Hırsızın penceresinden futbolumuzun sosyolojisi üzerine…Mağduru “akademisyen bile” iplememiş.

”Futbolda şiddetin temelinde ataerkil değerlerimiz var”
Sporda şiddet konusunda yaptığı çalışmalarıyla tanınan Doç. Dr. Nefise Bulgu ‘Olayı tek bir nedene bağlamak doğru değil’ diyor ve ekliyor: ‘Sporda şiddetin erkeklikle, ataerkil değerlerle bağlantısı var. Şiddet ve spor erkekliğin meşru alanı. Bu geçmişten beri böyle. Günümüz futbol tribünlerinde, sahalarında ataerkil ilişkiler sergileniyor. Çünkü sporda şiddet erkek kimliğini yansıtıyor. Yükselen milliyetçilik de bu şiddeti bir erkek eylemi olarak meşrulaştırıyor’
21/05/2012 – 16:52
Geçen hafta Fenerbahçe-Galatasaray maçında yaşananlar tam bir haftadır farklı boyutlarıyla tartışılmaya devam ediyor. Çünkü maç sonrası görüntüler, bir futbol şampiyonasından ziyade savaş alanına benziyordu. O nedenle geçen haftanın en popüler ifadelerinden biri de ‘tribün terörü’ oldu. Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu (PFDK), Fenerbahçe’ye taraftarlarının neden olduğu saha olayları nedeniyle 6 resmi müsabakayı kendi sahasında seyircisiz oynama, Galatasaray Kulübü Başkanı Ünal Aysal’a da sportmenliğe aykırı açıklama yaptığı gerekçesiyle 21 gün hak mahrumiyeti cezası verdi. Olayları, Hacettepe Üniversitesi Spor Bilimleri ve Teknolojisi Yüksekokulu’nda Spor Tarihi, Spor Sosyolojisi, Serbest Zaman Sosyolojisi dersleri veren Doç. Dr. Nefise Bulgu ile konuştuk. Sosyoloji doçenti olan Bulgu, sporda şiddetle bağlantılı olarak yaptığı kimlik, toplumsal cinsiyet, erkeklik konularındaki çalışmalarıyla Türkiye’nin önde gelen isimleri arasında gösteriliyor.
Hacettepe Üniversitesi Spor Bilimleri ve Teknolojisi Yüksekokulu’ndan Doç. Dr. Nefise Bulgu geçen hafta Fenerbahçe ve Galatasaray arasındaki şampiyonluk maçı ertesinde yaşanan olayları toplumsal dinamikler açısından AKŞAM’a yorumladı:
– Geçen hafta Şükrü Saracoğlu Stadı’nda gördüğümüz protestolar neyin protestosuydu sizce? Kupa mı, biber gazı sıkan polis mi yoksa 3 Temmuz’da başlayan sürecin travması mıydı protesto edilen? Nasıl bu aşamaya geldi Türk futbolu? 
Türk futbolu zaten bu aşamada değil miydi, bunu konuşmamız gerekiyor. Çünkü spor, özellikle de futbol denildiğinde akla ilk gelen oyunun güzelliğinden öte hep şiddet olmuyor mu? O zaman önce şiddetin köklerini bilmeliyiz. Tabii ki cumartesi günü yaşanan olaylarda 3 Temmuz’un da tetikleyici etkisi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ama yine de olayları 3 Temmuz’a bağlamak kolaycılık, anlık bir nedene bağlamak olur. Bunun dışında ‘Taraftar kimliği, taraftarlık nedir?’ açısından bakmak gerekiyor.
FB TARAFTARLIĞI ETNİK KİMLİK
– Nedir taraftarlık? Siz nasıl tanımlıyorsunuz?
Taraftar olmak bir bütün olmaktır, bir kimliktir. Ülkemizdeki futbol açısından taraftar karşısındaki rakibini ‘öteki’, olarak görmektedir. Yani; taraftar, burada karşı tarafa üstünlük kurma isteğinde olandır. Bir grup davranışıdır aslında taraftarlık. Sosyolojik boyutuyla bir grup kimliğidir. Varlığını ötekiyle tanımlar grup. Sahada takımı kazanırken, tribünde karşı tarafa üstünlüğünü hissettirmek ister, taraftar. Cumartesi günü Fenerbahçe bunu yaşayamadı, karşısında rakip taraftar yoktu çünkü. Ama sözkonusu olaylarda Fenerbahçe ile ilgili etnik kimlik benzeri diyebileceğim çok güçlü bir duygusal bağ hissettim bunlara ek olarak.
–  Ne kastediyorsunuz etnik kimlik yapısıyla? 
Bakın ‘habitus’ kavramı burada taraftarın etnikliğini açıklamada anahtar.  Taraftar kimliklerinin oluşumunda, habitus, bize, bireyin bağlı olduğu taraftar grubuna özgü davranış, duygu, renkleri doğrudan benimsediğini ya da doğrudan edindiğini söyler. Bu işte doğrudan bir topluluğa bağlanmanın kökleridir, aynı zamanda.  3 Temmuz süreciyle başlayan olaylar, Aziz Yıldırım’ın yaşadıkları… Bu süreçler taraftarlar arasında giderek artan bir dayanışma oluşturdu. Dışarıdan gelenler farklı bir tehdit olarak algılandı ve etnik kimlikte olduğu gibi, bir tür güçlü duygusal bir bağ oluştu. Bu, zaten var olan dayanışmayı pekiştirdi.  Tüm bunlar nedeniyle, Fenerbahçe taraftarlığı geçen cumartesi sosyolojik açıdan etnik kimlik yapısında karşımıza çıktı. Etnik kimlikleri biliyorsunuz, her an kendilerini savunmadadır. Her an kendisini göstermek ihtiyacındadır, yok olmayı engellemek isteğindedir. Cumartesi günü Fenerbahçe taraftarının böyle bir direniş içinde olduğunu gözlemledim. Etnik kimlik dediğim boyutta taraftar savunma ihtiyacı hissetti.
– Endüstriyel futbol Türkiye’de taraftar profilini şiddetle ilişki bakımından değiştirdi mi? 
Geçmişten bugüne değişmemek söz konusu olamaz. Sosyolojide biz taraftarlığı ‘alt kültür’ olarak alıyoruz. Alt kültürlerin kendince stilleri, değerleri, normları var. Endüstrileşme elbette bu kültürün bizim toplumumuza özgü şekilde değişmesine yol açtı. Bu çerçevede, ‘Belli bir holigan grup var, tüm bunları o grup yapıyor’ diyerek, olayı basitleştirmek çok doğru değil. Elbette her zaman olaylara öncülük eden bir grup olur. Zaten bunların kim olduğu biliniyor, güvenlik güçleri önceden önlem alabilirlerdi. Bu olayları, önlemlerden çok daha boyutlu ele almak gerekli.
– Nasıl çok boyutlu ele almalı? 
Gerçekten taraftarların değerleri, normları değişti mi? Bu işte etiketlenmek istenen taraftar kitlesinin çevresini gerçekten biliyor muyuz? Bunu bilmiyoruz. Söylentiler var ama elimizde böyle bir araştırma, somut veri yok. En büyük önemli nokta da gerçekten toplumda şiddetin gerçek nedenini biliyor muyuz, araştırıyor muyuz? Ben yaptığım araştırmalardan yola çıkarak, sporda şiddetin erkeklikle bağlantısını kurabilirim. Futbolda şiddetin, taraftar ile oyuncu arasındaki bağlantının, antrenör ile oyuncu arasındaki bağlantının temelinde ataerkil değerler var. Ama sadece bir nedene bağlamak yeterli değil. Çok yönlü araştırmalar yapmadan, sosyoloji, psikoloji siyaset, felsefe olmadan olmaz. Yani yasalarla bu sadece geçici önlemler oluyor,  yaşıyoruz gördüğünüz gibi.
DİN VE MİLLİYETÇİLİK
–  Yasalarda sporda şiddeti önlemek için yapılan değişiklikler tek başına yeterli değil diyorsunuz… Ne yapmalıyız peki?
Hayır. Yanlış anlaşılmasın, ben asla önlem alınmasın demiyorum. İlk etapta gereken önlemleri alabilirsiniz ama sporda şiddetin gerçek nedenine inmediğiniz sürece yasa çıkarmak gibi önlemler sadece görünüşte ya da sadece kısa süre etkili olur. Bir süre sonra, olay başka bir yerden yine patlar.
– Tek bir nedene indirgenemez dediniz ama sizin öngörünüze göre sahalarda gördüğümüz şiddet görüntülerinin altında yatan gerçek sebep ne? 
Bunun altında pek çok neden var. Öncelikle futbolda şiddetle bağlantılı olarak topluma bakmanız şart. Çünkü toplumsal bellek diye bir şey var. Mesela milliyetçilik dediğiniz ve bütün dünyada yükselen bir eğilim var. Bütün toplumlarda olduğu gibi bizde de din boyutu çok önemli. Bütün bunları şiddete yönlendirici etken olarak görebilir miyiz? Bence görebiliriz.
– Bu ifadenizi biraz açar mısınız? 
Bunu ‘din spora engeldir’ anlamında söylemiyorum. Ama dinin kendisi de çok önemli sınırlayıcıdır ve belli kurallar koyar, toplumda o koşular içinde davranılmasını ister. Dinlerin, özellikle de Müslümanlığın çıkış amacı, en büyük özelliği toplumsal bir düzen getirmesidir.  Dolayısıyla böyle bir düzen ve kurallar içindesiniz. Tarihten gelen bu toplumsal bellek içerisinde bize rahat davranabileceğimiz bir alan olarak bırakılıyor spor. Burada sizin sınırsız eğlenmeniz ve rahatlamanız istenir. Ama endüstrileşme, metalaşma ve globalleşmeyle birlikte yerel kimliklerin kaybolma korkusu başladı ve bütün bunlar bu alanı rahatlama yerine, şiddete yönelten bir alan haline dönüştürdü. Fenerbahçe taraftarı bir yanıyla bu eğlenceyi de dışarıdan izler gibiydi. Neden mi? Çünkü taraftarlığın gerektirdiği kimliğini karşıdakine sergileme fırsatını bulamadı. Ritüeller ile bir eğlenceye dönüşemedi, rahatlayamadı en genel anlamıyla. Dolayısıyla Fenerbahçe’nin son olayı uzun zamandır biriken şeylerin patlaması. Güvenlik güçlerini hiçbir zaman bir siyasi görüşün temsilcisi olarak görmek istemiyorum ama burada ‘Fenerbahçe taraftarı’ ve ‘polis’ olarak iki
erkek rakip grubun karşımıza çıktığını görüyorum. Eminim orada Galatasaray da olsaydı aynı sorun yaşanırdı.
–  Milliyetçiliğin yükselmesiyle futbolda şiddet arasında nasıl bir paralellik kuruyorsunuz? 
Milliyetçilik de bir savunma, korunma, kimlik göstergesi. Özellikle globalleşme ile beraber kimliklerde bir kaybolma, yitip gitme süreci yaşanıyor.  Dünyada da yerel kimliklerin çok fazla öne çıktığını görüyoruz. Küçük küçük bölgesel kimlikler var ama bunun yanında şu anda bir ulus devleti koruma endişemiz de var. Böyle olunca da tribünler kendimizi gösterebileceğimiz, düşüncelerimizi, davranışlarımızı özgürce belirtebileceğimiz yerler olarak karşımıza çıkıyor. Tribünlerde de milliyetçilik yükseliyor, şiddeti de körükleyerek. Şiddet ve spor erkekliğin meşru alanı. Bu geçmişten beri böyle. Günümüz futbol tribünlerinde, sahalarında ataerkil ilişkiler sergileniyor. Çünkü sporda şiddet, erkek kimliğini yansıtıyor. Yükselen milliyetçilik de bu şiddeti yine bir erkek eylemi olarak meşrulaştırmakta. Neden mi? Çünkü milliyetçilik ve erkeklik tarihsel süreçte birlikte anılırken, spor hep güçlü bir araçtı diğer yanda. En güzel tezahürünü spor sahalarında görüyoruz böylece.
Kadınların psikolojisi değişiyor
– Fenerbahçe seyircisinde gördüğümüz ve topluma da sirayet eden ‘yenilgiyi kabul edememe’ psikolojisini nasıl yorumluyorsunuz?   
Erkeklik ataerkil sistemde hep güçlüdür. Hegemon olmak, her şey onun üzerinden konuşulsun ister ve kaybetmek istemez. Bu erkekliğin özündedir ve çok doğaldır. Karşı tarafa, diğer erkeklere üstünlük kurmak ister. Futbolda da ataerkil kalıplar işliyor. Taraftar kitlesi de aslında böyle. İşin ilginci, kadın taraftarların da aynı psikolojiye girdiğini görüyorsunuz.
– Evet, ilginç bir noktayı gündeme getirdiniz. Neden böyle oluyor ve kadınlardan hiç beklemedik tavırlar görüyoruz?
Çünkü o bahsettiğim ‘taraftarlık’ etnik kimliğine bürünüyorlar.  Böyle olunca da sadece kazanmak istiyorsunuz, hiçbir şekilde kaybetmek istemiyorsunuz. Yurtdışında yapılan araştırmalar da profesyonel olarak sporun içindeki kişilerin sporda şiddeti çok doğal bulduklarını ortaya koyuyor. Benim yaptığım bir araştırmada da futbol oyuncuları şiddeti oyunun doğasında gördüklerini söylüyorlardı.  ‘Oyunun doğasında var, özellikle yapılmıyor’ gibi bir normalleştirme eğilimi var futbolda şiddet için.
GERÇEKÇİ DEĞİL
– Siz biraz değindiniz ama Başbakan Erdoğan’ın tribünlerde kadınların küfür etmesi ile ilgili eleştirisini de sormak istiyorum. ‘Biz erkekleri durdursunlar diye hanımları sahaya gönderdik ama onların küfürlerini duyunca hicap duydum’ diyor. Ne dersiniz? Kadınlar tribünlerdeki kötü davranışların önüne geçebilirler mi? 
 Ben kadınların, çocukların maçlara gitmesinden yanayım ama kadınların orada varlık gösterebilmeleri için kendilerinin de spor yapması gerekir. Sadece seyirci olarak oraya gidildiği zaman, o kitle psikolojisini Sayın Başbakan’ın -kitleleri bu kadar harekete geçirebilen birisi olarak- çok iyi bildiğini söyleyebilirim. O kitle psikolojisini bildiği halde sadece birkaç kadının bu şiddet olaylarını önleyebileceğini düşünebilmesi tüm toplumun şiddet içindeki yapısını, milliyetçiliği, erkeklik ve ataerkillik özelliklerini yok sayması, görmemesi ya da bunların öneminin olmadığını düşünmesi anlamına geliyor. Sanıyorum Başbakan’ın ‘Kadınlar evi yönetir’ diye böyle bir düşüncesi var ama o özel yapıyı bildikten sonra bunu beklemek mümkün değil. Elbette oraya giden tüm kadınlar küfür etmiyor. Başbakan ‘kadınlar küfretmez’ diye düşünüyor. Toplumsal kimlik bakımından kadınlara verdiğiniz rollerde öyle bir şey yapmalarını istemezsiniz. Küfür olumlanacak bir şey değil, ona katılıyorum. Ama sadece kadınların değil, erkeğin de küfretmemesi gerekiyor. Okullarımızdan, aileden başlayan temelden bir eğitimin verilmesi gerekiyor. Ama kadınlara böyle bir yük yüklemek, bence gerçekçi değil.
Tribünler Türkiye’nin aynası
Şiddeti durdurmak için protestolara karışan kişilerin statlara alınması gibi bir yöntem bizi sonuca götürür mü? 
Geçici götürür. İngiltere’de buna benzer uygulamalar var ama İngiltere sadece bunu yapmıyor tabii. Olayın sosyo-ekonomik nedenleri de araştırılmalı. Yani kadınların sürekli öldürüldüğü bir toplumda şiddet her yere bu kadar yayılmışken,  kalkıp sadece ‘Sporda şiddet büyük bir fenomen’ diyemezsiniz.  Türkiye’de toplumda şiddet çok büyük miktarda zaten var. Bir de ‘Sadece alt kesimlerdekiler şiddet uygular’ etiketlemesine katılmıyorum.
–  Gözaltına alınan 48 kişi içerisinde doktorlar, öğretmenler, mühendisler olmasına şaşırmadınız o zaman? 
Hayır, şaşırmadım. Suç araştırmalarına bakıyoruz alt kesimlerinde suç oranları yüksek. Ama hangi suç türleri yüksek? Buna bakmazsanız, alt kesimdekilerin şiddet davranışları çok rahat ortaya çıkıyor ama üst kesim de çok farklı şiddetler uyguluyor. İlle dövmesi, öldürmesi gerekmiyor. Tacizlerden tutun, mobbing dediğimiz olaylar inanılmaz derecede yaygın toplumumuzda. Fakat ortaya çıkmadığı için ‘Şiddet sadece alt kesimlere özgü bir şey’ diyoruz ve futbolda da taraftarlık bazında aynı şekilde ‘varoşlardan gelenler’ gibi etiketliyoruz.
– Kendilerini başka ortamlarda da gerçekleştirme imkanı olan bu insanlar neden holigan kimliğine sarılıyorlar? 
Burada biraz önce sözünü ettiğim toplumsal bellekteki ataerkil ilişkiler devreye giriyor. Toplumsal benlik, ulus bilinci derken bu ritüellerin içinde zaten şiddet var. Eski Türk Edebiyatı’na bir bakın. Dede Korkut hikayelerinde ergenliğe geçiş kahramanlık ister, güç ister, bunun için de şiddet kullanımını ister. Güney Amerika’da bir yerli kabilesinde ergenliğe geçiş aşamaları hala ölümle noktalanabiliyor, geleneklerini sürdürüyor bu klan. Böyle bir toplumsal geçmiş var, bu aşamalardan geliyorsunuz. Sanayi Devrimi ile birlikte ulus-devletlerin ortaya çıkmasıyla, geçmişten getirdiğimiz şiddet artık belli bir egemenlik altına girdi. Toplumsal belleğimizle günümüze gelen şiddet davranışlarının sadece belli bir yerlerde kullanılmasına izin veriliyor ve spor da bunun kullanılabileceği bir alan olarak görülüyor.
Şenay Yıldız
Reklamlar

Cortazar’dan “Blow Up”

Arjantinli Cortazar’a da neredeyse tüm latin yazarlar gibi “semtin çocuğu”  yakınlığım oldu hep. Düşünceli sarsak adımlarımla Kadıköy’ü adımlarken, özellikle gezi sonrası bir bir kapanan çarşı içi sahaflarından “direnen” birinin önünde durup, tezgaha dizili “ne alırsan şu kadar” kitaplarına gömüldüm, Cortazar’ın “Blow Up’ını görünce de hemen aldım

ımg_20170426_142025.jpg.jpg

Sonra kitabı sol elime alıp parmaklarım arasında püfürdettim, ne demek istediğimi çoğunuz anladınız eminim, bir alışkanlıktır bende, eski kitaplara saklı ve hepsi de kendine özgü kokular olduğuna inanırım, onu arıyorum kendimce.

91. sayfaya geldiğimde işte bu yukardaki foto çıktı karşıma. “Uzaklıklar” başlıklı öykünün başladığı sayfadaydı fotoğraf. 8 Haziran 1966 da Elmalı’da çekildiğini söyleyen bir not düşülmüştü dibine, ben doğmamışım henüz.

Kitaba başlayınca da Cortazar’ın Roman – Öykü karşılaştırması yaparken kullandığı retoriğe takıldım kaldım, boks maçıyla yapıyordu tanımlamayı!

“Roman puan toplayarak kazanır, öyküyse nakavtla kazanmak zorundadır”

Fotoğrafın izini sürüyoruz…

wp-image-988760273.jpg