Trabzon’da son argonot (arşivden, 9 yıl önce)

Sayın Ersun Yanal;

Sanmayınız ki, bir medya ezberi olarak söylenegeldiği gibi yalnızca bir futbol şehrine geldiniz ve bu kent salt futbolla yatıp futbolla kalkar..

İhtimaldir ki içinde bulunduğunuz uçak Trabzon havaalanına iniş için alçalmaya başladığında o yemyeşil dağların üzerinde siluetler görmüşsünüzdür . Sayın Yanal, fark edebildiniz mi bilmiyorum ama o siluetlerden birincisi , Roma İmparatorluğu’na ilk kez karşı koyan efsanevi komutan Mithridates’e aitti, ikincisi de güzel Türkçemizin ve edebiyatımızın en usta birkaç isminden biri; “Kutsal İsyan” dizisiyle Kurtuluş Savaşı’mızı bugünlere taşıyan cümlelerin sahibi Hasan İzzettin Dinamo’ya muhtemelen.

Akçaabat’a yakın duran siluet ise; yeri doldurulamaz olan; Bedri Rahmi Eyüpoğlu, biraz daha ilerde Kalepark’tan elinde kılıcıyla limandaki Kalyonlara bakan Yavuz Sultan Selim’dir sayın Yanal, yanındaki genç delikanlı da geleceğin “Muhteşem Süleyman”ı..

Bu “muhteşem ikili”nin arkasında Ganita çay bahçesinde bir başına oturup , bir bardak çay ve tadı duman duman duyumsanan sigarayla güneşin geceye karışan kızılını, Karadeniz’in laciverdiyle ilmek ilmek yüreğine işleyen de bugünün büyük yazarı Nihat Genç olmalı..
Evet Trabzon bir futbol şehridir sayın Yanal, ama Trabzon bir futbol şehrinden çok daha fazlasıdır

Hiçbir şey yoktan var, vardan yok olmaz, malum.. Trabzon kenti şampiyonluk zırhını İstanbul surlarından söküp aldıysa işte binlerce yıldan damıtılarak bu güne taşınmış bu kent kültürü ve değerleriyle aldı.

Mutlaka biliyorsunuzdur. Ülkemizin ilk futbol kitabı Osmanlıca olarak bu şehirde çevrildi ve basıldı, bu topraklar fikstüre göre futbol maçı yapmayı ilk bu kentin kara zıpkalı çocuklarıyla tanıdı. Sanmayınız ki bunları yaparken “ilk biz olmalıyız” saikiyle harekete geçtiler, geçmediler, zira bu deniz kentinin çocukları, denizin taşıyıcılığının verdiği “cinivizlikle”, yeni olan her şeye zaten açıktılar ve her yeni adım, hayatın doğal ritmi içinde karşılanıp sahipleniliyordu.

Şimdiki Avni Aker’i de içine alan bölgeye eskilerimiz “Kavakmeydanı” veya “Kabakmeydanı” der sayın Ersun Yanal. Son yaşanan alçak saldırıların şehirde yarattığı infiale mutlaka tanık olmuşsunuzdur. Bundan tam 96 yıl önce Osmanlı Balkan Savaşı’nı yaşar ve Payitaht İstanbul’u terk etme planları yaparken, işte o Kabakmeydanı’nda kendiliğinden bir “hal” gelişir. İstanbul’un işgal edileceği haberleri Trabzon’a kadar ulaşmıştır ve neredeyse tüm evlatlarını asker etmiş olan Trabzon, her zaman olduğu gibi, yine ilk refleksi gösteren vatan köşesi olmuş ve o tarihi meydan, Balkan Savaşına katılmak isteyen “Trabzon Gönüllüleriyle” dolmuştur. Bu tabur Balkan Savaşı’na “Gönüllü Trabzon Taburu” olarak katılmış, birçok şehitler vermiş, gönüllerde ve Genelkurmay Arşivlerinde şerefli yerlerini almıştır.

Trabzonluların genel karakteristiği hakkında az da olsa fikir veren kısa bir Trabzon tarihinden bugüne gelirsek sayın Yanal;

Bugünün Trabzon’u; biraz tarih bilinci, çokça da genetik nedenlerden dolayı, böylesi bir geçmişe sahip iken, kimilerince “özellikle” dışlanıp, yok sayıldığını düşünen binlerce “kara zıpkalı genç”le doludur, ve onların babaları, kardeşleriyle.. Bir hastalık hali olarak da yorumlanabilecek bu toplumsal algı ve bunu sosyal sonuçları, sizin önünüzdeki en büyük açmaz olarak görülmektedir.

Trabzonlu, hayatın hiçbir anına ve tarihin hiçbir dönemine “kayıtsız” kalmamış; gerek kişisel gerekse toplumsal olarak “memlekete” zarar vereceğine inandığı her oluşuma ve olguya “refleks” tepkiler vermiştir. Kabul edilmeli ki, tepki refleks şeklinde olursa elbet hata riskini de içinde taşır, lakin Trabzonluların samimiyetinden kimse şüphe edemez..Etmemeli..

Çok zor bir göreve geldiniz Sayın Yanal. Bir Trabzonsporlu için bu ülkedeki en değerli birkaç ünvandan birine sahipsiniz artık.: Trabzonspor Teknik Direktörü.
Hani Mustafa Kemal’in siyasal iktidarı Ankara’ya taşımasının ardından futbolun başkentini de Trabzon’a taşıyanların takımı. Hani istatistiki olarak Dünya’da hiçbir takımın başaramadığını başaranların, hani FİFA Genel Merkezi’nde ülkemiz adına “şampiyon çıkaran şehirler” ışıklı panosundaki tek “şehir”imizin, hani İstanbul Medyasının “bir dolgu ve tiraj” metası olarak kaldığı müddetçe “koruduğu”, ama şampiyonluğa ortak olduğu her durumda, tüm güçleriyle birlikte üzerine çullandıkları, hani “kara gömleklilerin” her fırsatta biçip budadıkları kentin takımı..

Sayın Yanal;

Trabzon halkı, laf değil, futbolu çok iyi bilir. Altına imzasını atmadığı hiçbir yasayı tanımaz, ama bir kez sahiplendiğinde de ölüme imza koyar bu insanlar. Sizi sevmeleri boşuna değildir, buna inanın. Kısa bir “anekdot” aktarmalı şimdi;

Trabzon’un belli başlı caddelerinden Kunduracılar’da iki keşan peştemallı köylü kadın alış veriş etmektedirler ve o sırada önlerinden Trabzonspor Teknik Direktörü geçer, insan yanı güçlü hocayla göz göze gelir selamlaşırlar. Yaşları 60 larda gezinen iki yaşlı kadından biri şöyle der hocaya: Hoca forvet neyse da orta sahan bişe zayuftur ha! O orta sahanın zayıftan daha fazlası olduğunu 7 maçlık seri ortaya koymuştu, bilenler bilir.

Trabzon’da ilk yapılması gereken “Derin Trabzon”dan, saygıda kusur etmemek kaydıyla uzak durmaktır. İlkeli ve kararlı fotoğrafınız bu konu için yeterli veridir
Trabzonspor’dan “beslenen” ve adına taraftar diyen güruhlardan ne kadar uzak kalabilirseniz; takıma sadece sevgi ile bağlı olan sessiz çoğunluğu da stada ve dolayısıyla arkanıza o oranda çekebilirsiniz.

Trabzon camiasının, birbiriyle didişmediği sürece bu ülkenin en etkin lobi gücüne sahip olduğunu siz de görecek ve yaşayacaksınız. Sadece “Bir teknik adam duruşu” sergileyip, ki bu özelliğinizi bilmeyen yoktur, “hesap” içindeki gruplardan ne kadar uzak kalırsanız , kentle bütünleşmeniz o kadar güçlü ve kolay olacaktır. Trabzon’un sessiz çoğunluğu, emin olun, her şeyin farkındadır.

Trabzonspor; “ihtilalci” “saldırgan” ve “ne olursa olsun ben değil, hak eden kazansın” takımıdır. İki devrimci ruhun yaratacağı sinerjiyi “yaşamak” için önce Trabzonspor, sonra da Türk futbolu adına sabırsızlıkla bekleyenlerden biri de benim.
Yavuz Selim’de taraftarlar arasında amatör maçları izlemeyi, Trabzon’un tarih kokan dar sokaklarını adımlamayı ve “gizli ada”nın mezgitinden yemeyi de sakın unutmayın.

Trabzon’un tarihi Kemerkaya’sından geçerken sağdaki hırdavatçı dükkanına uğrayıp, kalenderi dervişi gibi, her gelene sıcak bir insan yüzü ve doyumsuz sohbetler armağan eden Ahmet Suat Özyazıcı’yı da ziyaret etme büyüklüğünü gösterirseniz…

Tüm zamanların en devrimci şairlerinden Mayakovski, sevgilisine aşkını ifade ederken, bilmeden, bizlerin memleket sevgisini de tarif etmiştir:

“Sıran geldi” deseler günün birinde ,
Savaşa itseler beni, vurulsam,
Kan değil, adın fışkırır yırtık dudaklarımdan …”

Siz bu tutku gemisinin son argonotusunuz sayın Yanal, umalım ki Altın Post’u bulur, tıkanan Türk Futbolunun önünü açarsınız…
Baki Selam Ersun Hocam..
Unutmadan; dördüncü büyük ya da 4 büyüklerden birinin değil,

“Trabzonspor”’un teknik direktörüsünüz..

*Argonot: Mitolojide, Altın Post’u bulmak için Karadeniz’e açılan Argo(hızlı) isimli geminin aralarında Herkül’ün de bulunduğu tayfa(not)ları.

Reklamlar

Başarıyı satın almak

Avrupa basketbolun zirvesine bir Türk takımının bayrağını dikmesine ramak kaldı, malum. Fenerbahçe uzatmaya giden finalde Rus rakibi CSKA Moskova’ya  101 – 96 kaybederek bu büyük yarışı 2.lik kürsüsünde bitirdi.

Meslek büyüklerimizden Özgen Acar’ın köşesindeki “Fenergarden”  başlıklı yazıyı görünce, son anlarını bir radyodan dinlediğim finale geri döndüm. Maçın son anlarını, haliyle büyük bir heyecanla anlatan program sunucusu meslektaşım, o anda canlı telefon bağlantısı yaptığı basketbol duayeni konuğuna;

“Üstadım, Fenerbahçe’nin bu başarısı Olimpiyatlara katılma yolunda mücadele veren Milli Takımımıza da olumlu olarak yansıyacaktır, ne dersiniz” diye bir top attı, ama ne top!

Top alevler içindeydi. Top tutulacak gibi değildi. Top değil bildiğin ateşlenmiş havan topu.

Mesleğine saygı ile hamaset arasında gidip geldi telefondaki ses. “Evet olimpiyatlara hiç gidemedik” dedi önce. bir süre havaya suya bakmak istedi sanki, sorunun sahibi hala bu suskunluğun sebebini kavrayamamıştı ki , telefondaki uzman “keşke Türk oyuncular daha fazla süre alabilseydi” diyerek ölüyü ortada bırakıp konuyu değiştirdi. Bu fasıl da bende bu kadar kaydedilmiş.

Özgen Acar’ın “Fenergarden” başlıklı yazısını görünce aklıma ilk gelen işte bu diyalog oldu.

Sonra final maçının kadrolarını çıkardım.

Fener sahaya 10 oyuncuyla çıkmıştı, sadece biri Türk, Melih…

Moskova’da ise 11 kişilik kadronun 6’sı  Rus’tu.

Aslında araştırmaya başlarken CSKA’nın da tıpkı Fener gibi silme yabancı oyuncu dolu olduğunu düşünmüştüm. Şaşırdım. Yani Fenerbahçe gibi, Rus takımının da , son on yıllarda tüm dünyanın konuşa geldiği “rus zenginler”  algısıyla, başarıyı satın alacağı ön görüsündeydim. Yanıldım.

Fenerbahçe’deki tek Türk oyuncu Melih baç boyunca çok az süre ve sıfır sayı ile oynarken, CSKA’da ise 6 Rus oyuncunun hepsi kıymetli süreler aldı ve skora da 25 sayılık bir destek oldular.

*

Hiç şüphesiz ki ne Fenerbahçe ne de bir başka Türk takımı Barcelona’dan, Real’den, Bayern’den , United’den , Arsenal’dan daha büyük bir takım, camia değil..

Bu takımlara bakınca, futbol ya da basketbol veya başka bir branşta, tüm oyuncu grubunun yabancı olduğu takım göremezsiniz. Barcelona bunca başarıya rağmen sahaya her maçta alt yapıdan en az 4-5 direk oyuncuyla çıkar.

Şampiyonlukların da kokusu vardır. Eğer o kokunun içinde kendinizden bir şey bulamazsanız hazzınız yapay, sevinciniz eksik, coşkunuz yarım ağız bir gülüştür, hatta yenilgiden duyulan acı bile öksüzdür.

Herhangi bir uluslararası organizasyona tamamı yabancı bir kadro ile çıkmanın, ülkeye ve basketbola tek bir oyuncu kazandırma kaygısı bile olmadan sadece istatistik kovalamak , satın alınmış başarılar üzerinden narsizmin tatmininden öte bir anlam taşımaz.

Başarınız paranız kadar yani, daha çok paranız olsa daha büyük başarılar da mümkün yani, mümkün olmayan kendi bahçende bir çiçek yetiştirmekmiş yani; yani yazık bu ülkenin gençlerine, kaynaklarına, umutlarına…

Finalde bir Türk takımı, takımda tek Türk yok…

Özgen Acar tek kelime ile özetlemiş.

Fenergarden!

 

Başarıyı Kutsayanlar Ülkesinin Güneş ve Pereira’sı Olmak…

 

(Önnot: Bu fıkra yazıldığında şampiyon resmen belli olmamıştı)

Öyküsü ta Bizans döneminden başlayan mavi- yeşil rekabeti üzerine kurgulanmış sporumuz,  aradan geçen yüz yıllara rağmen hala “spor” düzeyine ulaşamıyor ve ulaşacak gibi de durmuyorsa , Nazım ustanın dediği gibi

“kabahat senin,

– demeğe de dilim varmıyor ama –
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!”

Rekabetin, doğası gereği “2 tarafla” başlaması olağan, olağan olmayan aradan geçen iki asra yakın zamana rağmen başladığı noktada kalması, tıkanması ve kimse görmek istemese de bu tıkanmanın doğal sonucu olarak yaşayan bir bataklığa dönüşmesidir.

Türkiye’nin, İskoçya örneğindeki Glaskow – Celtic rekabetine mahkum edilmesinin sosyolojide bir karşılığı yok.

Evet ama siyasette var,

siyasa ve piyasa edenler açısından

“yön verilen” kitleler demografik tablonun bütününe ne kadar yaklaşırsa erk açısından o  ideale o kadar yakınlaşır.

Beşiktaşlılar kusurumuza bakmayacak, Trabzonlular hiç bakmayacak, diğerleri baksa da olur bakmasa da, zira bu tabloyu içselleştirip bu garabete meşruiyet kazandıran onlardır.

Türkiye’de spor ve giderek futbol Fenerbahçe- Galatasaray karşıtlığı üzerine inşa edilmiş, Beşiktaş ise bu iki “atanmışın”  rekabetten yorulduklarında ya da rekabet anlam kaybetmeye başladığında mola verilen dinlenme tesisi olmanın ötesine geçememiştir.

Sisteme hiç beklemediği bir devrimci darbe indiren Trabzonspor ise, yanlış ellerce benzetilmeye çalışılan oligarşik metodolojinin çıkmaz lekelerle dolu sokaklarında aradığını bulamayan bir şaşkın. Geldiği nokta sadece oligarşinin üç gülünü tebessüm ettiriyor

Bu kısa özet şundan;

Rekabet ülke düzeyine yaygınlaştırılamadığı, Fenerbahçe ya da Galatasaray açısından tek ölçü birbirilerinin altında ya da üstünde olmanın ötesine taşınamadığı için ne ülke sporu gelişti ne de futbolu.

Dünya’da futbola en çok parayı harcayan bir ülkenin geri dönüşte sonlarda olması tesadüf olamaz. Ki, elde edilen “görece” başarıların kaynağı da ülkede yetişen oyuncular değil, gurbetçiler oldu hep, unutulmasın.

Herkes biliyor ki, misal sutopu liginde, 10 takım arasında 5. Sırada bulunan Fenerli için aslolan şampiyonun Kınalıadaspor’un olması değil, Galatasaray’ın 6. Ya da daha geride olmasıdır. Bu GS için de aynı, söylemeye lüzum olmasa gerek.

Yani diğer tüm takımlar, bu rekabetin figüranlarıdır ve bu yapıdan “şampiyon” bir spor kültürü asla çıkmayacak, kim ne zaman görür bu gerçeği, o da sosyolojinin işi…

Bu ikili geçmişten gelen ve halen mevcudiyetini koruyan “BAŞARI SADECE ŞAMPİYONLUKTUR” algısı, sporumuzu zehirlemekle kalmıyor, spor emekçilerimizi de kendine kurban ediyor.

Her yıl figürler değişiyor, sistem değişmiyor.

Yakın tarihimizdeki yüzlerce örnek arşivlerde duruyor. Biz bu güne bakalım.

Şenol Güneş, bir futbol takımının bel kemiği sayılan lidero-stoper mevkisinde 3 maç üst üste aynı adamları oynatma şansı bulamadı, “saha ve seyirci avantajı” cümlesi, lisenin en güzel kızından gelecek  “seni seviyorum”  kadar uzak bir düş olarak kaldı, uzun süre…Ama buna rağmen takımını hep yarışın içinde tuttu, son maça kadar…

Ve Portekizli Pereira. Yepyeni bir kültüre geldi, elinde bir yıldızlar topluluğu vardı. Tabi ki hatalar da yaptı, futbolun içinde olan hatalar. Ama büyük bir aşkla ve heyecanla işini yapmaya çalıştı ve o da takımını hep şampiyonluk potasında tuttu…

Lig bitmek üzere. 2. Olanın idam sehpası hazır, yüz yıllardır olduğu gibi.

Türkiye epeydir idam sehpasını kaldırıp, Allah’ın verdiği canı alma yanlışından kurtuldu.

Ama sporumuzun ruhunu idam eden bu hastalıklı “başarı”  algısı tüm hücreleriyle yaşamaya devam ediyor.

Bu algıyı besleyip büyüten medyamız bakalım İstanbul’a kar yağmadan kış geldiğini ne zaman anlayacak; Anadolu’nun gizli bahçelerinde açmaya hazır bin bir çeşit hercai menekşeyi, zifini, hanımelini, laleyi, gülü, kardeleni tomurcuk evresinde yok eden bu kanserli hücreyi daha ne kadar  yaşatacak.

Şenol Güneş fena da giyinmiyor hanidir, üstelik…

**

TFF’NİN TRABZON  PATOLOJİSİ

Bu bölümü yazarken hali hazırda Trabzonsporla TFF+MHK karması arasında ligde 31 maç oynanmış, bu maçların 16 sını TFF+MHK karması 12’ini Temiz Futbol cephesi kazanmış, 4 maçta da taraflar birbirine üstünlük sağlayamamıştı.  Bilindiği gibi iki “cephe” arasındaki son 2 maçtan birini , bir FB maçında yüzüne tükürülen hakem Halis Özkahya’nın (ana avrat yüzüne küfredilenle karışmasın) golüyle  TFF+MHK cephesi   1- 0 kazanmıştı, diğerini de Erdoğdu Liseli gençlerin fitilini ateşlediği  Trabzon.

Şike cephesinin TS  A takımıyla yaptığı savaşı bir ölçüde anlamak mümkün. Zira, topyekün şike vidanjörü işlevi gören bu cephenin, her türden baskıya rağmen kıramadıkları Trabzon inadı ve kararlılığı karşısında saldırganlaşmaları;  psikolojik ve sosyolojik olarak anlaşılabilir çözülme işaretleridir.

Anlaşılması zor olan şu;

U-17 Elit ligde alenen “taraf” olarak şampiyon olmuş çocukları “başarı” fotoğrafının dışına iten TFF, bu rezilliğin ulusal ve uluslar arası sonuçlarıyla henüz yüzleşmemişken, futbol tarihimizde bir ilke daha imza koyarak TS U-19 takımına 3 puan silme cezası verdi. Kendilerini tebrik ediyor, Trabzon U-11 liginde mücadele eden oyuncuların bir toplu fotonun üzerine çişlerini boca ettiklerini , hatta içlerinden bazılarının çişleriyle imza attıklarını hatırlatırım.

Trabzonspor camiasını, o kendilerinin yazıp kendilerinin yorumladığı , şikeciye fino mağdura kuduz cezalarıyla sindirebileceği yanılgısından kurtulamadan ömürleri nihayete erecek.

Ne demişti Seyit Rıza;

“Ben sizin yalan ve hilelerinizle baş edemedim bu bana dert oldu. Ama ben de sizin önünüzde diz çökmedim bu da size dert olsun”

Trabzonspor sizin yalan ve hilelerinizle de baş edecektir. Birkaç çatlak sese güvenip kudurgan kararlar almanız, bu kentin genetik kodlarında saklı haksızlığa isyan ruhunu en fazla bir zaman daha öteler, tek , haklı olsun davamız.

**

TÜRKİYE ERKEKLER BASKETBOL LİGİ Mİ DEDİNİZ?

Futboluna şike gölgesi düşen Türkiye’de, görece daha “ üst klasman”  izleyicisi bulunan Basketbol’da da ilginç veriler saklı

Yaklaşık 2 ay önce Hürriyet’te yayınlanan bir haberde, Türkiye’de basketbolu  federasyonun değil bir Sırp menajer olan Misko Raznatoviç’in  yönettiğini , zira Raznatoviç’im ligde forma giyen tam 64 oyuncu ve 4 koçun resmi menajeri odluğunu öğrendik. İnanılır gibi değildi.

Bu haber üzerine, kurulduğu günden beri gerçek rakipleri olan 3 hacimli takımla, FB, GS ve BJK’la oynadığı, klasmanda önemi olmayan biri hariç, tüm maçlarında rakipleirne idman veren  Trabzonspor Basketbol takımını sorgularken konuştuğum eski bir yöneticisinin ösylediği geldi aklıma.

Mealen şöyle demişti o eski yönetici;

“Biraz sabredersek  Trabzonspor da şampiyonluğa oynayacak,  Ranatoviç bize “sizin de sıranız gelecek biraz sabırlı olun dedi” demişti.

Şaka olduğunu düşünerek,  Raznatoviç kim diye sormayı bile düşünmemiştim, konuşma öylede orada kalmıştı.

Raznatovic’in Anadolu Efes’te 11,  Trabzon’da 7, G.Saray Odeabank Beşiktaş, Türk Telekom  ve  Karşıyaka’da  5; Darüşşafaka ve  F.Bahçe’de  4’er oyuncusu var.

Hürriyet’te yayınlanan bu haberden sonra Trabzonsporlu eski yöneticinin dediklerinin “gerçek”  olduğunu anlamıştım.

Trabzonspor ve aynı klasmandaki takımların basketbol Liginde var olmak için kurdukları kadroların ve ayırdıkları bütçelerin gerçekten bir anlamı var mı diye sormadan edemiyor insan.

Başarıyı satın alma kültürü üzerinden yürüyen Fenerbahçe’nin milyonlarca avro harcayarak hedefli takım kurmasını anlarız.

Basketbolu bir ekol olarak yaşayan Efes’i Tofaş’ı , ezeli rakipler G.Saray ve BJK’yı da anlarız…

Peki  Sırp bir menajer üzerinden kurgulanan ve çadır tiyatrosundan hallice Türkiye Basketbol Liginde Trabzonspor ve benzerlerinin figürasyondan başka kıymetleri olabilir mi?

TS ve benzerlerinin bu figüran rolünü kabul etmelerinin nedeni nedir?

Sırp menajer Raznatoviç’in “ sırasıyla gelecek yılların şampiyonları listesini” mi buldunuz ?

Nedir bu  trajikomik kabullenişin sırrı?

*

Bu aralar yerinde olunması istenecek son adam: Muharrem Usta

200’lük dodge’un tamponundaki hayatlar

200’lük bir doç’un kasasına sıralanmıştık; Torpido Murat, Çift motor Zeki ,Gugudali Ali, Pilli bir de ben, Selo…

Plakanın hemen üstündeki çıkıntıya basan 5 çocuktuk, çocuk derken Torpido 60-70 gelirdi, şoför Torullu Koreli Ali abinin askerden yeni gelmiş oğlu, hiç birimiz adını bilmiyoruz, mahalleye yeni taşınmışlardı.

Muhtar Asım amcanın köşedeki evinin ve dik yolun başında birer birer asılmış, ardından da atlamıştık doçun arkasına.

Yazdı, arabanın sesi onuna kadar açılmış teybinden buğulu bir ses feryat ediyordu, Pilli, “Müslüm babaaaa” diye bağırdı, babası çok sever ara sıra aynı şekilde bağırırdı, Gugudali Ali “Ne müslümü oğlum Hüseyin Altun bu, seviyrum seni senden habersuz şarkısını diy” dedi.

Limana arkasını dönmüş bir doç kamyonet, arkasında 5 kopil, şarkılar kornalar, çığlık çığlık giderken Hami abinin bakkalının önüne geldik, bakkalın üstü bizim ev, acaba babam, Kamuran abim balkonda beni görür mü korkusu, coşku korkuyu unutturdu, atlamadım aşağı, devam ettik, ne zaman Amarcord filmiyle kesişse yolum bir şekilde bu sahne düştü belleğime.

Gandazların evin yanındaki sahaya baktık tam o uçurumun kenarından geçerken, top oynayan kimse var mı diye, vardı, ama Korelinin oğlu bizi görmüş ve gaza o kadar yüklenmişti ki, atlayamıyorduk artık, inip kaçamazsak şamar ziyafeti de kesin, ne benim ne de uşakların babaları bu şamarlara tek laf etmezler bilirdik, hak edilmiş hiçbir cezaya hiçbir babanın sesini çıkarmadığı mahalle hayatlarının yaşandığı yıllar, ne de olsa

Engin’lerin dükkanın önüne geldiğimizde , yukarıdan gelen başka bir araç nedeniyle yavaşlamak zorunda kaldı Korelinin oğlu, yine de hızlı sayılmalıydı ki, atlayışını dizinde yara olmaksızın tamamlayanımız olmadı, ama olsundu, çocukluk buydu, coşku bu, mutluluk bu, tabi o zaman farkında değildik.

Sonra sonra öğretti hayat, farkında olmadan yaşanılanmış  mutluluk denen şey.

Dizler kan içinde , çığlıklar balık kümesine dalmış zinos (martı) şehveti, uçurumun dibindeki sahaya attık kendimizi, 2 takım tek kale maç yapıyordu, hemen oyuna dahil olup çift kaleye çevirdik.

Korelinin oğlu Hüseyin Altın’ı başa sarmış yeniden dinliyordu, seviyordu demek kızı ama kızın haberi yoktu. Teybin sesi giderek kulağımızın ufkunu boyladı, boyladı, boğuldu sonra.

Torpido Murat bizim kaleye geçti,

“Selo sen ilerde bekle ben aldığım her topu sana atacağım” dedi. Aldığı her topu bana attı, 5 gol attım ama yediklerimize yetişemedik, 8 gol atan Gümüşhaneli Engin’i tutmakta zorlandı defansımız, Arsinli çatal yürek Pilli bir çalıma çok sinirlenip Engin’e tekme atınca maç yarıda kaldı, kalsındı, Mezarlık dediğimiz yüzde 30 eğimli düz alana gidip çelik çomak oynamaya karar verdik, ama zirganların (ısırgan otu) arasından geçerken bacaklarda çok zayiat oldu, top oynayarak ter basmış bacakların zirgan otuyla buluşmasının dehşet acı verdiğini de öğrendik o gün.

O minik derede acımızı sağaltırken birbirimizi suyla ıslatma hergeleliği çaldı kapımızı, üst başı geçtik , ıslanmadık yeri kalan bir çift motor kalmıştı, onu da bir güzel…

Sonra Ertuğrul ablanın annesi Nihal abla gördü komik-rezil arası hallerimizi. “Hepinizi annelerinize söyliycem” dedi , anneden korkulacağını ilk o zaman düşündüm, Nihal abla Rum’du, edep adap bilen bir güzel ablamız, baktı ki o tehdit para etmiyor, “uşaklar dinleyin, çok güzel limonata yaptım, gelin birer bardak vereyim size”

Bir bardakla yetinen olmadı tabi, nezaket denen şeyin her versiyonunu bilmiyorduk henüz, biz istedikçe Nihal abla doldurdu, Torpido 4. Bardaktan sonra kaş-göz işaretlerimizden olsa gerek daha isteyemedi.

Enerjimiz artmıştı yine, “kuka oynıyalım mı la” (Kuka = % litrelik tikine ya da vita yağı tenekesi) dedi Pilli, kukaya başladık sonra, tam elektrik direğinin dibine kurup kukayı, Gugudali ilk nöbetçi olmayı kabul etmişti, dağıldık sağa sola, ben bir koşu çok yakın olan eve koştum saklanmak için. Kenan amcam gelmiş köyden, elinde birkaç kitap, unuttum kukayı, herkesi “ebeleyen” Gugudali, benim korkuma kukayı terk edemezken, ben “80 Günde devrialem “in ilk sayfalarında yüzmeye başlamıştım bile.

Kestiremediğim bir süre sonra Gugudali bize geldi, beni kitap okurken görünce de bastı küfrü ve gitti, arkasından annemin sesi , “Ali ula Ali, gel oğlum yeni karpuz kestum bi dilim ye”

Döndü geldi Ali, annemi annesi gibi severdi, annem de onu evlat gibi, kan kırmızı karpuzu aldı, şapırdata köpürtede yiye yiye uzaklaştı.

“Yaman uşaktur Ali” dedi bana dönerek, “ bi daha oyunda da olsa arkadaşlarını bırakıp gelme” dedi.

İlk utanmam bu muydu bilmiyorum, ama kitabı okumaya ara veremedim, fonda Kenan amcamın Zavzaga havadisleri ,

“Abula (anneme abla derdi) gene dere geldi”

U-17 LERDE TFF HÜLLESİ

Futbola ayırdığı para ile başarı makası en açık ülke olan Türkiye,; UEFA , CAS ve İsviçre Federal Mahkemesi’nce onaylanıp arşivlenen ve geri dönüşümsüz şekilde belgelenen Şike sonrası, FAİR PLAY RUHUNU yok etmek için de harekete geçti. Skandal, TFF’nin organizatörlüğünde gerçekleşen  Coca Cola Gelişim Liglerinde yaşandı.

Sıkı durun şimdi.

5 şampiyon takımın da aralarında bulunduğu 12 takım, deplasmanlı lig usulü karşılaştı. Ve oynanan 22 maçın sonunda Trabzonspor 16 galibiyet 6 beraberlikle ligi şampiyon, Galatasaray da 6 puan geride 2. olarak bitirdi. Fenerbahçe 5. Beşiktaş ise 6. sırayı almıştı.

Trabzonspor U-17 takımı oyuncuları şampiyon olduklarını zannediyorlardı, zira sezonun başlangıcındaki statüye göre şampiyon olmuşlardı ve ligin bitimine 2 hafta kala statünün değiştirilebileceğini kimsenin aklından ucundan bile geçmezdi.

Şike yasasının TBMM’de sabahlara kadar mesai yapılarak üç parti el ele  (Ak parti –CHP- MHP) Aziz Yıldırım lehine değiştirildiğini ya bilmiyor ya da unutmuşlardı belli ki…

TFF’NİN AMACI NE?

Trabzonspor U-17 takımı son iki haftasına namağlup lider girdiği (son 2 maçın birini kazanıp birinde berabere kaldılar) “sezonun şampiyonu” hazzını yaşamaya hazırlanırken, 7 Nisan’da TFF resmi sitesinde bir yazı yayımlandı

Tüzüğe göre TFF’nin statüyü değiştirme hakkı var, ama spor etiğinde böylesi bir uygulama Patagonya’da bile görülmemişti.

Yazıda U-17 Elit Ligde ilk 8 takımın kura usulü 2 gruba ayrılacağı ve gruplarında ilk iki sırayı alacak takımların yarı finale çıkacağı belirtiliyordu. Yani sezon başındaki statü, Türk futboluna kendi keyiflerine göre yön veren birileri tarafından değiştirildi ve 17 yaş altındaki gençler psikolojik bir yıkıma uğratıldı.

Kendilerini “şampiyon”  olarak gören Trabzonsporlu futbolcular ve teknik heyet , uğratıldıkları bu büyük haksızlığı sineye çekmek zorunda kaldılar, zira Türkiye’de futbolu idare edenlerin öncelikleri konusunda özellikle şike sürecinde yeterince fikir sahibi olmuşlardı.

ŞİKE GİBİ KARARDA BİLE ŞİKE!

TFF sitesinde yayınlanan ilk yazıda “gruplarında ilk 2 sırayı alan takımlar yarı finale çıkacak” deniyordu ya hani…İşte TFF, 7 Nisan’daki yazısını bir kez daha değiştirdi ve 13 Nisan’da , sanki eski yazıymış gibi yeni bir yazı yayınladı. Ama sıkı durun, 13 Nisan’da yayınlanan “yeni statü” yazısında da , yani hülle belgesinde de 7 Nisan tarihi vardı. Yazıda her şey eskisi gibiydi, ama tek bir değişiklik yapılmıştı, o da şuydu. Yeni yazıda, gruplarında ilk iki sırayı alan takımların değil, grup liderlerinin direk final oynayacağı yazılıyordu.

Şimdi belki kimilerine ilginç gelebilecek bir bilgiyi de ekleyelim, sanki 7 Nisan’da yazılmış gibi yinelenen 13 Nisan yazısı yazılırken, aradaki sürede oynanan grup maçlarında Fenerbahçe grup liderliği için ilk iki maçını da kaybeden ve hiç bir iddiası kalmayan Eskişehir’le oynayacaktı, 4-0 kazandı ve grup lideri olarak finale çıktı.

Neresinden bakılsa spor etiğine, insanlığa ve sportmenliğe nanik çeken ve Türk futboluna yön vermesi beklenen TFF eliyle yazıp yönetilen bu belgeli “hülle” ile  , normal ligi namağlup şampiyon tamamlayan Trabzonspor , yaşadığı büyük psikolojik çöküntü ile uydurulmuş finallerin eleme aşamasını bile geçemeyip heder edilirken, normal ligde her iki maçta da farklı mağlup ettiği iki takım, Fenerbahçe ile Altınordu finalde karşılaşıyor ve TFF Coca Cola Gelişim liginin şampiyonu  sonunda Fenerbahçe olduruluyordu.  Tutkulu renk aşkıyla bilinen Gelişim Liglerinden sorumlu yönetici Cezmi Turhan hangi hisler içindedir, bilinmez…

TFF ve Cezmi Turhan’a şu soruyu soralım;

Şİke ve hülleyi tabana yayma projesi başlatıldı da biz mi bilmiyoruz?

Daha 17 sine gelmemiş gençlere aşılamak istediğiniz düşünce nedir?

TFF resmi sitesinden aynı tarihli iki ayrı içerik yayınlarken neyi düşündünüz? 7 Nisan’daki ilk açıklamanın yerine, 13 Nisan’da sadece 1 cümlesi değiştirilerek  sanki o da 7 Nisan’da yayınlanmış gibi göstermenizin sebebi neydi?

Efendim? Hülle  statüye yansımamış mı dediniz?

Para, şike, hülle ne olursa olsun kazanma fikri mi?

Yuh ulan yuh!

 

///

ZİHİN KANSERİ OLMUŞUZ

Beşiktaş ile Fenerbahçe arasındaki şampiyonluk mücadelesi  hiç şüphesiz saha içindeki 11 lerle sınırlı değil.

Birbirleriyle sadece 2 kez karşılaşabildikleri için olsa gerek,  rakiplerin her oyununa  da tüm güçleriyle müdahil olmaya çalışıyorlar.

Geride kalan iki haftada önce Beşiktaşlı  Rıza Çalımbay’ın teknik direktörlüğünü yaptığı Kasımpaşa’nın, şampiyonluk yolundaki Beşiktaş’a nasıl “kolaylıklar gösterebileceği”  bir hafta boyunca yazıldı, çizildi, konuşuldu, bildiniz, utanmazca yapıldı hem de tüm bunlar.

Türk futbolundaki “ender” temiz adamlardan biri olduğu konusunda herkesin üzerinde uzlaştığı Rıza Çalımbay’ın Kasımpaşa’sı, kora kor bir maç sonunda Beşiktaş’a ağır bir darbe vurdu, hemen ardından ithamcılar ile “ 1 süt  2 ekmek”çiler buluşup ahlaksızlığın tarihine başka nasıl katkı  yaparızı konuştular, muhtemelen…

Sonra Fener- Osmanlı maçında sahaya biraz “değişik” bir kadro kuran Osmanlı hocası Mustafa Reşit Akçay’ın, maçı Fenere “sattığı” ima edildi, maç sonrası ithamcılar yine aynalardan uzak durdular.

Ve Aykut Kocaman’lı Konya’nın Fener’e zorluk çıkarmayacağına dair, ama Kasımpaşa- BJK maçına kıyasla çok daha az yoğunluklu dedikodular başladı.  Konya’nın teşvik şikesiyle anılan kalecisi Serkan Kırıntılı’nın bol şüphe uyandırıcı golü yemesiyle “ben demiştim” müessesi hükmünü kuracaktı ki, Konya’nın tüm dedikoduları sıfırlayan golü geldi.

İnsanları bunca kolay “harcayan” şeye,  dünyada bizden başka “spor”  ya da “futbol”  diyen bir ülke var mı bilmem.

Rakipte bir eksiklik, şüphe, leke arayan ve yoksa da üretmeye çalışan bu zihniyetin derdinin “adil oyun  ve hakkaniyet” olmadığını hepimiz biliyoruz.

Sanki dünyaca tescilli şike bu ülkede yaşanmamış

Sanki şikenin üzeri başka bir ülkede örtülmüş

Sanki  şikeden hüküm giymiş oyuncular ve yöneticiler  aktif futbol hayatlarına Haiti’de devam ediyorlar.

Dürüstmüş gibi yapmayın,  toplumu salak yerine koymayın kafi, bu kumaştan fazlası çıkmaz, anladık!

Mustafa Kemal de futbolcunun zeki çevik ve ahlaklısını sevmeseymiş, tam olacaktı, şanssızlık işte…

///

TÜRKİYE ERKEKLER BASKETBOL LİGİ Mİ DEDİNİZ?

Futboluna şike gölgesi düşen Türkiye’de, görece daha “ üst klasman”  izleyicisi bulunan Basketbol’da da ilginç veriler saklı

Yaklaşık 2 ay önce Hürriyet’te yayınlanan bir haberde, Türkiye’de basketbolu  federasyonun değil bir Sırp menajer olan Misko Raznatoviç’in  yönettiğini , zira Raznatoviç’im ligde forma giyen tam 64 oyuncu ve 4 koçun resmi menajeri odluğunu öğrendik. İnanılır gibi değildi.

Bu haber üzerine, kurulduğu günden beri gerçek rakipleri olan 3 hacimli takımla, FB, GS ve BJK’la oynadığı, klasmanda önemi olmayan biri hariç, tüm maçlarında rakipleirne idman veren  Trabzonspor Basketbol takımını sorgularken konuştuğum eski bir yöneticisinin ösylediği geldi aklıma.

Mealen şöyle demişti o eski yönetici;

“Biraz sabredersek  Trabzonspor da şampiyonluğa oynayacak,  Ranatoviç bize “sizin de sıranız gelecek biraz sabırlı olun dedi” demişti.

Şaka olduğunu düşünerek,  Raznatoviç kim diye sormayı bile düşünmemiştim, konuşma öylede orada kalmıştı.

Raznatovic’in Anadolu Efes’te 11,  Trabzon’da 7, G.Saray Odeabank Beşiktaş, Türk Telekom  ve  Karşıyaka’da  5; Darüşşafaka ve  F.Bahçe’de  4’er oyuncusu var.

Hürriyet’te yayınlanan bu haberden sonra Trabzonsporlu eski yöneticinin dediklerinin “gerçek”  olduğunu anlamıştım.

Trabzonspor ve aynı klasmandaki takımların basketbol Liginde var olmak için kurdukları kadroların ve ayırdıkları bütçelerin gerçekten bir anlamı var mı diye sormadan edemiyor insan.

Başarıyı satın alma kültürü üzerinden yürüyen Fenerbahçe’nin milyonlarca avro harcayarak hedefli takım kurmasını anlarız.

Basketbolu bir ekol olarak yaşayan Efes’i Tofaş’ı , ezeli rakipler G.Saray ve BJK’yı da anlarız…

Peki  Sırp bir menajer üzerinden kurgulanan ve çadır tiyatrosundan hallice Türkiye Basketbol Liginde Trabzonspor ve benzerlerinin figürasyondan başka kıymetleri olabilir mi?

TS ve benzerlerinin bu figüran rolünü kabul etmelerinin nedeni nedir?

Sırp menajer Raznatoviç’in “ sırasıyla gelecek yılların şampiyonları listesini” mi buldunuz ?

Nedir bu  trajikomik kabullenişin sırrı?

GALEANO… ŞENOL GÜNEŞ…PEREİRA…

“ . futbol oyun olmaktan çıkıp doğru dürüst teknokratlara ihtiyaç duyulmaya başlandığında , antrenörler sessizce göçüp gittiler. İşte o zaman teknik direktörler geldiler dünyaya. Görevleri doğaçlamayı ortadan kaldırmak ve özgürlükleri sınırlayarak , disiplinli birer atlet olmak zorunda olan oyuncuların verimlerini artırmaktı.

Antrenör “oynayalım” derdi

Teknik direktör “çalışalım” diyor.

…”

Satırlar Uruguaylı yazar Eduardo Galeao’nun “ gölgede ve güneşte futbol” kitabından..

Arkanıza yaslanın şimdi ve bu tespit ışığında Victor Pereira ve Şenol Güneş’i düşünün bir.

Muhtemelen çoğunluk aynı görüşte birleşmiştir.

Evet Şenol Güneş biraz daha antrenör, Pereira çokca teknik direktör.

Yoksa yıldız oyuncu sayısı BJK’yı ikiye katlayan Fenerbahçe’nin, seyri ızdırap futbolunun başka açıklaması zor.

 

Pereira- Ümit Özat

 Son bir cümle olarak ekleyelim de yanlış anlamalar olmasın.

Ümit Özat olayındaki “görece” eksik tarafına ve teknik adam performansındaki vasat altına rağmen, Portekizli gördüğüm en sevimli spor adamlarından biri . Ve bunun gol sonrası top toplayıcı çocuğun saçlarını okşamasıyla, o çocukla gol sevincini paylaşmasıyla da bir bağı olsa da, çok  ilgisi de yok.  Bir ayrılık olacaksa da “insanca” olmasını dilerim.

Her şey TBMM’nin kişiye özel yasa değişimiyle başladı

3 Temmuz süreciyle başlayan skandallar dizisinde öyle bir noktaya geldik ki, hırsızın hiç suçu yokmuş meğer.

Şikeci olduğu mahkemece tescillenmiş  kulüp başkanı toplumun en muteber figürlerinden biri olarak en azından kendi camiasından itibar görmeye, tescilli bir şikeci olarak kapısından bir geçmemesi gereken spor alanlarına imparator edasıyla girmeye ve sağı solu tehdit etmeye devam edebiliyor.

Tüm bunlar yetmiyor,  korkarız ki, şikeyle kupası, sevinci, gururu çalınan Trabzonsporlulardan “siz olmasaydınız şike yapmak zorunda kalmayacaktık, hadi özür dileyin bizden” noktasına doğru hızla gidiyoruz.

İstanbul’a kar yağmadan kışın geldiğini fark etmeyen bir günlük yaşam pratiği ve yerlerde sürünen entelektüel  empati  düzeyi ile oturduğu yerden ahkam kesmeyi yazarlık, düşünce adamlığı ya da akillik olarak yaşayan ve bunu utanmadan “satan”  toplumsal bir katmanı var bu ülkenin.

Her kurumca şike yaptığı için cezalandırılmış bir figürün peşinde gitmeyi  “solculuk”  olarak algılayıp, şu veya bu sosyolojiden beslenerek  bir de allayıp pullayıp, gülünç gerekçelerle  üstüne bir de kutsadıktan  sonra masum kitleleri “aldatan”  aydınlarımız var.

Hatta utanmazlığın sınırları delik deşik edildiği için, ülkenin en büyük kapitalistinden CHE yaratacak kadar sol geleneğe hakarete cüret edenler bir de .

Yaşanılan gün ve gündemle  bu trajediyi göremiyor olmaları, tarihe kaydı düşen bu çukurlaşmadan paylarına düşen utancı günün birinde yaşamayacakları  anlamına gelmez.

Kimse korkmasın. 17 yaşındaki bir genç  hakeme saldırdı diye Türkiye dünyaya rezil olmaz.

Beyoğlu’nda  2  İngiliz’i , İnönü’de gencecik bir taraftarı öldürdüğümüzde , Şükrü Saraçoğlu’ndaki o malum komik ve dehşet görüntüleriyle rezil olmadığımız Dünya’ya yine rezil olmayız.

Malum Türkiye şikeyi  dopingi ırkçılığı bir güzel sindirip içselleştirmiş bir ülke olarak tüm dünyada süper bir reklam yaptı. Japon Başbakanın ya da Molde takımı teknik direktörünün Türkiye algısını özetleyen ifadeleri her onurlu insan için ızdıraptır.

Rezil olmak da yasak zaten?  Hele 17 yaşındaki çocuk üzerinden  hiç rezil olmayız. Relax…

Bu arada, Veli Küçük’ün Giresun’da olduğu yıllarda  Trabzon ve çevresinde “artan” 17 yaş altı genç cerahimleri ni hatırladığımızda, bu son 17 yaş eylemi de çok dikkatli olarak incelenmek zorundadır.  Trabzon emniyetindeki cemaatçi yapı ne kadar kırıldı ya da çözülemeyen bağlantılar hala var mı bilemiyoruz elbette, ama bu konu çok önemli…

EY TFF! U-17 HÜLLESİ İÇİN BİR AÇIKLAMANIZ OLACAK MI?

Yeni  Yüzyıl’daki ilk yazımızda, U-17 Elit ligde TFF eliyle organize edilen ve en basit haliyle “Bir kulüp lehine hülle”  olarak tanımlayabileceğimiz  akıl almaz tarafgirliği belgesiyle birlikte yayınladık. TFF cephesinden geçen bir hafta içinde  hiç ses çıkmadı, herhangi bir açıklama yapılmadı.

Şampiyon olduklarını zannederken  maç oynanırken değiştirilen statülerle ligde 4 maçın dördünde de fark atarak yendiği iki takımın finale “yükseltildiği”ne tanıklık eden 17 yaşındaki Trabzonlu gençlerin, bu ülkeye sadakat ve güven sorunu yaşamalarından daha doğal bir sonuç olabilir mi ?

TFF’nin bir açıklaması olacaksa bu köşeden duyurmaya hazırız. Ama bilmeliler ki bu utancı  susarak unutturmalarına izin vermeyeceğiz.

**

 

 

23 NİSAN FOTOĞRAFINA BİLE  ENGEL OLAN KAFA!

Bu fotoğrafa iyi bakın. Trabzonspor’un yurt genelindeki 33 futbol okulundan biri burası. Aynı spor tesisinin iki ayrı halı sahasından birini TS kullanırken, yan halı sahada da Fenerbahçeli çocuklarımız futbol öğreniyor.

Geçtiğimiz Cumartesi günü Fenerbahçe Futbol Okulunun sorumlusu şirin mi şirin, sevimli mi sevimli, tonton mı tonton abimize, amcamıza, dedemize, ne derkse diyelim içinde sevgi dolu hitaplarımızın öznesi ne “ Bugün 23 Nisan, çocuklarımıza karma bir fotoğraf çektirip medya üzerinden paylaşalım, ‘çocuklardan yukarıdaki kavgaya inat kardeşlik ve dostluk mesajı’ temalı bir haber yapalım teklifinde bulunduk.

Tonton amcamızın da çok hoşuna gitti bu teklif. Çok iyi olur dedi.  Sevindi, sevincini gözlerinde görmemek mümkün değildi.

“Ama evladım” dedi , “ bana izin verin de ben kulübe bir sorayım bunu, sormadan fotoğraf çektirdik diye sorun çıkmasın”

Fenerbahçe’yi idare eden zihniyeti bildiğimiz için “hay hay” dedik , “ siz sorun biz sizden haber bekleyelim, yarın da (24 Nisan Pazar) burada birlikteyiz, yarın çekeriz fotoyu”

Yarın oldu sonra…

Yasal  yolların dışına çıkmış büyüklerce birbirine ötekileştirilmiş çocukları bu ülkenin, yan yana ama birbirlerinden binlerce kilometre uzaklaştırılmış çocukları , üstelik kendi bayram günlerinde bile, bir araya gelip birbirlerine sarılamadılar.

Belli ki izin çıkmamıştı. Tekrar gidip o tonton hocamızı rahatsız etmek kabalık olacaktı.

Çektiremedik o 23 Nisan hatırası dostluk fotoğrafını.

8-9 yaşındaki çocukları kinlerine ortak eden  o narsist ve  faşist kafaları hayatlarımızdan kazıyıp atamazsak, ne bizleri ne de çok daha önemlisi çocuklarımızı güzel günler beklemiyor.

Dayımoğlu Kazancakis, Zorba’ca konuşur!

Komşumuz ihtiyar bir Türk olan Hüseyin Ağa çok yoksuldu, hanımı, çocukları da yoktu. Akşam eve geldi mi, avluda diğer ihtiyarlarla oturur, çorap örerdi. Ermiş bir adamdı Hüseyin Ağa. Bir gün beni dizlerine aldı; hayır duası eder gibi elini başıma koydu; ‘Aleksi’ dedi, ‘Bak sana bir şey söyleyeceğim, küçük olduğun için anlamayacaksın, büyüyünce anlarsın. Dinle oğlum, Tanrı’yı yedi kat gökler ve yedi kat yerler almaz; ama insanın kalbi alır, onun için aklını başına topla Aleksi, hiçbir zaman insan yüreğini yaralama.’