Hayal Ve Gerçek: İzlanda!

Romantik sayılırım evet,

Evet zaman zaman romantizmle hayalcilik içimde bir yerlerde buluşur, hiç olmayacak şeyler kıraathanesinde keyifle aynı çayı yudumlarlar.

Bildiniz, çay keyfi sonrası kendimizi Karadeniz’in hırçın sularına sırtüstü bırakır, bizi unutulmuş hazlar sahilinden kıyıya vurmasının düşünü kurarız. Bekleyenimiz yoksa da izlerimiz tesellimizdir artık.

İzlanda 323 bin kişiyi barındıran bir ada devleti. Trabzon kadar, Rize’den biraz büyük, Diyarbakır’dan biraz küçük.

Halk geçiminin büyük ölçüde sanayileşmiş balıkçılıktan kazanıyor. Tanıdık, haliyle..

Aron Gunnarsson

20160628_124116.jpg

Adalıların kaptanı. Söylediğine ve tanıklıklara göre her maç öncesi ve sonrası taraftarlarıyla bir araya gelerek geçmiş maçı değerlendiriyor, gelecek maçtaki rakibin güçlü ve zayıf yanlarını aralarında tartışıyor, ortak bir sonuca varmaya çalışıyorlar.

İşte yazının tam da burasında;

Arafilboy, Sotka, Faroz kıraathanelerini ananların sayısı ne kadar çoksa, Trabzon’un küllerinden yeniden doğma ihtimali de o kadar fazladır.

Aldıkları ilk paralarla pahalı araçlara hapsolup şehirle bağlarını koparan algı ve varoluşu konumlandırma düzeyine atılmış bir tokattır İzlanda mucizesi.

İzlanda sadece futbolun beşiği İngiltere devini değil, az gelişmişliğin batağına saplanmış ve çırpındıkça batmaya devam eden futbol ve futbolcu sosyolojisini iki seksen yere uzatmıştır.

Ve üstelik bu İzlanda, tıpkı onların uluslararası arenada yaptığı gibi, yerel ölçekte Türkiye’nin “futbol devi” İstanbul oligarşisini yerle yeksan eden Trabzon’un balıkçı çocuklarının ilk yurt dışı seyahatinin de adresidir.

76 Yılında 3 hacimliden oluşan Oligarşi diktasını yıkan Trabzonpor, ilk Uluslararası maçına İzlanda’nın Akranes takımına karşı deplasmanda çıkmış ve 3-1 kazanarak dönmüş, rövanşı da 3-2 kazanarak tur atlamıştı.

***

İzlanda, Trabzonsporun unuttuğu her şeydir.

İzlanda halk, İzlanda tevazu, İzlanda inat,

İzlanda mücadeledir; düşmek ama yine kalkmak; kaybetmek ama yenilmemektir İzlanda

Trabzon…

Kaybettiğin ne varsa İzlanda’da. Farkında mısın?

Sakın romantik bir gaza geliş olarak yorumlamayın. Grup maçlarında izlediğim İzlanda’ya başından beri gıpta, saygı ve tabi ki sevgiyle baktım.

Hatta daha grup maçları aşamasında attığım bir twitle, uzun yıllar sonra ilk kez beğendiğim bir İngiltere ile final oynamalarına dair arzumu , hayalimi paylaştım.

20160628_122927.jpg

Ne demişti Cruyff. Futbol basit bir oyundur. Zor olan basit oynamaktır!

*

YAZIYA MÜZİK: Neşet Ertaş / Kendim Ettim Kendim Buldum

 

 

 

 

Reklamlar

FIÇI DENİZANASI

Ölüyken bile zehirleyebilme özelliği çok ilgi çekici. Bazı türleri tek dokunuşla bir kaç canlıyı birden aynı anda öldürebiliyor. Beyinleri olmadığı ve varlık – hareket yetileri hep ileriye doğru kurgulu olduğu için gideceği yönde yolu üzerinde bulunup da dokunduğu tüm canlılara acı verir.

Omurgasız hayvanların çoğu gibi denizanalarında da aile kavramı yoktur. Sadece kendilerini yaşarlar. Dünyanın en öldürücü 3. canlısı da bir denizanasıdır. Bir insanı sadece 1 saniyede öldürebilir. Yüzde 95’sı su, 4’ü tuz 1’i de proteindir. Tehlike anında nematosit denen bir salgı üretir. Yakıcı ve tehlikelidir. Avlanırken de bu salgıyı kullanır. Denizlerimizde zehirli cinsi çok az görülür. Beyaz (saydam) denizanalarnın zehirleyici özelliği yoktur. Ama başta sarımsı olanlar olmak üzere renkli türleri aşırı zehirli olabilir.

İşte bu da zehirli (çarpan) denizanası görüntüsü.Siz siz olun bu sinsi canlılardan uzak durun. ucunda ölüm var:)

 

 

Türkiyedeki Futbol Taraftarı ve Şehre Aidiyet Hakkında

Yıllar önce ODTÜ kökenli bir akademisyenin, Türkiye’deki taraftar profili üzerine yaptığı bir araştırma ya da tez çalışmasını okumuş ve ülkemizdeki iktidar kuyrukçuluğunun ulaştığı boyuta hayret etmiştim. Üniversite yıllarımın en “haşin” dönemleri olduğu için, bu araştırmaya gereken ‘değeri’ veremedim ve maalesef kişisel arşivime ekleyemedim. O yıllarda (90’lı yılların başı) internet de dünyamıza dahil olmadığı için ne bu akademisyeni bulabildim ne de araştırmasını.

Özeti şuydu o araştırmanın: Türkiye’de Futbol Seyircisi Karakterden Yoksundur!!

Tabi o araştırmanın da, Trabzon ve Trabzonsporlular’a hakkını teslim ettiğini ve ‘Trabzonspor ülkenin tek gerçek deplasmanı ve futbol şehridir’ cümlesini de kaydettiğini ekleyelim.

Bilyoner.com’un son araştırması da, akademik yönü ne kadar güçlü bilemesek de, sonuçları açısından bakıldığında, utanılası bir gerçeği bir kez daha ‘belgelemiştir.’

Görülmüştür ki;

Güzel ülkemizin ‘siyasi’ haritası , her türden iktidarın başkenti olan İstanbul’un üç hacimlisinin renkleriyle örtülmüş, Türkiye’mizin, maalesef birbirinin aynı üç renge mahkum edildiği, bir yoksulluk ve utanç fotoğrafı duvara asılmıştır. Bu utanç haritası ve o haritanın asıldığı ‘çakma vizyonular duvarı’, bu ülkeyi ait olduğu renklerden ve hacimlilerden daha çok seven herkese, tarihe gömülen Berlin Duvarı’ndan daha az acı vermez, veremez.

İngiltere ve İspanya gibi, futbolu hem endüstriyel hem de amatör boyutuyla bir şölen havasında yaşayan ülkeleri, ve o ülke liglerini cazip kılan nedir bilir misiniz?

Şudur misal;

Barcelona ligden düşen Huelva deplasmanına gittiğinde, tribünde sadece bir avuç Barcelona taraftarı vardır ve onlar da zaten ‘deplasmanda takımını yalnız bırakmayan’ taraftarlardır. Yani Huelva’da yaşayan Barceolona taraftarı , saymaya değmeyecek kadar azdır. Zira, bir Huelva’lı için önce şehrinin takımı vardır. Sonra “diğerleri” belki. Yani şehir ‘karakterli bir duruş’a sahiptir, diğer tüm İspanyol şehirleri gibi..

İngiltere’ye geçelim ve şampiyon Manu’nun, 2. lig takımlarından Cheltenham ile FA Cup maçı için deplasmana gittiğini düşünelim. Hepimiz biliyoruz ki, o sahadaki ve saha dışındaki taraftarın neredeyse yüzde 90’ı Cheltenham için oradadır, hiçbir ortak aidiyetler bulunmayan Manu için değil. Çünkü İngiliz şehirlerinin ‘karakter ve duruş zafiyetleri’ yoktur!

Örnekleri çoğaltmak mümkün, çoğalttıkça da dünyanın hiçbir ülkesinde bizim ülkemiz taraftar profili gibi bir ‘garabetin’ olmadığını bir kez daha bir kez daha görmemiz de, kaçınılmaz bir zavallılık.

Son 2 yıldır şampiyonluk mücadelesinin içinde olan Sivas başta olmak üzere, Trabzon dışında bir ‘şehir’ çıkaramayan Türkiye ve Türk futbolu, kendiyle hesaplaşmak zorundadır.

Bu zorunluluk;

Bu ülke; tüm ‘onur yükünü’ Trabzon’a, kalan ne varsa da İstanbul’a havale ederek hiçbir aydınlık geleceği inşa edemez.

FIFA’nın merkezinde Türkiye haritasının üzerinde 1976’dan beri sadece iki şehrin ışığının yandığını biliyoruz, Trabzonsporlular olarak bu durumdan anlaşılması zor bir gurur ve anlaşılması kolay bir hicap da duyuyoruz.

Düşsel beklentimiz şudur;

Bu utanç yelpazesini, gerçeğin ipek eldivene bürünmüş en sert yumruğu olarak, dünyada şampiyon çıkaramayan tek Başkent Ankara başta olmak üzere, gerçek sahiplerinin yüzüne; Bursa’ya, Sivas’a, Rize’ye, Adana’ya, İzmir’e, İzmit’e, Gaziantep’e, Sakarya’ya, Bolu’ya, Ordu’ya, Antalya’ya, Burdur’a, hasılı 81 ilin 79’unun suratına çarpa çarpa;

Bu güzel ülkenin güzelim şehirlerinin taraftar profilleri de, tıpkı İspanya, İngiltere ve diğer tüm ülkelerdeki gibi ‘karakterli ve duruş sahibi taraftar’ düzeyine er geç ulaşacaktır.

Bu arada, Trabzon’daki %72’lik Trabzonsporluluk oranının eksi bakiyesi olan %28’lik kısmın kahır ekseriyetinin; şehirde görev yapan ya da okuyanlar olduğunu, daha küçük ölçekte de, her şeye muhalifler, İstanbul takımı tutmakla “farklı ve şeherli” oldum budalaları ve her şeye yabancı’ların olduğunu düşünüyorum.

Trabzon neden büyük bilir misiniz? Kız takımı şampiyon oldu misal, kimse abartmadı bu şampiyonluğu. Neden biliyor musunuz? Çünkü “gerçek” rakiplerinden kimse yoktu karşısında..

Trabzon, bin yıllardır ‘büyük’ oynar, ‘iktidarı’ hedefler. Küçük hedeflerin şehirleri ve takımlarının ve onları idare edenlerin kavrayabileceği bir ‘duruş’ değildir bu.

Şu Bilyoner haritası bile en çok Trabzonlular’ı rahatsız ediyorsa, memleketlerini de en az şehirleri kadar sevdikleri içindir.

Trabzonlu bilir ki, itaat eden köle olur.

Ne mutlu şehrine gönülden bağlı olanlara.

Sedat TUNALI
kaynak: http://www.htspor.com/spor-yazilari/10592-yazar-B …tbolu.aspx

*******

Yukarıdaki yazı en az 10 yıllık. Yazıya gelen yorumlardan birkaçını da örnek olarak alıp yanlış anlamalara, hiç anlamamalara ve gerçekten katkı veren açıklamalara yanıt, izah, tşk edeceğim.

*******

Deha S.
6 yıl önce – Sal 30 Hzr 2009, 17:39

Yazıda anlatılanlar gerçek fakat yanlı. Anadolu takımlarının dolu geçen tek maçları 3 büyükler olduğunu hepimiz biliyoruz. Fakat bir gerçek var ki; Bursaspor.

Tek gerçek taraftar Trabzon’a ait demişsiniz. Yanlış ! Kapı gibi Bursaspor var.

Bursaspor’un hiçbir maçı boş geçmez. Hiçbir Bursasporlu Bursa’ya 3 büyükler geldiğinde o takımı desteklemez. Kombine oranı %90 civarındadır. Maç günü bilet bulmak imkansıza yakındır. Önceden halletmeniz gerekir..

Ligin devre arası tatilinde Antalya’da ufak bir turnuva düzenlenmişti. Orada Werder Bremen – Bursaspor maçı oynandı. Tribünde 5000’den fazla Bursaspor taraftarı vardı. 90 dakika takımlarını desteklediler. Alt tarafı dandik bir turnuva, gazozuna maç. / Deha kardeşime gecikmiş yanıt: Deha kardeşim konuya Bursaspor açısından bakmış, ama birçok farklı takım taraftarından benzer cevaplar gelmiş. (BU arada Bursaspor şampiyon olmadan yaklaşık 1 yıl önce Bursa’nın şampiyon olması gerektiğini ve olabileceğini de yazım, arşivde duruyor)

Kısaca özetlersem; Bu makalenin anlatmak istediği taraftar sayısı, aidiyet duygusu filan değil. Tabi ki Bursa, Ankaragücü, Karşıyaka, Samsun Sakarya, Rize, Antep, Adana, Konya,Antalya, Göztepe, Diyarbakır vb taraftarının aidiyet duygusu da en az Trabzonspor kadar güçlüdür.

Fakat makalenin anlattığı bu değil. Hepimiz biliyoruz ki, adı geçen illerdeki takımlar, üç İstanbulludan biriyle iç saha maçında tribünleri halka açsa, en az kendi takım taraftar sayısı kadar rakip oligarşi bebesi taraftarı da stattaki yerini alacaktır. Oysa Trabzon’da bu böyle olmaz, bunu da hepimiz biliyoruz. yanisi kimsenin şehir, takım, aidiyet derinliğini ölçmeye ne niyetimiz var ne de haddimizdir bu.Umarım anlatabildim.

******

Bir de bilgilendirme. paylaşan kardeşime tşklerle..

Alıntı:
Türkiye’nin İlk Tribün Grubu; Lazigolar…

Türk tribün tarihiyle ilgili bir şeyler okuduğunuzda ya da dinlediğinizde karşınıza çıkan ilk grup ismi olarak Eskişehirsporlu Amigo Orhan ( Erpek ) ve arkadaşlarını görürsünüz. Gerçekten de bilinen ve yaygın olan ilk gruplardan birisidir Amigolar. Ancak gelin görün ki, geçtiğimiz ay piyasaya çıkan Samsunspor kitabı, Kırmızı, Beyaz, Siyah’ta da vurgulandığı gibi Türkiye’nin ilk tribün grubu aslında Samsunspor’a ait. Lazigolar adını taşıyan bu grubun kurucusu ise Lazigo Yılmaz olarak da bilinen Yılmaz Çolpan.
Futbol Extra olarak, bugün 70’li yaşlarında olan Yılmaz Çolpan’ı İstanbul’daki evinde ziyaret ettik. Bize 1960’lı yılların futbol ortamından ilginç şeyler anlattı.

Yılmaz amca, bugüne kadar neredeydiniz? 1966’daki Fotospor’da resimlerinizi gördükten sonra sizi çok aradık. Nedir bu Lazigolar? Anlatır mısınız?

O zamanlar ben Samsun’da idim. 1965’te Samsunspor kurulmadan önce şehirde bir 19 Mayıs – Fener Gençlik rekabeti vardı. Biz ta o zamanlar böyle çalgılar, davullarla tribün yapardık. 1965’te Samsunspor kurulunca şehirde 19 Mayısçılarla Fenerciler başta olmak üzere bir kabullenememe oldu. Çünkü zaten bir Samsunspor vardı. Ama yeni Samsunspor bizim şehrimizin takımı olduğu için ne yapalım dedik ve şehrin takımı sahiplenmesi için Samsunsporlu Lazigolar grubunu kurduk.

Niçin Lazigo?

Biz deplasmana gidince bize “Lazlar geldi” derlerdi. Aslında Laz değiliz ama madem öyle diyorlar biz de laz ile amigoyu karıştıralım dedik ve oldu Lazigo.

Deplasman yapar mıydınız?

Tabii ki. Çok deplasman yaptık. İstanbul, Ankara… Hele bir seferinde bir Ankara deplasmanında resmen esir aldık stadı. Çok kalabalıktık.

Peki siz tribüncülüğü Eskişehirli Amigo Orhan’dan mı gördünüz?

Yok, biz zaten Orhan’ı ve Eskişehir’i 1969-70’ de gördük. Daha önce de dediğim gibi Samsun’da zaten mahalli ligde biz tribün yapardık.

Kendinize özgü tezahüratlarınız var mıydı?

Tabii… Mesela “Samsamsam Sunsunsun Parolamız Gol Olsun” diye bağırırdık. Maçtan önce sahaya inerdim. Birinci Lige çıkınca yasaklandı bu sahaya inme işi ve bize tribünün önünde yüksek bir set yaptılar. Oraya çıkmaya başladım. Kırmızı Şimşek Çak çak çak… tezahüratımız da vardı.

Ne iş yapıyordunuz Samsun’da?

Mecidiye Caddesinde Kent Kundura vardı; ben orada çalışıyordum. Patronum da memnundu bu durumdan çünkü tribünlerden tanındığım için dükkânın da Samsunspor camiasından pek çok müşterisi oluyordu.

O dönemde Samsun’da başka gruplar da kurulmuş sanırım.

Evet. Bizden başka Lakalar ve Elsugolar da vardı. Elsugolar, Elektrik-Su İşletmesinde çalışanların kurduğu gruptu. İsmi oradan gelir zaten; El-Su-Go… Yalnız o dönemde bu grupların sayısı artınca şöyle bir şey düşündük. Ayrı ayrı olacağımıza birleşelim. İsmimiz de Atatürk’ün şehri Samsun diye Atakanlar olsun dedik ve olduk Atakanlar. Böylece stattaki çok başlılığın önünü almış olduk.

Yani Lazigolardan, Atakanlar’a geçiş yaptınız.

Aynen öyle oldu.

Peki, Atakanlar Grubu olarak neler yaptınız?

Takımımız çok iyiydi. Hep şampiyonluk yarışında oluyorduk ama bir türlü şampiyon olamamıştık. O yüzden 68 senesinde artık tüm şehir kenetlendik. Biz de matbaalarda kitapçıklar bastırdık, şehrin değişik caddelerine pankartla astık. İçerideki her maç tam dolu oynanıyordu ve deplasmanlara da kalabalık gidiyorduk. İlk sezonumuzda olaylı bir Güneş maçımız vardı. O maç yüzünden ceza almıştık ve artık tribünde küfre izin vermiyorduk. Centilmenlik ödülü almak için uğraştık. Gazetelerin yoğun ilgisi vardı. Oyuncularla ilişkilerimiz çok iyiydi.

Transferlere de müdahale edebiliyormuşsunuz taraftarlar olarak…

Evet. Mesela rahmetli Nuri Asan hocanın Samsunspor’a gelişi ilginçtir. Ankaragücü’nden ayrılmış ve Samsun’a gelmiş. Meydanın oradaki Ulusoy yazıhanesine girecekti. Ben kendisini tanıyordum tabii. Dedim “Nuri nereye?” “Ordu’ya gidiyorum, Orduspor’la görüşeceğim” dedi. Ya sen nereye gidiyorsun, dur bakayım deyip onu kaptığım gibi Yılmaz Ulusoy Başkanın yanına gittim. Yılmaz Bakan dedi, “sen madem Samsunlusun, Samsun’un evladısın, ne işin var başka takımda?” Hemen orada anlaştılar. Nuri Hoca da tam bir Samsun aşığıydı zaten. Çıkışta bana dedi, “ya beni mahvettin Yılmaz; Ordu’dan alacağımın 4/1’ine anlaştım ama olsun! Memlekette kalmak güzel…”
Bir seferinde de şu oldu. Bizim çakı gibi bir stoperimiz vardı; Çeto Yalçın. Onu Beşiktaş istiyormuş. Beşiktaşlı yöneticiler Samsun’a gelmişler ve Yeşil Bursa Mağazasının karşısındaki iş hanında Yalçın’ı da yanlarına alarak pazarlığa oturmuşlar. Ben bunu duyunca hemen arkadaşlara haber saldım. Biz Mecidiye’de iş hanının önünde yaklaşık 300 kişi olduk. Dışarıdan bağırıyoruz; Yalçın gidemez… O gün o iş bozuldu ve Çeto Samsunspor’da kaldı.

Sonra Samsunspor Birinci Lige çıktı. Karadeniz’in ilk Birinci Lig takımı oldu. Siz de devam ettiniz mi o süreçte?

Evet… Biz yine Atakanlar olarak devam ettik tribünlere. Deplasmanlara da gidiyorduk. Eskişehir’de oynanan maçta Abidin beyin sarsıntısı geçirmişti. Orada Askeri Hastanede ameliyat olmuş ve Samsun’a gelemedi aylarca. Biz hemen birkaç gün sonra bir otobüs taraftar sırf Abidin’i görebilmek için Eskişehir’e gittik. Bize göstermek istemediler, iyi, dinleniyor falan dediler ama o kadar yol gelmişiz, görmeden gitmeyiz deyip iyice bastırdık. En sonunda hastanenin terasına çıkardılar Abidin’i. Oradan bize el salladı. Çok iyi futbolcuydu çok… Büyük talihsizlik yaşadı daha 22-23 yaşlarında. Sadece o değil o takımda Temel Keskindemir, Gozgoz Yılmaz, Yücel Acun, Rıfat Usta, Pala Cengiz… Çok iyi futbolcular vardı gerçekten de…

Sonra siz Almanya’ya gitmişsiniz işçi olarak…

Evet. 1973’te ben Almanya’ya gittim. Sonra ara ara dönüşler yaptım. Maçlara da gidiyordum ama dağıldı tabii grup. Kesin dönüş yaptıktan sonra da İstanbul’a yerleştim.

Samsunspor’u takip ediyor musunuz halen?

Geçen sene buradaki Kartalspor maçına gittim. Şimdi İstanbul Grup 55’ten pırıl pırıl çocuklar var. Onlara söz verdim; yine gideceğim ama Samsun’a gidemiyorum pek. Yılmaz Ulusoy, Hasbi Menteşoğlu ve İsmail Uyanık çok hizmet ettiler Samsunspor’a. Ama şehir destek vermedi hiçbir zaman. Biz o zaman piyango falan düzenlerdik 50 kuruşluk biletleri bile almak istemezdi esnaf. Halen aynı sanırım para verme konusunda.

Samsunsporlu Amigo Yılmaz olarak başka bir takımı da tuttunuz mu hiç?

Asla… Ben Samsunsporluyum ve sadece Samsunspor’u tutarım. Bununla da gurur duyuyorum.

Zaten size geçenlerde bununla ilgili bir teşekkür plaketi verildi değil mi Samsunsporlu taraftarlarca?

Evet. İstanbul’da Samsunspor kitabının tanıtım gecesinde verildi. O kadar mutlu oldum ki, aradan 40 yıl geçmiş ama halen hatırlayan, kıymet veren insanlar var. Samsunsporlu kardeşlerime, evlatlarıma çok teşekkür ediyorum bu vesileyle. Hatırlanacağımı rüyamda görsem inanmazdım!

Futbol Extra – Mart 2009

******

Alıntı:
Türkiye’nin İlk Tribün Grubu; Lazigolar…

Türk tribün tarihiyle ilgili bir şeyler okuduğunuzda ya da dinlediğinizde karşınıza çıkan ilk grup ismi olarak Eskişehirsporlu Amigo Orhan ( Erpek ) ve arkadaşlarını görürsünüz. Gerçekten de bilinen ve yaygın olan ilk gruplardan birisidir Amigolar. Ancak gelin görün ki, geçtiğimiz ay piyasaya çıkan Samsunspor kitabı, Kırmızı, Beyaz, Siyah’ta da vurgulandığı gibi Türkiye’nin ilk tribün grubu aslında Samsunspor’a ait. Lazigolar adını taşıyan bu grubun kurucusu ise Lazigo Yılmaz olarak da bilinen Yılmaz Çolpan.
Futbol Extra olarak, bugün 70’li yaşlarında olan Yılmaz Çolpan’ı İstanbul’daki evinde ziyaret ettik. Bize 1960’lı yılların futbol ortamından ilginç şeyler anlattı.

Yılmaz amca, bugüne kadar neredeydiniz? 1966’daki Fotospor’da resimlerinizi gördükten sonra sizi çok aradık. Nedir bu Lazigolar? Anlatır mısınız?

O zamanlar ben Samsun’da idim. 1965’te Samsunspor kurulmadan önce şehirde bir 19 Mayıs – Fener Gençlik rekabeti vardı. Biz ta o zamanlar böyle çalgılar, davullarla tribün yapardık. 1965’te Samsunspor kurulunca şehirde 19 Mayısçılarla Fenerciler başta olmak üzere bir kabullenememe oldu. Çünkü zaten bir Samsunspor vardı. Ama yeni Samsunspor bizim şehrimizin takımı olduğu için ne yapalım dedik ve şehrin takımı sahiplenmesi için Samsunsporlu Lazigolar grubunu kurduk.

Niçin Lazigo?

Biz deplasmana gidince bize “Lazlar geldi” derlerdi. Aslında Laz değiliz ama madem öyle diyorlar biz de laz ile amigoyu karıştıralım dedik ve oldu Lazigo.

Deplasman yapar mıydınız?

Tabii ki. Çok deplasman yaptık. İstanbul, Ankara… Hele bir seferinde bir Ankara deplasmanında resmen esir aldık stadı. Çok kalabalıktık.

Peki siz tribüncülüğü Eskişehirli Amigo Orhan’dan mı gördünüz?

Yok, biz zaten Orhan’ı ve Eskişehir’i 1969-70’ de gördük. Daha önce de dediğim gibi Samsun’da zaten mahalli ligde biz tribün yapardık.

Kendinize özgü tezahüratlarınız var mıydı?

Tabii… Mesela “Samsamsam Sunsunsun Parolamız Gol Olsun” diye bağırırdık. Maçtan önce sahaya inerdim. Birinci Lige çıkınca yasaklandı bu sahaya inme işi ve bize tribünün önünde yüksek bir set yaptılar. Oraya çıkmaya başladım. Kırmızı Şimşek Çak çak çak… tezahüratımız da vardı.

Ne iş yapıyordunuz Samsun’da?

Mecidiye Caddesinde Kent Kundura vardı; ben orada çalışıyordum. Patronum da memnundu bu durumdan çünkü tribünlerden tanındığım için dükkânın da Samsunspor camiasından pek çok müşterisi oluyordu.

O dönemde Samsun’da başka gruplar da kurulmuş sanırım.

Evet. Bizden başka Lakalar ve Elsugolar da vardı. Elsugolar, Elektrik-Su İşletmesinde çalışanların kurduğu gruptu. İsmi oradan gelir zaten; El-Su-Go… Yalnız o dönemde bu grupların sayısı artınca şöyle bir şey düşündük. Ayrı ayrı olacağımıza birleşelim. İsmimiz de Atatürk’ün şehri Samsun diye Atakanlar olsun dedik ve olduk Atakanlar. Böylece stattaki çok başlılığın önünü almış olduk.

Yani Lazigolardan, Atakanlar’a geçiş yaptınız.

Aynen öyle oldu.

Peki, Atakanlar Grubu olarak neler yaptınız?

Takımımız çok iyiydi. Hep şampiyonluk yarışında oluyorduk ama bir türlü şampiyon olamamıştık. O yüzden 68 senesinde artık tüm şehir kenetlendik. Biz de matbaalarda kitapçıklar bastırdık, şehrin değişik caddelerine pankartla astık. İçerideki her maç tam dolu oynanıyordu ve deplasmanlara da kalabalık gidiyorduk. İlk sezonumuzda olaylı bir Güneş maçımız vardı. O maç yüzünden ceza almıştık ve artık tribünde küfre izin vermiyorduk. Centilmenlik ödülü almak için uğraştık. Gazetelerin yoğun ilgisi vardı. Oyuncularla ilişkilerimiz çok iyiydi.

Transferlere de müdahale edebiliyormuşsunuz taraftarlar olarak…

Evet. Mesela rahmetli Nuri Asan hocanın Samsunspor’a gelişi ilginçtir. Ankaragücü’nden ayrılmış ve Samsun’a gelmiş. Meydanın oradaki Ulusoy yazıhanesine girecekti. Ben kendisini tanıyordum tabii. Dedim “Nuri nereye?” “Ordu’ya gidiyorum, Orduspor’la görüşeceğim” dedi. Ya sen nereye gidiyorsun, dur bakayım deyip onu kaptığım gibi Yılmaz Ulusoy Başkanın yanına gittim. Yılmaz Bakan dedi, “sen madem Samsunlusun, Samsun’un evladısın, ne işin var başka takımda?” Hemen orada anlaştılar. Nuri Hoca da tam bir Samsun aşığıydı zaten. Çıkışta bana dedi, “ya beni mahvettin Yılmaz; Ordu’dan alacağımın 4/1’ine anlaştım ama olsun! Memlekette kalmak güzel…”
Bir seferinde de şu oldu. Bizim çakı gibi bir stoperimiz vardı; Çeto Yalçın. Onu Beşiktaş istiyormuş. Beşiktaşlı yöneticiler Samsun’a gelmişler ve Yeşil Bursa Mağazasının karşısındaki iş hanında Yalçın’ı da yanlarına alarak pazarlığa oturmuşlar. Ben bunu duyunca hemen arkadaşlara haber saldım. Biz Mecidiye’de iş hanının önünde yaklaşık 300 kişi olduk. Dışarıdan bağırıyoruz; Yalçın gidemez… O gün o iş bozuldu ve Çeto Samsunspor’da kaldı.

Sonra Samsunspor Birinci Lige çıktı. Karadeniz’in ilk Birinci Lig takımı oldu. Siz de devam ettiniz mi o süreçte?

Evet… Biz yine Atakanlar olarak devam ettik tribünlere. Deplasmanlara da gidiyorduk. Eskişehir’de oynanan maçta Abidin beyin sarsıntısı geçirmişti. Orada Askeri Hastanede ameliyat olmuş ve Samsun’a gelemedi aylarca. Biz hemen birkaç gün sonra bir otobüs taraftar sırf Abidin’i görebilmek için Eskişehir’e gittik. Bize göstermek istemediler, iyi, dinleniyor falan dediler ama o kadar yol gelmişiz, görmeden gitmeyiz deyip iyice bastırdık. En sonunda hastanenin terasına çıkardılar Abidin’i. Oradan bize el salladı. Çok iyi futbolcuydu çok… Büyük talihsizlik yaşadı daha 22-23 yaşlarında. Sadece o değil o takımda Temel Keskindemir, Gozgoz Yılmaz, Yücel Acun, Rıfat Usta, Pala Cengiz… Çok iyi futbolcular vardı gerçekten de…

Sonra siz Almanya’ya gitmişsiniz işçi olarak…

Evet. 1973’te ben Almanya’ya gittim. Sonra ara ara dönüşler yaptım. Maçlara da gidiyordum ama dağıldı tabii grup. Kesin dönüş yaptıktan sonra da İstanbul’a yerleştim.

Samsunspor’u takip ediyor musunuz halen?

Geçen sene buradaki Kartalspor maçına gittim. Şimdi İstanbul Grup 55’ten pırıl pırıl çocuklar var. Onlara söz verdim; yine gideceğim ama Samsun’a gidemiyorum pek. Yılmaz Ulusoy, Hasbi Menteşoğlu ve İsmail Uyanık çok hizmet ettiler Samsunspor’a. Ama şehir destek vermedi hiçbir zaman. Biz o zaman piyango falan düzenlerdik 50 kuruşluk biletleri bile almak istemezdi esnaf. Halen aynı sanırım para verme konusunda.

Samsunsporlu Amigo Yılmaz olarak başka bir takımı da tuttunuz mu hiç?

Asla… Ben Samsunsporluyum ve sadece Samsunspor’u tutarım. Bununla da gurur duyuyorum.

Zaten size geçenlerde bununla ilgili bir teşekkür plaketi verildi değil mi Samsunsporlu taraftarlarca?

Evet. İstanbul’da Samsunspor kitabının tanıtım gecesinde verildi. O kadar mutlu oldum ki, aradan 40 yıl geçmiş ama halen hatırlayan, kıymet veren insanlar var. Samsunsporlu kardeşlerime, evlatlarıma çok teşekkür ediyorum bu vesileyle. Hatırlanacağımı rüyamda görsem inanmazdım!

Futbol Extra – Mart 2009

 

 

******

Ümmühan kardeş katkı yapmış, cevap hakkımız yazının sonuna ekli:)

Ümmühan Zeynep
6 yıl önce – Çrş 01 Tem 2009, 11:19

Türkiye ile avrupa karşılaştırması arasında şöyle bir temel fark var: Avrupa’nın tarihinde şehir devletleri vardır, bir çok ülke şehir veya bölgelerin birleşmesi ile oluşmuştur, geçmişte kıyasıya bir rekabet halinde iken sonraları aynı ülkenin şehri olmuşlardır, ayrıca avrupa ciddi mezhep ve sınıf savaşları yaşamıştır, bunlar arasındaki husumet futbol takımları arasında rekabete dönüşmüştür

Türkiye ise 700 yıldır çok katı merkeziyetçi yönetimlerde taşamıştır, bunun çeşitli sonuçları vardır
Her şeyin merkezi İstanbul’dur geriye kalan taşradır, her yeni şey istanbul’dan yayılmıştır, futbol da öyledir Türkiye’de futbol FB-GS rekabeti ile yayılmıştır ve hala da anketlere göre futbol seyircisinin %70 i bu iki takımdan birisini tutmaktadır, anadolu takımlarının çoğunun da temelinde bu iki takım vardır.

Ayrıca Türkiye son 50 yıldır önemli oranda iç göçler yaşamıştır, bir çok şehirde kendini o şehre ait hissetmeyen insanlar çoğunluktadır, daha iyi iş bulduklarında rahatlıkla şehir değiştirebilmektedir, dolayısıyla da başka takımları tutmakta bir sakınca görmemektedirler, bu da çok normaldir…

Dolayısıyla haritalara bakıp utanç verici falan gibi lafların bir anlamı yoktur, bırakın herkes istediği takımı tutsun, anadolu takımları da bu durumlara kafalarını takıp şikayet edeceklerine otursunlar kendi takımlarını nasıl daha iyi noktalara etireceklerine kafa yorsunlar, amatör sporlara önem versinler, kadınların da yararlanacakları modern tesisler yapsınlar..

Hala daha amatör kafalar ile takım yönetip sonra da büyük denilen takımlara atıp tutmak pek inandırıcı olmuyor.. / Ümmühan Zeynep’e yanıt

Sosyolojik tespitlere katılmamak olası değil. Dünya ölçeğindeki yorumlara da eyvallah , İstanbul’u tanımlayan analizlere de.

Lakin, bizim derdimiz şu ki, rekabet Istanbul tekelinden (maviler-yeşiller) kurtarılamadığı ölçüde , sporumuzda da gerçek bir rekabet yaşanamayacak, rekabet ülke sathına yayılamadığı için de başta futbolumuz olmak üzere sporun hiç bir alanında “ekol” olma umudu yaşayamayacağız. İstanbul odaklı oligarşik ve “ötekileştirici” bakış, medya ve siyasetin de desteğiyle rekabeti 2 markanın sidik yarışına sıkıştırdığı sürece , satın alınmış başarılar dışında bir tesellimiz olmayacak.

 

 

 

 

AKSAK!

“isim koymakla oğul yetiştirilmez baba, içini doldurmak lazım”  Hırsız-Polis / Aksak (Uğur Yücel)*

***

Daha iki gece önce sandalyelerimiz birbirine değdiği için nezaketle özürleştiğimiz bir adam
10 dakika sonra sandalyesinde bıçaklanarak öldürüldü. Katil zanlısı yarım saat öncesine kadar aynı masada hasbihal ettikleri bir kişi olduğu için, biz ne olduğunu anladığımızda saldırgan istediğini yapmıştı, O artık bir katildi.

Istanbul ‘ un belki en kaotik ilçesi Kadıköy. Sık yaşanan cinayetler, intiharlar, kavgalar ve kontrol edilemeyen uyuşturucu trafiği için sadece emniyeti ya da zabıtayı suçlamak da işin kolayına kaçmak olur. Kaçmayalım…

Her aksam işimin durumuna 20.15 , 20.45 ya da 21.15 vapurlarıyla Besiktas’ tan Kadıköy’e geçiyorum. Her aksam Rıhtım caddesine kurulan fahişe pazarının içinden çokça tebessüm ve kimi zaman da kasabın merhametine teslim olmuş biftek eziği bir yürekle geçip gidiyorum

Fahişenin her türünün içinden geçiyor caddeyi kullananlar. Her türü derken escort şıkı hanfendiler gelmesin aklınıza; çiçekli entarili, kotlu, yaşmaklı, eşarplı, genci, orta yaşlısı, orta üstüsü…

20.15 vapurundan indiysem eğer, cadde kalabalık olur hep. Davet eden, bekleyen bakışlar, istanbul’a gelmişken bi öpek kafasına sahip müşteri gözleri, pazarlıklar, gidilecek mekan kavgaları, daha önce 1 kez daha “gidildiği” için karşılıklı sahipleniş trajedileri…

21.15 vapuruna kaldığım günlerin birinde caddeden geçerken kimsenin kalmadığına, herkesin bir ekmek bulabildiğine heyo çeken bir iç sesiyle ole çektim. Ama O da ne, O, yolun sol tarafına adeta “çekilmiş”, gelip geçen herkesten
bedeni üzerinden dileniyordu.

Diğerlerinden farklıydı. Tek aksak fahişesiydi o Kadıköy’ün. Tüm arkadaşları ekmeğini bulup köşelerine çekilmişti belli ki, ve her zaman olduğu gibi o yine en sona kalmıştı.

Tüm orospuların içinde O’nun kadar güzel bakanı yoktu. Ama kimse gözlerine bakmıyordu.

Geldim geçtim yanından gözlerine değmeme özeniyle, titrek, üzgün, acılı. Acaba 50 lira verip ona, yoluma devam etseydim gururu kırılır mıydı…