urfa şivesiyle konuşmaktan vazgeçmeyeceğine dair beyanlarından ayrı değerlendirmek anlamsızdır.

Anlam Türkiye topraklarında binlerce yıl süresince oluşmuş ortodoksinin (sünnî tavrın) hayat belirtilerinde gizlidir. Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde toplumun yüksek tabakasına iktidar bahşeden kültürel eksantrik eklektizm karşısında otantik inisiyatifte ısrar bugün Küçük İbo’nun şahsında bir dışa vurma biçimi arıyor.

Trabzonspor taşralı olmaktan gelen ezikliğin, merkez karşı¬sında ikinci derecede veya gölgede bırakılmış olmaktan sıyrılmak isteyen kompleksli yaranma tutumunun değil, otantik inisiyatifin sembolüdür.

Trabzonspor’la birlikte desteklenen şey ihmale uğramışların başarıya olan özlemleri değil, kendilerinde cevher bulunduğuna inananların inisiyatifi elden bırakmama kararlılığıdır.

Küçük İbo bunu “Kümeye de düşse (Küme düşse de demek istiyor) sapına kadar Trabzonsporlu” kalacağını söyleyerek dile getiriyor.

Çocukluktan henüz çıkma aşamasında bulunan bir Urfalı’nın Trabzonspor taraftan olmasını tesadüfi bir olay sanmayınız.

Türkiye topraklarında bazı yöreler, bazı vilâyetler var ki bunlar ülke insanlarına özgü kültürel bütünlüğün dinamosu işlevi görür.

Benim tespitlerime göre bunlar: Urfa, Trabzon, Konya, Balıkesir vilâyetleridir. Bu vilâyetler Anadolu topraklarının şimdiye kadar uğradığı sarsıntılar sırasında yeniden derlenip toparlanmayı temin edecek gücün doğmasını beklemektense felâket karşısında kendi gücünü harekete geçirmek üzere duruma derhal el koymanın ruhî kabiliyetini aralıksız hazır bulundurdular.

Bu vilâyetlerin yerli (ve yerlileşmiş) insanları ülke bütünlüğünün değerini kendi bütünlükleriyle eş tuttukları için mahallî özelliklerini kaybettikleri taktirde Türkiye’nin kimlik kaybı hususunda uğrayacağı zararın ne kadar büyük olduğuna dair derin bir bilinç taşıdılar.

Mahallî özelliklerine sahip çıkma (hemşehrilik vs.) bakımından benim yukarıda saydığım dört vilâyeti geride bırakacak bir çok yöre zikredilebilir. Fakat benim andığım vilâyetlerin mahallî özelliklerinin eksenini “otantik inisiyatif” teşkil ediyor. Bu bakımdan Urfa, Trabzon, Konya, Balıkesir vilâyetlerini Türkiye’nin hayırlı bir gelecek arayışında hazır maya saymalıdır.

GÜLTEKİN’İN ANNESİ(Ekim 2013)

Ortaokul arkadaşım Gültekin’le okuduğumuz Maşatlık Ortaokulu’nu “kırarak” limandaki “beyaz taş” dediğimiz yere “güya” yüzmek için gitmiş ve hayatımın en büyük ve belki ilk travmasını kalbime kazımıştım.

Gültekin beyaz taş’tan biraz açılınca kum teknelerinin kum çektiği yerde oluşan “anafora”a kapılmış ve çırpınmaya başlamıştı. Onu kurtarmak için denize atlayan ağabeyler bir yandan beni korumaya alırken bir yandan da Gültekin’i kurtarmaya çalışmış ve içlerinden biri de boğulma tehlikesi yaşamıştı.

Gültekin’i kurtaramadık…

Ondan sonraki ayların benim için nasıl geçtiğini yazarak anlatmak mümkün olur mu bilmiyorum.

Hayat akıp gidiyordu, unutturuyordu en büyük acıyı bile, okudum , adam olmaya çalışıyordum, İstanbul’da gazetecilik yapmaya başladım, ve tam 25 yıl sonra, kimi acıların asla unutulamayacağını paslı bir çiviyle beynime çakan bir sahneye esas oyuncu olarak sürüldüm.

Aytekin’lerin evi Çömlekçi civarındaydı, Maşatlığın, Arafilboy’un limana bakan o daracık sokaklarındaki sarı ya da kiremit rengine boyalı evlerinden biri.

Meydan tarafından Arafil’e gelirken, sağda Gençlerbirliği Spor Kulübü lokali vardır, onu biraz geçince de mağaralara ve okulumuza giden rampa.

Çocukluğumun anılarını takip edercesine Meydan’dan eski okullarıma (ilk ve ortaokullarımız yan yanaydı) yürüyordum, o yokuşu çıkıyordum ağır ağır, aklımda bin bir anı, yukardan yaşlıca bir kadın aşağı doğru yürüyordu , birbirimize yaklaşıyorduk, gözleri bendeydi , neredeyse yan yana geldik ve durdu kadın, gözlerime baktı:

“Ula sen Mekbule (Makbule)’nin gara uşağı değil misun”

“He anacığım oyum”

“Gültekin’le havurdan (yokuşun başını göstererek) yukarıdoğru bile (beraber) çikardunuz, yaşasaydı gene bile gelurdunuz , o da senun kadar büyümüş olurdu”

Gültekin’in annesiydi. O anı tam kavrayabildiğimi söyleyemem, neler söylediğimi de hatırlamıyorum, hatta nasıl vedalaştığımı bile…Ama evlat acısının ne demek olduğunu o Maşatlıkta (Malta taşlı) o an kazıdı ruhuma

Okumaya düşkündüm. Okudukça Dostoyevsky’nin Alyoşa’sından Peyami Safa’nın Merve Safa’sına; Ümit Yaşar’ın Vedat’ından Halit Fahri Ozansoy’un Gavsi’sine; Sheaksper’in Hamnet’inden Abdülhak Hamit’in Hüseyin’ine, Recaizade Mahmut Ekrem’in Nijad’ına kadar pek çok babanın-annenin evlat acısıyla nasıl perişan olduklarını gördüm.

Reşad Ekrem Koçu’nun, Peyami Safa’nın oğlunun Edirnekapı Şehitliğine defnedişini şöyle tasvir etmişti

“Defnedilen sanki Merve Safa değil de Peyami Safa idi”

Peyami Safa da diğerleri gibi bir daha kendini toparlayamadı ve oğlunun ölümünden sonraki hayata sadece 3.5 ay dayanabildi.

Dostoyevsky’nin insan aklını zorlayan kimi zaman da yıkıp geçen cümlelerinin sırrının da, yaşadığı Alyoşa acısının teselli arayışları, ruhun sığınakları olduğuna inandım.

***

Şike süreci herkesin malumu. Ve benim şike sürecindeki tavrım da … 
Kimseyle kişisel bir hesaplaşmaya girmeyecek kadar önemsiyorum hayatı çünkü, aklımın yettiğince herkese karşı sevgi ve adaletle yaklaştım.
Bir haksızlık olduğunu düşündüğümde karşımdaki kişinin rütbesi, sıfatı, gücü vesairesi hiç umurumda olmadı. Hepimiz Dünya’ya eşit koşullarda merhaba derken, herhangi birine “sonradan” edinilmiş sıfatları nedeniyle başka gözle bakmadım.
Tek değişmezim olabildiğimce adil olmak, aynadaki yüzle tolere edilebilir çatışmalar dışında uzlaşı oldu. Elbette kantarla topuz arasında sorunlar çıktığı oldu, ama kalbimi hep korudum, koruyorum. Bu doğru bir şey mi tam kestiremiyorum, ama durumum da bu.
Sayın Aziz Yıldırım’la ilgili pek çok yazı yazdım. 3 Temmuz öncesi kendisi hakkında “iyi” yazılarım da oldu. Kriterim çok basittir zira, iyi gördüğümü alkışlıyor, kötü gördüğümü yeriyordum. Bir ekstram yok, Dünya’nın her tarafında normal olan da budur. Google emmiye zahmet edip girenler herhangi bir önyargım olmadığının belgesi cümlelerime kolayca ulaşabilirler.
Ha 3 Temmuz’u önceden hesap edip planlama yaptığımı düşünen akıllar olacaksa da, onlara da teşekkür ederim.
Dünya’nın her tarafında normal olan şeyler bizim ülkemizde anomaliye dönüşüyorsa bunun sebebi kişiler değil toplumsal yapımızıdır. Aziz Yıldırım’ın kurduğu “korku imparatorluğuna” biat eden pek çok gazeteci, (kimileri bu ilişkilerini “mesleki bir drama” düzeyinden “kişisel bir trajedi” noktasına taşısa da) bu mesleğe zaten az olan güveni iyice dibe çekti. Ben o türden biri olmayacağıma, kişilere ya da kurumlara biat etmeyeceğime, toplumsal yarar şemsiyesi altında, “herkes için adalet” ülküsünden de hiç vazgeçmeden bağımsız kalacağıma Trabzon’dan Kanberoğlu Turizm’in 1 numaralı (ön sıradaki 4 koltuktan biriydi) koltuğuyla Trabzon’a veda ederken yemin etmiştim. 
Fakülte kapısından girdiğimde Hürriyet’in kurucusu Sedat Simavi’nin “kalemini kır ama sakın satma” şiarıyla göz göze gelmiş, tebessüm etmiş, sonra başta Simavi’nin gazetesinde çalışanlar olmak üzere tüm medya’da kalem kırmayla kalp kırmayı birbirinden ayıramamış,  kalem fetişistlerinin yoğunluğu ile boğulduğumu hissetmiştim. İşte o Hürriyet , sayın Mehmet Ali Aydınlar’a yönelik o malum sorumu bile çarpıtarak veriyor, utanmadan.. 

Sayın Aziz Yıldırım, bugün de sportif cezalandırmalarda temelden karşı olduğum “hapis cezası” ile yaklaşık bir yıl tutuklu kaldıktan sonra ceza evinden tahliye oldu ve bir zaman sonra da, Sayın Sadri Şener’in tespitiyle “siz varken Fenerbahçe TV’ye ne lüzum var, hatta onlar sizden daha objektif” dediği bir tvde canlı yayına çıktı. Aziz Yıldırım’ın bu programda sarf ettiği sözleri yinelemeyeceğim, her dinleyişimde biraz daha fazla acımaktan başka bir etkisi olmadı bana. İsteyen Google emmi de o programıbulur ve söylenenleri dinler.

Bir insan çok büyük bir haksızlığa uğradığını düşünebilir, bunda haklı da olabilir hiç önemli değil.

Bir insan tam bir yıl boyunca hayatı demir parmaklıklar ardından izlemenin etkisiyle bir öfke yığınına dönüşebilir, anlaşılır bir öfkedir. Siyasi bir suçlama nedeniyle kısa bir süre yattım,  deliriyordum

Bir insan daha önce iyilik yaptığı bir kişinin ihanetine uğradığını düşünmek gibi, kendini kontrol etmekte zorlanacağı bir insanlık halinin esirine de dönüşebilir. Hepsine eyvallah. İnsanız…

Ama hiçbir insanlık hali, canlı yayında ve milyonlarca insanın izlediği bir programda bir babayı kaybettiği evladı üzerinden vurmayı tolere etmeye yetmez.

Ben bu cümleleri duyduğum günden bu güne (Sanırım 13 Eylül 2012) neredeyse 1 yıldır bu soruyu sormak için bekledim,
keşke benden önce bu soru sorulsaydı da, canlı yayınlandığından bile haberim olmayan bir toplantıda o soruyu sormama lüzum kalmasaydı, bir baba benim sorumla gözyaşlarına boğulmasaydı. 
Ama bu düzeydeki suçlamaların , evlat acısıyla kavrulmuş bir baba yüreğindeki yansımalarını hep merak ettim. Hiç birimiz, hiçbir dil, hiçbir tasvir, bir odada evladının anılarıyla baş başa, bir başına kalmış bir babanın ruhundaki fırtınaları tarif edemez.
Aydınlar’ın, bu alçakça saldırı karşısındaki suskunluğunu da anlayamıyordum. Acaba eden, neden, neden?
Namuslu insanlara düşen, bu alçak düzeydeki öfkeyi modern toplumun argümanlarıyla olması gereken düzeye çekmek için kendi çapınca çaba göstermek , varoluş gerekçelerini kişisel ve toplumsal empati korelasyonu ile diri kılmaktır. Yani konu aslında ne AY dir ne de MAA, konu biziz, hani şu çürüyen toplumumuz, hepimiz…

 

Ben o soruyu;

Başta o yayın sırasında AY’ı konuk eden RD,FA ve GO olmak üzere, bu sözlere değil tepki göstermek, herhangi bir zemin ya da zamanda bu “sorunu” gündeme bile getirmekten imtina eden, korkan, düşünemeyen, önemsemeyen tüm gazetecilere sordum.

Vicdanı olan herhangi biri bu sözleri yok sayamaz. Bu soruyu tam 1 yıl sonra sorabilmemin nedeni, mesleki fikri takiptir ve bulabildiğim ilk fırsatta da sorulması gereken bu vicdani soruyu sordum. 

Sayın MAA’nın bu soruma “ Aziz bey beni o konuda aradı, özür diledi ve üzüntülerini bildirdi” yanıtı vermesi de bir ihtimaldi, vermedi, veremedi, keşke herkes bu yanıtı duyabilseydi ve toplum olarak kazansaydık, hepimiz…

Kimileri “yaw üzerinden 1 yıl geçmiş” şavulluğu, kimileri “yaw tuzak soru” mallığı, kimileri “Yaw Aziz Yıldırım kadar taş düşsün başına” zeka özürlülüğü performansları sergilediler.

Kimseden Dostoyevski ahlakı ya da Hazreti Ömer Adaleti beklemiyoruz .
İstediğimiz, insanlığın evrensel değerleri konusunda asgari bir hassasiyet ve kişilere tapınma yanlışından vazgeçip ilkelere ve ahlaka omuz verme hakkaniyetidir.
Bir babanın evladı üzerinden “vurulması” dünyanın her yerinde ayıp ötesi ayıp ve tarifsiz bir alçaklıktır, ama Türkiye’de böyle değilmiş, isyanım bunadır.
Şikenin yapanın yanına kar kalması için olmadık taklalar atıp kendileriyle birlikte mesleklerini de rezil edenlerin, böylesi bir acımasızlığın ve evlat acısının istismarının da yapanın yanına kar kalmasına sessiz kalarak ortak olmaları şaşılası değil elbette.
Meğer yenilgi, insanlığa değer katan duygular için kendini paralarken, bir çürümüş düzen eliyle linç edilmekmiş. 

Aziz Yıldırım üzerinden Türk sporundaki “pisliğin”temizleneceğini zanneden alıklardan hiç olmadım. Bazı konularda haksızlıklara uğradığını da biliyorum. Sayın Yıldırım, sevincini ve onurunu çaldığı Trabzonsporlu çocuklardan özür dilediği gün benim için de bu mesele kapanacaktır.

Bir yıldır suskun kalan meslektaşlarım, attı mı uçan kuşu vuran stratejisysen ve püriten çakallar.

“Ben insanı, hayatı, ahlakı ve adaleti karşılıksız sevdim, ben sizden değilim…”

Eleştiri Tepki Ve Küfür

Duygusal bir konu olduğu için benim hassasiyetimi, mesleki ve ahlaki sorumluluğumu hiçbir şekilde anlamayıp bana öfke duyup küfredenler oldu. Galiz olanlar hariç hiçbiri için mahkeme yoluna gitme fikrinde değilim.

Ellerine geçirdikleri kimi medya organları üzerinden, genellikle de radyo programları, kendilerince bir dinleyici kitlesine sahip birtakım geri zekalıların da, benim gazeteciliğimi filan sorguladıklarını duydum. Kaçı paralı asker, kaçı araştırma gereği duymadan yorum yapan çapsız hödük, kaçı öfkeyle kendini kontrol edemeyen ama özünde iyi insan bilmiyorum elbette, gereksiz yere günah almak istemem. Ama benim gazeteciliğimi sorgulamak mesleki ya da akademik bir çap gerektirir.

Hakaret içeren cümle kuran bir iki isim varmış, onların da bir gün karşılarına çıkıp aynı cümleleri yüzüme karşı kurmalarını isteyeceğim. Bakalım kaç kuruşluk adamlarmış.

Bir de tek dertleri Trabzonspor ve kupa olan bir grup var, beni  tek dertleri Trabzonspor olan muhabirleri-yazarları ile karıştırıp “ neden ahlak sorusu sordun, kupamızı sorsaydın ya”cılar var.
İçlerinde çok genç yaşta olanlar var onlara sözüm yok. Ama okumuş cahilleri ya da bir şekilde “göze göz” dediğim için kendilerinden bahsettiğim vehmiyle her koşulda bana saldırmayı alışkanlık haline getirenler var.
Ben ahlaki ve ilkesel duruşlarında zafiyet gördüğüm için, kendimce elbet, Trabzonspor’un bu süreçteki iki Başkanı Sadri Şener ve İHO’yla çok da dostane olan ilişkilerini “dondurmuş” bir geçmişle yaşıyorum ve geleceğin yeniden inşası için tek şansımızın yeni bir sportif ve toplumsal ahlak olduğunu biliyorum.
Kupa da kupa, para da para diyenler sözüm sizedir; İhtiyaç kupa değil, Ahlak ve Adalettir ve bu iki kutsal kavram olmadan kupaların bir anlamı olmayacağını artık anlayın.
Ha bir de şunu sormalı Türkiye’nin 4. büyük camiasına ve onu temsil ettiği iddiasındaki entelektüellerine! gazetecilerine;
Sürecin mağdur tarafı olarak bu “tarihi” toplantıda neden hiç biriniz yoktunuz?
 

Cengiz çandar Oportunizmi (Mart 2012)

Bir futbol takımına gönül vermek (!)

Üniversite yıllarımın bildik simalarından biriydi Cengiz Çandar. Devrimcilerle Filistin’de kamplarda eğitim görmüş olmasının bizlerde açtığı bir kredisi vardı, ancak çok kısa sürede bu kredisini tüketmiş, derin bir hayal kırıklığı yaratmıştı.


Ayrıntıya girip boğmaya niyetim yok. Büyük usta Nâzım Hikmet gibi “putları yıkıyoruz” da diyemeyiz, ama çelişkileri afişe etmek gibi mesleki bir sorumluluğumuz da var.


Sıradan bir insan olarak elbette ki C.Ç’nin de bir futbol takımına gönül vermek, ona geçmişi, bugünü ve misyonuyla hiç de örtüşmeyen anlamlar yüklemek, hatta bunu yaparken çok geniş kesimlerin dudaklarında tebessüm çiçekleri açtıran örneklemeler yapmak, 30 yıllık Zülfü Livaneli bestesini/şarkısını tribün bestesi sanmak, hatta daha fazlası, hayatı boyunca çocuklarımıza anlatabileceğimiz güzellikteki hiçbir dönüşüme imza koymayan takımına devrimci anlamlar yüklemek de hakkıdır.


Ve fakat…


Madımak katliamının kurbanlarına yönelik “hastalıklı” yazılardan yıllar sonra, özür dileme ihtiyacı duyduğunda “Kimin provokasyonda payı ne olursa olsun 37 kişinin canını alan böylesi bir kundakçılık olayında siyasi denklem kurmayı değil vicdanın sesini dinlemeliydim” diyor.


Madımak trajedisine hâlâ “katliam” diyemeyen, ancak bir insanlık tesellisi olarak payımıza 18 yıl sonra olsa da özrü bahşeden C.Ç. aslında, Şike-Çete sürecinde de izleyeceği yolun ipuçlarını veriyordu. Demek ki C.Ç’nin esiri olduğu fanatizmi ve duygularının yerini vicdanın alması için asgari 18 yıl gerekiyor.


Ancak aynı C.Ç’nin, 1 Mart Tezkeresi’nin reddi sonrası duyduğu derin öfke ve acı acı gülümseten boyutlara ulaşan ABD yandaşlığı için özür dileyip dilemeyeceğini henüz bilmiyoruz.


Bakın Şike-Çete davası hakkında neler söylemiş, birkaç cümlesini paylaşalım.

“Makyavelizm’in en kestirme tarifi, amaç araçları meşru kılar diye ve bu genellikle etik dışı davranışlar için kullanılan bir terimdir. Amaç temiz toplum temiz futbol diye ilan edildi, dolayısıyla FB’ye yapılan operasyon bu ulvi amaçla yapılmaktadır, gibi sunulunca son derece iğrenç ve aşağılık, medya manipülasyonuna sesini yükselttiğin anda ‘yani sen temiz futbol istemiyor musun’ veya ‘bu ne fanatizm’ diye geri duruyorsun vb.”


Makyavelizm’i aşağılayan C.Ç’nin FB TV’ye verdiği aynı röportajın sonlarına doğru ağzından çıkan şu cümleler, 22 yıllık bir gazeteciyi bile hayretler içinde bırakan bir ruh halinin ifşasıydı aslında.

“Benim başkanım takımı benim istediğim yere götürsün benim beklediğim bu. Köktendinci gibi kökten FB’li olarak ne istediysem verdi. Kiminle oturup kalktığı, kimle ilişkisi var, kimle yemeğe gidiyor tatile gidiyor beni ilgilendirmiyor.”


Anlamayanlar son cümleyi bir daha okusun. Yetkilileri Makyavelist olmakla suçlayan C.Ç, konu FB’nin çıkarlarına hizmet ediyorsa FB Başkanı mafya dahil, şikeciler dahil herkesle ilişki kurabilir diyor? E, mahkeme ve savcılık da tam da bu nedenle dava açmadı mı zaten?


C.Ç’nin objektif olmak gibi bir derdinin olmadığını, Ali Şen’in Trabzon deplasmanından 96’da şampiyonluğu nasıl aldığını itiraf ettiğinde sessiz kalışından da anlamak mümkün. Ali Şen, bir futbolcunun (Aygün diye biriydi sanırım) başına sardığı bir bez parçasıyla şampiyonluğu Trabzon’dan “çaldığını” itiraf ettiğinde, C.Ç. hangi tepkiyi göstermiş, hangi vicdani rahatsızlığı duyup da hangi yazıyı yazmıştı dersiniz? Bildiniz, Hiç!


C.Ç. gibilerin varlığı, aydın sıfatıyla toplumda yer kapatan kimileri nedeniyle ırkçılık kavramının yeniden yeniden tarifini zorunlu kılar.


Aynı röportajın bir yerinde de, “Bedri Baykam’la selamlaşmam bile, ama FB konusunda duygularımız aynıdır, mantık yoktur” buyurmuş. Evet, farkındayız.


Hatta o kadar farkındayız ki, yere göğe koyamadığı Aykut Kocaman’ın, iki gün önce “hayır öyle bir şey olmadı” dediği “gerçek” iki gün sonra tüm çıplaklığıyla ortalara saçılınca “kem de küm, küm de kem”leşmesine gözünü ve vicdanını kapatmasına da şaşırmıyoruz.


Bir de bir hakemin Galatasaray lehine verdiği bir penaltı kararını yorumlarken, “Allah göstermesin böyle bir karar FB lehine verilse yıllarca konuşulurdu” felan diyor hazret. Oysa son tartışmalı GB-FB maçında net beş metrelik ofsayt golü Türk basını bir gün bile konuşmadı, C.Ç. haliyle hiç konuşmadı. Fıkra mı anlatıyor, dalga mı geçiyor anlamak zor.

“Biz Aziz Yıldırım’ı, rakip takımların şike ve teşvik girişimlerini engellesin diye getirdik zaten” de,demiş. Şaka gibi. Tüm iddiaları inceleyen Etik Kurul, Trabzon’un böyle bir şey yapmadığını “resmî” olarak raporladı, üstelik içlerinde tek bir Trabzonsporlu da yok.

“Aldatılmışlık duygusundan daha ağır bir hakaret olamaz bana! Bütün bunlar doğruysa zaten ben hesap sorarım. Trabzon 10 maçı 80. dakikadan sonra kazandı” da demiş misal. Burada alt ve orta zekâlılara şunu söylüyor, Trabzon şike yaptı! Çamur atıyor, iz bırakıyor. Ve sonra her gün tv’lere çıkıp İsrail’i, ABD’yi, İran’ı, Suriye’yi yorumluyor, hangi dediğine inanırsınız?


Kaldı ki, kendi içindeki tebessüm ettiren tutarsızlıklarına rağmen C.Ç. düşüncelerinde samimi de olabilir. Ama bu kimseye hakaret etme, kimsenin zekâsını kendi zekâsından az zannetme ve camialar arasına kin tohumları ekme hakkı vermez. “Şu hayatın en büyük trajedilerinden biri, kimi doğru şeylerin yanlış ağızlardan çıkması” gerçekliği değil de nedir?.


C.Ç, “vicdanın” öneminden ve kıymetinden de bahsetmiş. “Vicdan kavramı çok önemli bir şeydir, adalet sadece kanun maddesiyle ifade edilmez. Adalet duygusu vicdanlarda yer bulmadıysa bir yanlışlık var demektir” demiş, hatta.


Aynı fikirdeyiz ama şunu da eklemek zorundayız; insanda birazcık da utanma duygusu olmalı.

Behzat Ç. göreve!(Taraf Mayıs 2012)

Behzat Ç. göreve!

Gerçekmiş gibi duran hayalî kişi ve kurumların sporumuza bulaşan pislikleri değil temizlemek, kendilerinin de bir şekilde bu pisliğin parçaları olduğuna hep birlikte tanıklık ediyoruz.


Kendi kulübünü her açıdan uçurumun kenarına getirip apar topar TFF başkanlığına voltalayan ve yurtdışında hakkında ceza kovuşturması yapılan bir muhterem zattan “çare” bekleyenlere uygun nahiyenizle gülmüyorsanız, kendinize gülebilirsiniz


Kendi taraftarına üç yıl önceki dramatik bir final sonrası “üç yıl üst üste şampiyonluk sözü” verdikten ve sonrasında da “şampiyonlukların sahada kazanılmadığını öğrendim” açıklamasıyla kendini ifşa eden bir başkana sadece öfke duyarak ya da biat ederek futbolumuzu temizleyeceğini zannedenlere uygun bir parmağınızla çıkış yapabilirsiniz


“Bizim paramızı versinler de gerisi bizi ilgilendirmez” çukuruna düşmüş yöneticiler idaresindeki Anadolu kulüplerinden, mevcut sisteme ve ulu bilge Dandoldenyus’a (Lig Tv diye de bilinir) isyan etmelerini bekleyecek kadar alık ve kimlik zafiyetinin bir şekilde aşılıp onur ve haysiyetin öne çıkacağına hâlâ inanabiliyorsanız, yukarıya çevirin yüzü; hah işte o gördüğünüz kahkahaların sahibi kargalar sizi de aralarına bekliyorlar


Sayfalar dolusu yazılabilecek pislik kümülüslerine sahibiz, öbek öbek gettolar kurabilir ve bu çok yüzlülükle pisliklerimizle barış içinde Makyavel Makyavel gül gibi geçinir gideriz. Lakin her bünyenin dayanabileceği bir koku sınırı var ve benim bünye en ufak kokulara bile ânında tepki veriyor. Bu yüzden de çare aramaya devam ediyorum, yoksa boğulacağım! Bu oyunu Necip Fazıl’ın “lağıma düşseler lağımı kokuturlar” dediği canlılara mı bırakacağız?


Bunca pislikten öyle kolay kolay kurtulamayacağımız için, ara çözüm olarak Başkomiser Behzat Ç’nin olaya el koymasını öneriyorum. Ortada milyonlarca sevgilisi olan bir masumiyet cinayeti var.


Behzat Ç’den beklentimiz, küfrü hak eden tüm futbol figürlerine, en tepeden başlayarak argomuzun da desteğiyle sıralamasıdır. Tabii bu arada adam diye aramızda gezinen çapsız menfaat histeriklerini elleri kelepçeli olarak adalete teslim ederse de tadından yenmez!


Ancak adalet duygusundan ve vicdanından kuşkumuz olmayan Behzat Ç’nin sorunu kendi meşrebince çözerken, kimseye ayrıcalık tanımaması ve işe buzdolabı karşılığı şike yapanlardan başlaması da en büyük dileğimiz. Harun, Hayalet, Akbaba ve Savcı hanımın da bu namussuzların ifşa davasına destek vermesini, haliyle, bekliyoruz. Hadi Behzat, bu ahlaksız oligarşik diktayı hep birlikte yıkalım ve şu türküyü söyleyelim 

 

“Ve elbette ki, sevgilim, elbet, 

dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya, 

dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle: işçi tulumuyla 

bu güzelim memlekette hürriyet…”

 

Futbolumuzun provokatörleri!


Elbette kimse sütten çıkmış ak kaşık değil. Elbette herkesin hiçbir hesaba teşne olmadan sadece temiz futbol ve adil oyun için kalem sallamasını, beklemiyoruz.


Ama herkesin asgari hassasiyetleri ve ahlaklı bir duruş zorunluluğu olmalı. Ahlak ve adalet kişilerin inisiyatifine bırakılabilecek keyfiyetler değildir.


Dünya medyasından tek bir gazetecinin “akredite” olmadığı dünya derbimiz(!), yeni rezilliklerin belgesi olarak futbol tarihinde olmasa da terör tarihinde yerini aldı. Türkiye’de son yıllarda süregelen operasyonlarla, pek çok yaşın da yanması pahasına bir “arınma” süreci yaşanmış ve her kurum az çok hesap vermiştir; biri hariç: Medya.


İktidar edenlerin medya ile hesaplaşmak yerine, geçmiş günahların bedeli olarak medyayı tetikçisi ve giderek kölesi olarak kullanmayı seçmesi, futbolumuzda bugün gelinen noktanın da en büyük nedenidir. Çok küçük ama yeterince mide bulandırıcı bir örnek verelim:


Şükrü Saracoğlu derbi rezilliğinden sonra pek çok foto düştü önümüze, ekranlarımıza. Bir FB’li taraftarın asgari ücretle evine ekmek parası götürmek dışında “reel” bir kaygısı olamayacak bir özel güvenlik görevlisine (hiçbir çocuğun düşünde büyüyünce özel güvenlik olmak yoktur), sırtından “haince” uçan tekme attığına ve bir polisin yerdeki bir taraftarı yine haince tekmeleyişine tanık olduk.


İşte 14 mayıs tarihli Hürriyet’in birinci sayfasında A. Hakan ve E. Özkök imzalı haberde bu iki görüntüden sadece polisin tekmesi kullanılarak, medyanın halkı nasıl kandırıp provoke ettiğinin belgesi “haber” sunuldu. O yerdeki adamın, bir önceki fotoda uçan tekmenin sahibi olduğunu söyleme gereği duymadılar. Çünkü E. Özkök ya da ona benzeyen kör fanatiklerin “adalet” ve “habercilik etiği” gibi arkaik kaygıları yoktu ve bize bu insanları yıllarca kanaat önderi diye yutturdular. Cemaat ya da benzeri “bahaneleri”, kendi Makyavelizmlerine kalkan olarak kullanma utanmazlığına daha ne kadar devam edecekler bilemeyiz elbet, lakin Leyla Mecnun’un İsmail’i şöyle diyor: “Bak hacı eğer bizle dalga geçiyorsan çok pis dalarım sana.”


Fenerbahçe tabii ki büyüktür, ama hakikat herşeyden büyüktür.


“Sizi gidi kenarı kopmuş sarı tuvalet terlikleri sizi.”

Neşe Düzel’in röportajı(Taraf-2012 mayıs)

Neşe Düzel’in röportajı

Devlet olanakları ölçüsünde doğduğunuz andan itibaren size yatırım yapıyor, okutuyor, bebekken aşınızı yaptırıyor, iyi-kötü sosyal güvencenizi sağlıyor, şanslı ve başarılıysanız üniversite imkânı tanıyor ve çok az sayıda yurttaşına da akademik kariyerin tepe noktası olan “doçentlik” onurunu veriyor.


Bu noktadan sonra bu unvana sahip çıkmak artık kişinin sorumluluğundadır. Kişi kendisine emek veren ailesi ve öğretmenleri başta olmak üzere, topluma olan borcunu, toplum ve hayat için yeni şeyler üreterek varoluşunu anlamlı kılma savaşımına giriyor.


Sözü Spor Sosyologu Doç. Dr. Ahmet Talimciler’e getirmek için çok mu yordum sizleri bilmiyorum ama, ülkemizdeki her şey gibi akademisyen kavramının içinin de boşaltıldığına inandığım için “ahlaki” bir giriş yapma ihtiyacı duydum.


Hiçbirimiz bulunduğumuz yerlere fabrikalardan sipariş edilmedik, enimiz-boyumuz ya da huyumuz-suyumuz bir günde, bir ayda oluşmadı. Hepimizin özelde bu ülkeye genelde de tüm insanlığa karşı sorumlulukları var ve bu sorumluluk duygusu önüne gelen kâğıdı imzalamaya, oğlana ayakkabı almaya ya da seçim zamanı oy vermeye benzemeyecek kadar evrensel bir sorumluluktur. Bu duyguyu taşımayan adamın yüzü kızarmadan elektrik ya da telefon kullanmaya hakkı olamaz. (Hayır, sorun Edison ya da Bell değil.)


Ben gazetecilik yaparak topluma yararlı olmaya çabalarken, misal Dr. Ahmet Talimciler de spora teşne olan şiddeti, bahis çeteleri ve şikeyi sosyolojik açıdan yorumlayarak katkı yapmaya çalışıyor. Neşe Düzel’e röportajı için teşekkür edip birkaç satırbaşını öne çıkaralım şimdi;

 


Doç. Dr Ahmet Talimciler: Dört büyük yok iki büyük var!


Hah işte Türkiye’de öğrenilmesi gereken ilk olgu budur. BJK’lılar kusura bakmasın ama “Üçüncü Büyük biziz” yalanıyla teselli bulabilirler, ancak sistem onları da tüm diğerleri gibi saniyesinde çarşıya yollamak üzere kurgulanmıştır. 


Bazı aklı evvel TS’lilerin kendilerini Dördüncü Büyük olarak anması ya da kabul etmesi de, BJK’nın trajedisinden daha derin ve toplumsal analizlere muhtaç bir yanılsamadır.


Trabzon’u var eden, her koşulda dik duruşu ve Dukalar düzenine baş eğmeyen devrimci isyanıdır.


Dördüncü Büyüklük lavaşı, Trabzon’la baş edemeyeceğini anlayınca onu sistem içine katarak “terbiye” etmekten başka çare bulamayan Dukalık ve onun tetikçisi İstanbul yerel medyasının zokasıdır. Bu zokayı kasaba iştahı ile yutan Trabzon, Dördüncü Büyüklük komedisini kurumsal ve ruhsal olarak reddettiği gün, devrimci isyanının ateşiyle yıkılmaz zannedilen şatoları bir kez daha yerle yeksan edecektir. Zira Trabzon denen “kavram” devrimden beslenir. Trabzon zalimin zulmüne karşı mazlumun devrimci yumruğudur, ne padişah tanır ne de baron!


Tarih bilinci olmayanlar süreci istedikleri gibi yorumlayabilirler, ancak tarihsel diyalektiği az biraz bilenler, Doğu Karadeniz’de yaşayan, adalete ve hakka adeta tapan o halka “rağmen” hiçbir gücün bu ülkeyi kişi ve grup çıkarlarına teslim etmediğini ve etmeyeceğini bilir.

Talimciler, benim de bir önceki yazımda kısaca değindiğim maviler-yeşiller konusunu hatırlatıp, 1909’dan beri rekabetin iki kutuplu olarak yaşandığını ve bu iki kutbun bugünkü karşılıklarının da, laikliğin savunucusu rolüne soyunan Fenerbahçe ve pragmatistlerin Galatasaray’ı olduğunu söylemiş. İtirazı olan üç gün Dede Efendi dinlesin!

Mutlaka okunması gereken ve bir bilim adamının ahlak ve adalet çığlığı olarak yorumlanabilecek bu röportajın en önemli cümlesi ile bitirelim;

“Türkiye ahlak ve değerler açısından önemli bir sarsıntı geçiriyor. İnsanların büyük çoğunluğu eşitsizliği, güce tapınmayı onaylıyor.”

 


Volkan Konak


Volkan’la 20 yılı aşkın, aşkın bir arkadaşlığımız var. O da benim gibi Trabzon’dan kalkıp okumak için İstanbul’a düşen, çok zorluklar çeken ve ailenin mütevazı desteği dışında bir metropolde var olabilmek için kendinden başka güvencesi olmayan bir deli uşaktı.


Ben gazetecilikten başka hiçbir şey yapamayacağına inanmış bir sokak çocuğu, o Maçka yaylalarının pastoral senfonisiyle bir tını yaratmak dışında hayata tutunamayacağının farkında bir köy çocuğuydu.


Birlikte büyüdük İstanbul’da. O her bestesiyle müzikal kariyerinin tepesine tırmandı durdu, ben bildiğin manüel şanzıman gazeteciliğe devam ettim, durdum..


Volkan öyle güzel işler yaptı ki, çevresi inanılmaz ölçüde büyüdü ve hâliyle arkadaş, kardeş ve dost gibi kavramların ondaki karşılıkları da kaçınılmaz bir revizyondan geçti.


Bilmiyorum belki de ben, bendeki Volkan Konak algısına gereksiz anlamlar yükledim, kendim çaldım kendim oynadım. Ama bir noktaya geldiğimde anladım ki şarkının son dizesini söyleyeli çok olmuş ve ben başa sarmayı hiç tercih etmedim…


Yaz ayları geldiği için birçok arkadaşım konser, sergi, röportaj vs. gibi gerekçelerle Konak’a ulaşmaya ve haliyle beni aramaya başladılar. İlan etmek zorundayım ki; bugüne kadar hep iyiliğini gördüğüm Volkan Konak’a ulaşmak için ben artık doğru adres değilim. Ben bildiğiniz gibiyim, ama Volkan Konak artık tek telefonla ulaşılamayacak kadar uzaklarımda yaşıyor.