Bursa’nın Kırmızı Pazartesi’si

Santiago Nasar , Bursa ve Kırmızı Pazartesi 

Kırmızı Pazartesi, Gabriel García Marquez tarafından 1981’de yayınlanmış bir cinayet romanı. 

Kurban Santiago Nasar, cinayetten bir gün önce evlenen Angela Vicario’nun bekâretini kaybetmesine sebep olmakla suçlanır. Angela’nın ikiz ağabeyleri kız kardeşlerinin namusunu temizlemek için Santiago Nasar’ı öldürmeye karar verirler. Fakat ikizler bu cinayeti işlemeyi içten içe istememektedirler. Bu yüzden işleyecekleri cinayetin haberini, gördükleri herkese duyurmaya çalışırlar. Nitekim cinayetten bir kişi dışında tüm kasabanın haberi olur. Kasabada cinayetten habersiz tek kişi kurbandır. En sonunda Santiago’nun da haberi olur elbette ama iş işten geçmiştir. Santiago Nasar bir dizi talihsiz tesadüfün sonucunda orada can verir. Cinayet ve arkasından yapılan otopsi yıllarca konuşulur, birçok insanın hayatını değiştirir. Angela Vicario’nun bekâretini gerçekten onun yüzünden kaybedip kaybetmediği bir muammadır.Olayın aslıyla ilgili yapılan en yaygın dedikodu, Angela’nın gerçekten sevdiği birini korumak için Santiago’nun adını söylediğidir. Fakat gerçekten ne olduğu asla öğrenilememiştir. Angela’nın ısrarlı bir şekilde Santiago’nun ismini tekrarlaması, halka ona inanmaktan başka bir seçenek bırakmamıştır...

Tıpkı sorgu yargıcının dosyanın kenarına yazdığı “Bana bir önyargı verin, dünyayı yerinden oynatayım.” sözündeki gibi cinayet, bir delil üzerine değil tamamıyla bir varsayım üzerine gerçekleştirilmiştir. Dikkat çeken ayrıntılardan biri de roman boyunca cinayetin gerçekleşmesine sebep olan tesadüflerdir. Piskoposun gelmesi, bu nedenle Santiago’nun yanına 357 Magnum silahını almaması ve güzel giyindiği için ön kapıdan çıkması; Santiago’yu detaylı bir şekilde uyaran ve evin kapısının altından atılan kâğıdın cinayetten çok sonrasına kadar görülmemesi; cinayetin gerçekleşmesine sebep olan tesadüflerden sadece birkaç tanesidir.”

*************

Şike Düzeninin SANTİAGO NASAR’I BURSA

“Tescilli Şikeciler” liginin ilk yarısını 5. sırada bitiren 5 şampiyondan biri Bursaspor, ligin son haftasına Santiago Nasar olarak giriyor.  

Her şey planlandığı gibi gidiyor ve bu oyunu bozabilecek tek güç olan Bursa, bir önceki hafta kendi sahasında ligde hiç bir amacı olmayan bir Ankara takımını (ki Gençlerbirliği nam bu takım, Trabzonspor 2. ligde şampiyonluk mücadelesi verirken , son maçı olan Trabzon deplasmanına gitmekten son anda vazgeçip, Samsun’dan geri dönerek 3-0 lık hükmen mağlubiyeti kabul etmiş olan Gençlerbirliği, 3-0 Trabzon’a yetmiyordu çünkü, 1lige çıkabilmesi için 4-0 yenmesi gerekiyordu, bu “şerefli” Ankaralı kardeşler işi sağlama almışlar anlayacğınız) kendi evinde yenemeyerek kendini imha etti. 

Açın futbol tarihine bir bakın, Bursa durumundaki herhangi bir takım, iddiasız rakibini yenemeyerek kendi evinde çöküşü yaşamış mıdır?  Bu durumun takımın kötülüğüyle vesair çok ilgisi yoktur, bu tip maçları takımlar değil camialar kazanır ve Bursa şehri külliyen kaybetmiştir bu maçı. Valisi, Belediye Başkanı, Esnafı, Fabrikatörü, taraftarı, işçisi, işsizi, medyası, hassası, hep birlikte kaybettiler. 

Kırmızı Pazartesi üzerinden gidersek, Trabzonspor’u Angela’nın abileri kabul etmek de içime sinmiyor. Trabzonspor daha en başından işler bu noktaya taşınırsa cinayetin kaçınılmaz olduğunu dili döndüğünce anlatmaya çalıştı, ama en başta Santiago Nasar olmak üzere kimse bu kaçınılmaz sonla yüzleşme cesaretini gösteremedi.  

1 Haziran 1963 de kurulan Bursaspor, 3 Haziran 2017 Pazar Gününün Santiago Nasar’ıdır. Ve Angela Vicairo’nun abileri bu cinayetin en masumlarıdır.  

Bursa şehri ve kültürü, bu Kara Pazar’dan önümüzdeki yıl bu aylarda bir çiçek tarlası derecek potansiyelin de sahibidir. Bursa’nın bu ligde tutunaması sadece şehrin değil, ülkenin de ayıbıdır 

********************************************

Rizespor’un Trabzon’a “muhtaç” olması!

********************************************

Rize’deki Fenerbahçe sevgisinin “derin”liği, kimi zaman bende de “acaba Fenerbahçe Rize’de kuruldu da, sonra mı İstanbul’a taşındı ?” kuşkusu doğurur. Gerçek tabi ki farklı, ama bu sevginin temelinde ne var, çözemedim.

Yavuz Saltık’tan duymuş olabilirim, “Trabzon Rize’nin Fenerbahçe’sidir” Bu aforizmaının haklılık payı çok. Ama tek başına anlatmaya yetmiyor yine de.

Rize ya da Çorum, çok farketmez enlemi boylamı. Herhangi bir Anadolu kentinden kalkıp da, Fenerbahçe semtindeki herhangi bir apartmana gelen sade vatandaşın, o apartmana kapıcı olmaktan başka şansı yoktur. Aidiyet temelsiz olunca yoğurt, makarna ve sigaralı cümlelerden başkasını duymanız da neredeyse olanaksız olur. 

İstanbul’da oturup da 3 hacimliye gönül verenler konu dışı, yanlış okunmasın. Çorum’da yaşıyor ve 3 hacimliye gönül düşürüyorsanız, emin olun düşen sadece gönlünüz olmaz. İnsanın, kendi olanla varolmak, çoğalmak, zenginleşmek gibi onurlu bir yolu varken, zaten güçlü olan sistem fırlatmalarına neden iteler kendini? Hazıra konmak leşker işi, delikanlıyı bozar, delikanlıyı…

Ligde tutunmaya çalışan Rize, ki çok belli oldu bu yıl da tutundular. (Aslında bu da başka bir trajedi, Rize sezon performansı olarak hak ettiği lig düşümünü yaşasa, seneye şampiyonluk mücadelesi verecek ve çok daha güzel bir futbol heyecanı yaşayacaktı. Ligde kalarak, varlık sebeplerini 3 hacimlide yönetim kurulu üyeliği gibi “düşük”  rütbelere endekslemiş yönetici tipiyle yine son ana kadar “düştük mü kaldık mı” çilesini yaşayacak, şimdiden geçmiş olsun. yanılırsam seviniriz, çok net…)

Bursa ve Rize açısından bu kadar sarfiyat yeter.

Gelelim Trabzonspor cephesine

Trabzonspor camiası içinde, şike mücadelesini onur ve varoluşun olmazsa olmazı olarak gören kitle açısından, Bursaspor (ve merhum Başkanı İbrahim Yazıcı), Türkiye’deki kirli şike, teşvik düzenine Trabzon dışında direnen tek camia olarak görüldü ve hep saygı duyuldu, bundan sonra da duyulacak.  

Komşu kent Rize’de “2010-11 şampiyonu FB’dir” pankartları açılır, Trabzon biraz tökezleyince “Trabzon kümeye” sloganları yükselirken, elbette ki Bursa’ya hep saygı duyulacak. (Ama bu arada, güya Rize adına verilen ve Trabzon’u “düşmanlaştıran” mesaj sahiplerinin, gerçekte 3 hacimli ve özellikle FB’li düşük kalibre çakallar olduğunun da herkes farkında)

Trabzonspor ne yapmalı peki?

Trabzonspor’un varlık sebebini bilenler için çok kolay bir soru oldu. Evet, Trabzonspor sahaya çıkacak ve saha içinde rakibini yenmek için tüm gücünü harcayacak,her açıdan çöküş içindeki rakibini yeniden diriliş için bir alt lige gönderecektir, üzülerek…

Trabzonsporsanız, sonuç sizi acıtsa da mertçe mücadele etmekten başka şans sunmaz size hayat. Ne Bursa gönül koysun ne Rize teşekkür etsin. 

Varlık sebebi saha içinde kıyasıya mücadele, hak ederek kazanarak onurlanmak olanın, sonucun kime yaradığıyla ilgili bir sorunları olmaz. Güle de aynı, dikene de…

Sağda solda hala Trabzonspor’un Karadeniz takımlarını ligde düşürdüğü geyiği bir, bir de Karadeniz takımları ligde olmadığı için şampiyon olanadığı fıkraları dolaşıma girdi.

Birincisi şampiyon okurken de kendiniz olursunuz , düşerken de kendiniz düşerseniz. El gücüyle gerdeğe giren sağlıklı bir aile kuramaz

Şampiyonluk meselesi ise matematikle mallığın savaşı olarak sürüyor. Bir ara cebimde her sezonun maç sonuçlarını taşır, bu iddiayı dillendiren figürlerin önüne koyar sonra da çaresizce ufalanmalarını izlerdim. Ezcümle, Trabzonspor son çalınan ve çalanın itibar gördüğü şampiyonluğu dahil,  7 şampiyonluğunda da Karadeniz takımlarından ancak rakipleri kadar puan alabilmiştir,genel olarak da daha az hatta. TFF arşivi orada duruyor, Trabzon komleksiyle kendine güldürmektense , bilgilenip hanım hanım oturmak hiç de fena bir alternatif değil halbuse!


Reklamlar

Mayıs Yedisi

Pagan ve ortodoks hristiyan geleneklerinden biri olarak özellikle Çepni Türklerinin yüzyıllardır coşkuyla kutlayageldiği Mayıs Yedisi ( Rumi takvime göre 13 gün eklenince 20 Mayıs) , 2000 yılında daha önce görülmedik bir felaketin de adı olmuş, 38 canımız, birçoğu çocuk ve kadın, Karadeniz’in karasına karışmıştı. 

Herşey geçer evet, bir de yakınlarına sorun.

Beşikdüzü iskelesinden Karadeniz’e dalıp giden birini görürseniz eğer, dokunmayın, rahatsız etmeyin sakın

Maalesef, zaman acıyı geçirmiyor, acıyı yaşayanların ruhuna başka dünyalardan çalınmış sihirli bir rüzgar üfleyerek acının yüreği dayanılası düzeye çekiyor,belki.

14 yaşında bedensel engelli Yılmaz Al da vardı o iki tekneden birinde, babasının yanında , evden biraz dışarı çıkacak, hayattan payına biraz huzur biraz neşe düşürecekti. Olmadı, içimize bir kor olarak düştü 14 yaşındaki Yılmaz. Biliyorum çoklarına 17 yıl sonra bu yazı ne alaka diyenler de olmuştur. Çözülmesi zor bir karmaşalar kaoslar bütünü insan, her adımda kendini yenileyen…

Hayat, nesin sen sahi