Şükrü Saraçoğlu Trabzonlu olsa ne olmasa ne?

Cumhuriyet  tarihinin en faşist başbakanlarından biri olarak bilinir kendisi. Fenerbahçe’yi de bir diktatör gibi yönetmiş ve zaman zaman devlet olanaklarını kulübüne akıtmış. Bugünkü kıyakları görünce o zamanki “aktarımları” masum bulduğumu söylemem gerek. Zira o dönemde diğer tüm kulüpler gibi Fenerbahçe de bir “spor” kulübüydü ve sevgi karşılıksızdı.

Biz Türk’üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar bir vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan veya azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz. Ve her vakit bu istikamette çalışacağız”  diyen birinin Trabzonlu olması kimseyi şaşırtmaz.

Bir maçta Fenerbahçe’nin attığı bir golü ofsayt gerekçesiyle iptal eden yan hakemin lisansını bir gecede iptal ettirdiği söylenir. Bugünkü yönetime ne kadar benziyor değil miJ

TBMM’de tek maddelik bir yasa geçirterek İttihadspor’un kullanımında olan sahayı Fenerbahçe’ye devrettirdi. Maddede şu yazıyordu; “Aynı semtin iki takımı varsa saha üye sayısı fazla olana verilir”. Nasıl bir şey hatırlattı mı bu Vandalizm size deJ

Varlık vergisini çıkartan Başbakan olarak binlerce masumun kanına girmiş olması da eminim çoğunuzu şaşırtmamıştırJ

Sonsöz;

Benim için Şükrü Saraçoğlu’nun yanında Ogün Samast bile masum kalır, ki Samast da tıpkı Saraçoğlu gibi, kendi dilinden ifadeyle Fenerbahçelidir.

Fenerbahçe camiası Saraçoğlu’nu da Samast’ı da tepe tepe kullansınlar, ama Trabzon’a bulaşmasınlar lütfen.

Bir cümle de Fenerbahçe’ye gönül düşürmüş azınlık kardeşlerime; Stockholm sendromu genetik kodlarınıza mı sızdı, nedir haliniz?

Vakıfay – Volkan Konak Gecesi

Kızılay’ın eski Genel Başkanı Tekin Küçükali kendini sosyal alanın dışında tutamadığından olsa gerek, ve belki çokça da kendi çocukluğunda saklı çaresizliğin etkisiyle, yine yoksul ve başarılı çocuklara el atıyor.

Yoksul çocukların “hamilerinden” biri de kuşkusuz Volkan Konak. Elinden geldiğince elinde-avucunda ne varsa paylaşan ve paylaştıkça mutlu olan bir karakter olan Konak, bu projede Vakıfay’a destek  veriyor.

Konser Haliç Kongre Merkezi’nde  2 Mart Cumartesi saat 20.00 de.

Emre B’nin küfürleri

Victor Hugo’nun sözüdür hani; “Ey şair! Bana yağmurdan söz etme, yağdır” der büyük yazar.

Emre B, son Kasımpaşa maçında da önüne gelene küfretmişmiş!  E bunun haber değeri yok ki artık. Adam köpeği ısırdığında haber olur, köpek adamı ısırınca değil.Hem Zaytung’a göre son maçta beyaz futbolcu ve antrenörlere de küfreden Emre B, herkese eşit mesafede olduğunu ve asla ırkçı olmadığını belgelemişJ

Bu arada Trabzon’un Fenerbahçe hayranı ve kongre Üyesi Valisi sorumuza hala yanıt vermedi, yineleyelim;

Sayın Vali;

Emre B’nin Maçka’ya yaptıracağı okula siyahi çocuklar da kabul edilecek mi!?

Hırsızlığı Meşrulaştıran Okan Üniversitesi!

Okan Üniversitesi halen dosyası Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nde olan ve şikeden 6 yıl 3 ay hapis cezası alan Aziz Y’ye onur ödülü vermiş.

Anadolu Yakası Hakim ve Savcılarının meşhur Nakkaştepe buluşmasını organize eden kişi de Okan Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Mustafa Koçak’tan başkası değildi,yani şike davası sanığı ve FB Kulübü avukatlarından Talat Emre Koçak’ın babası.

Okan Üniversitesinin sahibi sayın Bekir Okan bu değersizleşmenin ne kadar farkında onu da bilmiyorum haliyle. Ama bu değersizleşme mutlaka etkisini gösterecektir. Ahlaktan yana olup da evladını Okan Üniversitesi’ne yönlendirenler artık birkaç kez düşünseler iyi olacak

Reklamlar

Şenol Sümer!

!

Fransız devrimini 3-5 günde olmuş bitmiş bir halk ayaklanması; Marat , Danton  ya da diğer eylemci liderlerini günümüzde yığın yığın bulunabilen menfaat çetelerinin bezirganları zanneden algi ve bu alginin merkez üssü olarak omuz üst bölgesinde bir kelle nahiyesine sahip olan herkes;  şike ve emek hırsızlığını da basit bir adli vakıa olarak görüyor, göstermeye çalışıyor hatta kimi kiralıklar da bu utanç vesikası filmi unutturmak için kırk dereden evlere su servisi yapıyor

Oysa biz insanlığın evrensel değerlerine ırk,dil,din ve mezhep gibi istismara açık konulardan çok daha fazla yakin olanlar için,

Şike ve benzeri hırsızlamalar bir ahlak sorunudur ve toplumsal çözülmeler bu kokuşmuşluğun üzerinden sızar hayatımıza

İşte bu tarihsel ve vicdani sorumluluk gereği

Temiz futbol cephesi, bu kirli “oyunun” bir parçası olarak servis edilen “güzellikleri konuşalım” tuzağına düşmeyecek.

Konuşulmaya değer güzellikleri hep birlikte yaratıp , konjoktüre göre pozisyon alma master tezini gün aşırı yaşatanların sifonunun çekileceği günler çok uzak değil.

Haklıyız çünkü, ve biliriz ki  en kutsal savaşlar önce vicdanlarda kazanılır.

Gelelim Trabzon’un 70’liklerine;

Demokratik çoğulculuğun Türkiye tipi tarifi, aslında demokrasi tarihinin en büyük yalanlarından biridir. Kimse istediğini seçmiyor, bu üçüncü sınıf bir aldatmaca. Her türden seçimde önümüze konan birkaç aday ya da seçenek;  ya liderlerin ya da parti vb kurumların lordlar kamaralarınca tespiti yapılan “elemanlardan”  oluşuyor. Yani “seçilmişlerden” birini seç diyorlar sana, buna da demokrasi, yerseniz!

Ülkemizdeki pek çok gözde kurum bu sayede “klik” ya da “zümre”lerin elinde kalıyor ve bu kurumlara ruh veren, can veren kitleler dış kapıdan içeri alınmıyor. Ama işte “siz seçtiniz” adlı uyuşturucu ilaçla payınıza düşürülen teselliyle “demokrasi” diye ninnileşiyorsunuz! Yine celal yaptım!!!

İşte bu güzide kurumlardan biri de Trabzonspor. Tüm Karadeniz Bölgesinin en büyük “sanayi tesisi” olan TS’yi yıllardır elinde tutan kitleye ben kısaca 70’likler diyorum. Bunlar belli soyadlarına sahip, yöneticiliği bir klanlar düzeni içinde aralarında paylaşan, yaşları da sayıları da 70’lerde seyreden küçük bir grup olmalarına rağmen, “gerekirse komünizmi de biz getiririz”  arkaik düşünsel çukurun Trabzon temsilcileridir.

“Bizans” diye tanımlanan ayak oyunları tarihinin prömiyerinin İstanbul’da yapıldığı doğrudur. Ama doğru olan bir şey daha var; o meşhur İstanbul Bizansı, 1204’teki Latin İşgali sonrası Kommenos ailesi ile birlikte Trabzon’a göç etti ve orayı hiç terk etmedi!

Yoksa, uç siyasi gruplara mensup sağdan say 69 soldan say 71 bizansiyen figür, söz konusu 200 trilyon katma değerli TS pastası ya da başka bir cukkalı iş olduğunda nasıl oluyor da saniyesinde “paydaş”laşıyor sanırsınız.

Trabzon ile, gönül bağı dışında ilişkisi olmayan, şehir ya da takım üzerinden nemalanma kaygısı taşımayan kardeşler;

Trabzon bu 70’liklerden ve onların uç beylerinden kurtulmadıkça tribünden seyretmeye devam edecek ve asla oyunun bir parçası olamayacaksınız. Faruk Şener ya da Sadri Özak; Özkan Güneş ya da Şenol Sümer; Nizamettin Özbak ya da Ali Algan, yok aslında birbirlerinden farkları, ama onlar TS’nin sahipleri, oturun oturduğunuz yerde!

5 “yaran”

Günlük hayhuyun içinde unutulsa da,  kalbimize tohumlamış kimi sahneler boy verir kimi sık kimi değil, kimi gözümüz kimi ruhumuzla. Hepimiz toplamı 1 edemeyen zerrecikleri hayatın, boşluğa rasgele serpili,  estetikle yok edilemeyen kılıç yaraları sırtımızda, faili belirli cinayetlerin hiçleşmiş katillerine karanlığın türküsünü fısıldıyoruz.
 

 

 

 

“Bu sefer sen içecesun bizumkini

İnsana olan inancını ve umudunu hiçbir zaman kaybetmeyen büyükler büyüğü Türk yazarı Orhan Kemal’in, Bursa cezaevinde yattığı yılların (1953-58) ürünlerinden biri olan 72. Koğuş’unun, saflıkla delikanlılık arasında med-cezirler yaşayan kahramanı  Kaptan’ı;  günümüzde artık Rize’de bile bulmakta zorluk çektiğimiz bir güzel insan olarak gelip geçti hayatımızdan.   Kalırsa bir derin sızı kalır evet, hem Kaptan’a hem adem baba koğuşundakilere, hem Orhan Kemal’e hem de Nazım’a yelken açan bir derin sızının ve minnetin sandalı kalır.

“Uzak denizlere sefer eden”, “Kalata’da racon kesen” ve cezaevinde hayali bir kadın uğruna tüketilen bir hayatın adıdır Kaptan. Ama Kaptan’ın hayatı öylesine koca bir yürekle ve usta kalemle kesişir ki, Bursa cezaevi günleri O’nu da ölümsüzleştirir.

Başlığa konu olan cümlenin sahibi Kaptan’dır. Yoksulluğun simgesi olan adem babalar koğuşundadır Kaptan, ve cezaevinin Kemal Abisi(Orhan Kemal) ,  tek bir sigara için adam bıçaklatan yoksulluğun hüküm sürdüğü cezaevinde , sigarasını Kaptan ve adem babalarla paylaşmaktadır. Unutmadan Kaptan karakteriyle hayatının en güzel işini çıkaran Kadir İnanır’a da sevgi ve saygılarımızı iletelim.

Bir gün Kaptan’a Rize’deki annesinden hatırı sayılır bir para gelir. Belli ki annesi neyi var neyi yoksa satmış ve garip oğluna göndermiştir. (Bu sahnede yürek burkulması yaşamayan biri var mı bilmem, ben daha bir kez olsun gözlerim dolmadan geçemedim bu faslı)

Bir anda “zengin” olan Kaptan’ı, “sakıncalı” Kemal Abi’sinin koğuş kapısının mazgalında görürüz. Kemal abi, içerde koğuş arkadaşı genç siyasi tutukluyu, Almanlara gösterdiği bilinçsiz yakınlık nedeniyle fena halde haşlamaktadır.  Kaptan, “Kemal Abi” diye seslenir ve Kemal abi hemen elini yeleğinin sağ cebine atarak sigarasını çıkarır ve kapıya yönelir.  Kaptan Kemal abisinin ikramını büyük bir saygıyla reddeder ve bir paket  sigara uzatır mazgal boşluğundan;

“Kemal abi, çok içmişum senun cigarani, bu sefer sen içecesun bizumkini, hem da kendi elumle yakacağum cigarani” der ve yakar cigarasını Kemal abisinin.  Ancak içi rahat etmemiştir bu saf Karadeniz delikanlısının, zira az önce Kemal abisi genç mahkum arkadaşını fena halde haşlamış ve Kaptan da bu sözleri duymuştur. Muhtemeldir ki hayatında siyasete dair tek bir cümle kurmamış olan Kaptan konuşmasına devam eder;

“ Lakin vardur bir ricamuz. (arka planda üzgün ayakta duran delikanlıya bakarak) Subyandur, bilmez mahpusu, bilmez hanyayi konyayi, biz da oyleyduk delikanli uşakken…”

Gözleriniz dolmadıysa filmi, bu sahneyi ve Kaptan’ı izlemediğiniz içindir…

Kaptan’ların nesli tükendi nicedir, hepimizin etrafında yüzlerce “POPİ” (cezaevinin getir-götür işlerini yapan ve hayali sevgili yaratarak Kaptan’ı soyup soğana çeviren Bezirgan Bobi karakteri)  var ve hala kokusunu burnumuzda hissettiğimiz kuru fasulyenin tadı…

Sonra Kemal abi genç koğuş arkadaşının gönlünü alır ve Orhan Kemal 50-60 yıl sonra bu kitabı okuyan ya da bu filmi izleyen herkesin kulağına şunu fısıldar;

Cezaevinde de olsak , özgürlüğümüz haklı ya da haksız olarak elimizden alınmış da olsa, ancak başka insanları da mutlu edebildiğimiz kadar  tutunuruz hayata.

Meğer mutluluk, bir Pazar sabahı tüm sevdiklerinden  ayrı bir başınayken  hiç tanıyamadığın sevdiklerini  birkaç damla gözyaşının içinde bulmakmış .

Eyvallah!

İstanbul Ankara Arası Tarifsiz Bir Gönül Yarası

Çok dramatik bir başlık oldu sanki. Ne gereği var denebilir, darlatma bizi Selo  ha sıkıntı arkadaş diyenler olabilir, vur kendini Trabzon’a seninki deniz özlemi tavsiyeleri belki, hatta yakıp bütün gemileri Zavzaga’ya  kuzeyli leylili elifli bir mutluluk inşa et diyenler de, olabilir.

Ama işte bir Pazar sabahına uyanıp, yeni ev için birkaç öteberi almak için sokakla buluşup , tam kavşakta, bir anda direksiyonu Ankara tabelasına kırıp ceketi alıp giderken; , araç motoru feryat figan eder ve asfaltı köküne kadar daraltırken , bir ürperti ile dikiz aynasında kontrol ettiğin ardın mıdır ya da orada rastladığın gözler senin gözlerin midir,  yine de…Evet benim gözlerim…Nereye savurursa savursun hayat, değişmeyen tek şeyi kimilerinin, hani Volkan Konak bir şarkısında söylüyor ya;  “bir tek gözlerim değişmedi,  bir tek gözlerim”

Dünden kalan bir şarkı takıldı zihnime, hedefim hedefsiz

Kuzey’in dilinde popüler bir serenad;

“Baba yumurtalı protes yaptılar”

Görüntü hoşuna gitmiş belli ki.

“Oğlum ne yapmışlar ne yapmışlar, anlamadım?”

“Yumurtalı protes”

“Ne  tes ne tes?”

Tüm dikkati bilgisayardaki Batman oyununda ama bir yandan da bana piyasa yapmaya devam ediyor. Ama ses tonu her sorumdan sonra biraz daha Karadeniz

“Puresto puresto babaaa”

Son iki a harfi boşuna fazladan kullanılmadı, mesajı alıyorum

“Ha tamam şimdi anladım. Boşver sen onları oğlum, yumurtadan ne çıkar. Batman kötü adamları hacamat ettikten sonra  Kandilli’de zinoslara simit atmaya gidelim mi”

“Gideliiimmmmm”

Anlaştık ,gittik. Kandilli zinosları kesmedi , Kanlıca’da yoğurt yeme bahanesini yaratıp kendimize, ikimiz de yemeden , üç simidi paylaştık martılarla. Geceledik boğazda epey bi, sonra uykuya teslim oldu masumiyet ve yatağıyla buluştu mışıldayıp yorgunluğu.

Nerden estiyse radyonun teybine Kenny Rogers sızıvermiş, ama benim kalbim çoktan zinosların martıların şairi Can Yücel’e uçuvermiş.

Günlerdir körköstebek nefsimle öyle hırlı

Ve öylesine harlı ki

  esrik nefesim

Bir kibrit tutsam parlayacak.

Bir sarnıç gemisi diyecekler alev almış

Boğazın iki yakasından

 

oysa bir gaz tenekesiyle bir şişe mavg

Gelişi güzel mi güzel bir ocak

Suların ortasında sevgili öfkemle benim

Yanacak bahar erişinceye değin

Soğuktan morarmış kanatlarını

  ısıtsın diye martılar

 

Martılar ki sokak çocuklarıdır denizin

 

Martılar denizlerin sokak çocukları çino, sen de  Ankara – İstanbul yolunun. Aslında ne onların ne de senin gidecek bir yerin yok, sokakları evlemişsin de farkında değilsin, henüz. Hoş İstanbul Antalya yolu da yaşanılası, ama ille de Karadeniz sahil yolu; her noktasından deniz görür!

“Halit Paşayı Vurdular!”

Kurtuluş Savaşımızın efsane komutanlarından “Ermenistan Fatihi” Halit Paşa 1925 yılı Şubat ayının ortalarında Meclis koridorlarında arkadaş kurşunuyla vurulmuş ve aldığı kurşun yarasının etkisiyle 15 Şubat’ta hayata veda etmişti.

Mustafa Kemal’in en çok güvendiği silah arkadaşlarından biri olan Halit Paşa, dağılma sürecindeki Osmanlı’dan kurulma sancıları çeken Türkiye Cumhuriyeti sürecindeki hemen tüm önemli savaşlarda komutanlık yapmış, ve vücudunda onlarca kurşun yarasını onur madalyası gibi taşıyan bir askerdi. Milli Mücadele sırasında Ermenistan seferinde, zemherinin Kafkaslarda kar boyunu insan boyuyla eşitlediği bir dönemde Kars’a hücum etmiş ve Ermeni işgali altında bulunan kenti bir saat içinde teslim alırken Ermeni Ordusunu da komuta kademesiyle birlikte esir etmişti.

Esasen Halit Paşa’nın kahramanlığı, cesareti ve memleket sevgisi konusunda herkes hemfikirdi. Paşa savaş meydanlarında geçen ömür boyunca evlenmeye fırsat bulamamış ve “bendesini” memleket sevdasına feda etmişti. Savaş sonrası Ardahan mebusu olarak Gazi tarafından meclise dahil edilen Paşa, ne yazık ki bu “yerleşik” hayata adapte olmakta zorlanmıştı. Meclise silahla gelmek yasak olduğu halde Halit Paşa bu yasağa uymaz ve belinde çift revolverle oturumlara katılırdı. Savaşlardaki cesareti nedeniyle “Deli Halit Paşa” olarak da bilinen bu onurlu insanın Kurtuluş Savaşında gösterdiği büyük yararlılıklar herkes gibi Mustafa Kemal’in de takdirlerini görmüştür. Rivayet edilir ki; Sakarya Meydan Muhaberesi sırasında düşman hatlarına “aklın almadığı” bir saldırı gerçekleştirildiğini ve düşman birliklerinin irtibatının kesildiğini haber alan Mustafa Kemal’in ilk cümlesi şu olmuştur: “Bunu yapsa yapsa Deli Halit Paşa yapmıştır” Evet Gazi yanılmıyordu, bu inanılmaz cesareti Deli Halit Paşa göstermiş ve savaşın seyrini değiştirmişti. Bugünden bakınca; bunun ne anlama geldiğini birçoklarımız kavrayamıyordur, mesela ben bu yazıyı yazamaz sizler de okuyamazdınız. Ne kadar basit ve soğutucu değil mi…

Cephelerde ve savaş meydanlarında geçen bir ömrün son demlerini TBMM’ye taşıyan Paşa, savaş meydanlarında tanığı olduğu yüzlerce, binlerce sahnenin ruhunda yarattığı travmaları da Ankara’ya yanında getiriyordu. Yüzlerce silah arkadaşını ve binlerce askerini vatan uğruna şehit vermiş, savaş meydanlarından onlarca şarapnel ve kurşun yarasını “onur madalyası” gibi vücuduna kazımıştı Paşa, hiç kimseden hiçbir şey ummayarak, tek,  bir sevda uğruna..

Bir Şubat günüydü, Sivas mebusu Muammer Bey, ordu masraflarını kısmak gerektiğine dair bir konuşma yapar Meclis’te. Daha bir gün önce Malul Gaziler lehine bir önerisi ciddiye alınmadığı için kızgın olan Halit Paşa, bu konuşma üzerine hiddete kapılır ve “orduyu aç mı bırakmak istiyorsun, askerliği bitirecek misin” diye Muammer beyin üzerine yürür. Araya girenlerce teskin edilen  paşa, “hiçbir önerim kabul edilmiyor” diyerek herkese küser.

Bir gün sonra..Elaziz mebusu Hüseyin Bey, baytarların terfilerine dair bir teklifi Paşa’nın da imza etmesi için yanına gelir.

-Paşam imza eder misin

-Okumadan imza etmem

-Okuyunuz o halde Paşam

-Vaktim yok

-Fakat acele paşam

-Ee uzattın, vaktim yok dedim…

Hüseyin Bey’in ısrarı üzerine sinirlenen Paşa “ Vay sen bana tahakküm mü ediyorsun” diye tavrını sertleştirince Hüseyin Bey alttan almış ama Paşa’yı yatıştırmak mümkün olmamıştı. Araya girenler her ikisini de farklı odalara alarak işi tatlıya bağlamak isterken Paşa bir aralık Salih Bozok’un kulağına” Git Hüseyin’i buraya getir, konuşalım” der. Sinirli halleri bilinen Paşa’sı sürekli kontrolde tutan mebus arkadaşları Rize Mebusu Rauf, Afyon mebusu Ali, Bozok mebusu Salih ve Antep Mebusu Kılıç Ali tetikteydiler. Bir ara, Paşa’nın Hüseyin Bey’i dışarı davet etmesi üzerine , hatta sürüklemeye çalışması üzerine Afyon Mebusu Ali Bey, “Paşa asabiyetten vazgeç her şey senin istediğin gibi olur” demesiyle geri dönen Paşa çifte revolverlerini çekerek aniden “ Ala sana kel Ali” diyerek ateşler. Bu beklenmedik hücum üzerine geri çekilen Kel Ali, ayağının merdiven halısına takılmasıyla sırt üstü düşerken Halit Paşa üstüne atılmış ve üçüncü kurşunu tam beynine sıkmak üzereyken yetişen Cebelibereket(Osmaniye) Mebusu Avni ile Rize mebusu Rauf Paşa’nın bileğinden tutmasıyla  kurşunun boşa gitmesini sağlamışlar. Bu sırada müdahalecilerden birinin de bir el ateş ederek Paşa’yı yaralayıp silahını aldığı görülür. Yetişenler olayı çözmeye çalışırken hala ayakta olan Halit Paşa “ Keli altıma aldım, hergele Rauf beni arkamdan vurdu” derse de, Rauf bey Paşa’yı vurabilecek en son kişi olduğunu, zira harp meydanlarında birçok kez birbirlerinin kucaklarında yaralarını tedavi ettiklerini söyleyerek uzaklaşır.

Gazi Paşa olayı duyar duymaz gelir ve bir masa üzerinde boylu boyunca yatan Paşa’nın başının altına kendi odasından getirdiği yastıkları kendi elleriyle yerleştirir. “Bir şeyciğin kalmayacak, yine arslan gibi kalkacak ve çalışacaksın. Üzülme.. Hiçbir şey düşünme.. Allahın inayetiyle bir iki gün sonra taburcusun Paşa” diye en değerli komutanlarından birine teselli veren Mustafa Kemal, devrin en ünlü Operatörü Orhan Bey’in derhal İstanbul’dan  Ankara’ya getirilmesi için emir verir. 13 Şubat’ı 14’e bağlayan gece yarısını biraz geçe Paşa’yı görmek için yanına gelen Gazi Mustafa Kemal, nemli gözleriyle artık son nefesini vermekte olan “Deli” Paşasının alnını okşarken artık gözyaşlarına hakim olamıyordur. Sabah karşı saat 2 de Paşa son nefesini verir, geride “Paşa’yı kim öldürdü” sorusunu, ki yanıtı hala bilinmez, bırakarak..

Asabiyetiyle ünlü, savaş meydanlarında geçen bir ömrün ardından Meclis’e uyum sağlamakta zorlanan bir insan portresiydi Halit Paşa. Türkçemizin onurlu ve en büyük şairi Nazım Hikmet’in “Savaştan önce Kartal’da ırgattı Kazım, savaştan sonra Kartal’da Irgat” şiirinde anlattığı türden, hiç kimseden hiçbir şey ummadan, sadece memleket ve hürriyet sevdasının peşinde geçen onur dolu bir yaşamın ardından bir arkadaş kurşunuyla hayata veda etti Halit Paşa. Hiç evlen-e-medi, zira O, memleket ve hürriyetle sevdalıydı. Bugün İstanbul Eyüp’te kendi adıyla anılan konağı lokanta olarak hizmet veriyor. Eğer birgün O “lokantadan” içeri adımınızı atarsanız, cephelerden cephelere sürülmüş, zerrece leke katılmamış onur ve hürriyet düşkünü romantik bir adamın konuğu olduğunuzu sakın aklınızdan çıkarmayın.. Bir de, “Deli Halit Paşa” ve onun gibi binlerce isimsiz romantik olmasaydı, o kapıya adım atamayacağınızı, tabi bir de vatandaşına “lan” diye hitap edebilen  başbakanın Paşa’nın çizmesi bile olamayacağını..

Halit Paşa’yı vurdular!

Trabzon’un Futbol Aklı

Trabzon’un futbol aklına değil, iyi futbolculara ihtiyacı var.

Kimseden zerre destek almadan İstanbul dükalığını defalarca yerle yeksan eden Trabzon futbolu, değişen ekonomik koşulların yanı sıra, endüstri ve pazarlama teknikleriyle de sağlıklı bir ilişki kuramamanın çaresizliğini yaşıyor. Oysa insan kaynağı aynı, ana damar yerli yerinde duruyor.

Okay örneğini sık vermemin nedeni de bu, eğer Trabzonspor takımının orta sahası Okay kalitesindeki bir oyuncuya teslim ediliyorsa, orada sorun oyuncuda değil, o oyuncu üzerinden Trabzonspor kurgusu yapan futbol aklındadır.

Ersun Yanal’ın teknik adam başarılarını küçümseyen biri olmadım hiç, kimi ahlaki nedenlerle TS’ye uygun olmadığını sıkça söylesem de, imzayı attıktan sonra bu konuyu da dondurdum. Ama ne zamanki Fatih Terim sokuşturması Okay’ı ilk ciddi maçında sahaya sürdü, benim için Teknik Adam farkı da o dakika sıradanlaştı.

Ersun Yanal artık 2 kere düşünmek zorunda. Bu oyuncular benden habersiz alındı diyemez, bu takım onun takımı. Elindeki malzemeyi yeniden tartıp, oyuncu yeteneklerine göre başarılı ve sonuç alıcı bir kurgu inşa edemezse hem kendine, hem ona güvenen yönetime hem de şehre çok yazık edecek.

Bir taraftar paylaşmış twitterda, Trabzonspor hep aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar bekleyen aptallara dönmüş (Einstein’a sevgiyle…)

Son olarak;

Trabzonspor tescilli şikeci Aziz Y’nin şike hırsızlamasıyla lekelenen onuruna sahip çıkmadan, hakkını söke söke almadan çıktığı her maçın 3-0 mağlubudur zaten, 4 olsa da fark etmez.

Bizim kırmızı çizgimiz bu mücadelenin son 2 adım olan CAS ve muhtemel FİFA aşamalarında, yönetimin hakkını arama ve alma iradesinden zerre miskal geri adım atmamasıdır. Atmayacaklarına da inanıyor ve Kasım ayı içindeki “muhtemel” “adil” karar sonrası yepyeni bir sayfayı gülen yüzlerle açacağımız günü bekliyorum