KUŞATMA

Reklamlar

ORMANDA FANTOM TÜRKİYE’DE F.B  10 KAPLAN GÜCÜNDEDİR!

Çocukluğumuzun en özel karakterlerinden biri hiç kuşkusuz ülkemizde Kızılmaske adıyla adıyla yayınlanan çizgi romanın esas oğlanı “Fantom”du.  Ayna grubumuz kadar olmasa da yüzünü göstermemekte oldukça mahir olan Fantom’un en büyük efsanesi de ormanda 10 kaplan gücünde olmasıydı. Hasılı ormanın kralı Fantom’du, ama  krallığın sürmesi için ormandan çıkmamak gerekiyordu.

Çete-Şike soruşturması sürecinde gördük ki Türkiye’nin kralı da Fenerbahçe’ydi ve 107 yıllık kulübümüz TBMM’de 10 kaplan gücündeydi!  Gördük, yaşadık.

Ve fakat Fantom’un çıkmazına benzer bir çıkmaz da Fenerbahçe’nin başındaydı. Türkiye’de 10 kaplan gücüne erişen asırlık kulüp, sınırları aşar aşmaz tüm etki ve gücünü kaybediyor ve kabul edilmesi çok zor olsa da gerçekle yüzleşmek için gün saymaya başlıyordu. Evet maalesef kulüp yasa ve ahlak dışı işlere bulaştırılmış ve bedel ödeme zamanı gelmişti.

Fenerbahçe ile gönül köprüsü dışında zerre beklentisi olmayan milyonların, belgeler ve kayıtlar gün ışığına çıktıkça fotoğrafı daha iyi okuduğunu ve asırlık çınarı kişisel ikbal gemilerinin omurgasına malzeme yapmak isteyenleri daha iyi tanıdığını söylemek mümkün.

Herkes biliyor ki bu ligin Fenerbahçe’siz tadı yoktur, hiçbir galibiyet Fener galibiyeti kadar haz vermez ve hiçbir mağlubiyet de Fener  mağlubiyeti kadar hüzne bulamaz, hiç kimseyi hem. Lakin bu acı ve sevincin yaşanabilmesi için de genel geçer şart; rakibinizin de sizinle eşit koşullarda mücadele ettiğine ve dışarıdan kirli ellerin saha içine müdahale etmediğine olan inancınızdır. Bu inanç sarsılmış ve bedel ödenmeden de asla düzelmeyecektir. Hem Fenerbahçe hem de diğer takımlar için olmazsa olmaz koşul, şikeye bulaşan herkesin yasaların öngördüğü şekilde bedel ödemeleri ve tertemiz bir sayfayla sahaya geri dönmeleridir.  Sahiplerinin sesi gibi şakıyanları elbette önemsemiyoruz, ama sağduyulu Fenerbahçeli kardeşlerimiz bizi anlamak zorunda.

1 OCAK TAKSİM “ARTIK TEMİZFUTBOLİSTİYORUZ” YÜRÜYÜŞÜ.

Fenerbahçelilerin de çok az ilgi gösterdiği ve emniyet kayıtlarına göre 3100 kişinin katıldığı son Fenerbahçe Mitinginde edilen küfürleri yazmaya cesaretim yok. Kürsüye çıkan ve Fenerbahçeli olduğu iddiasında kişileri sorgulamak da haddimiz değil, ama bazılarına gülme hakkımızı kullandığımızı eklemeden geçemeyeceğim. Elbette ki platformdan babaları Tamer Yelkovan’a seslenen masum yüreklerin acısını hissettik, ama medyanın toplanan kitleyi “az göstermemek” için objektiflere attırdıkları taklaları ve sayfa sekreterlerinin fotoğraf seçerken i kıvranışlarını hissetmemek elde değil. Böyle davranarak Aziz Yıldırıma’a şirin göründüğünü zannedenler en büyük zararı Yıldırım’a verdiklerinin bile farkında değiller. Ben şuna inanıyorum ki, herkes dürüst olsaydı Aziz Yıldırım bugün cezaevinde olmazdı!

Yavuz hırsızın ev sahibini bastırmasına sessiz kalmak istemeyen Trabzonspor taraftarları da, yeni yılın ilk günü Taksim’de “temizfutbolistiyoruz” temalı bir yürüyüş yapmaya karar vermiş.

Önerim ; bu yürüyüşe Fenerbahçeli kardeşler dahil, temiz futboldan yana militanca tavır koyabilecek herkesin katılım gösterebilmesidir. Ne demişti merhum İnönü;  namuslu insanlar da en az namussuzlar kadar cesur olmalıdır. Ve biz futbol tutkunları futbolumuzu korumak istiyorsak, mevcut yönetici tipini futbolumuzdan hep birlikte uzaklaştırmak z-o-r-u-n-d-a-y-ı-z

ŞİKE-ÇETE SÜRECİNDE KİM KİMDİR?

Trabzon Fikir Kulübü, şike-çete sürecinde adı şu veya bu şekilde anılan herkes hakkında özet bilgilerin ve örnek “ilişkilerin” yer aldığı bir kitap hazırlıyor. Kitabın içinde , Türkiye ve Dünya’da haklarında “kuvvetli şüphe” bulunan ya da belgelenip ceza alınan vakıalardan oluşan bir bölümün de yer alabileceğini ve katkıda bulunmak isteyen herkesin yardımlarının kabul edileceğini de söyleyebiliriz. Bu şu demektir;  Evet Aziz Yıldırım ve çevresi şike ve çete işlerine bulaşmıştır ama onlardan önce de bu ülkede benzer birçok olay yaşanmıştır. Gökdeniz Karadeniz’in karıştığı bahis skandalını mahkum etmeyen hiçbir Trabzonsporlunun, Zalad rezaletini utanarak hatırlamayan hiçbir Galatasaraylının ya da Rize-BJK halayını unutmak istemeyen hiçbir Bjklının bugün Fenerbahçe’yi acımasızca eleştirmeye hakkı  olmamalıdır. O dönemlerde yasanın olmaması ahlaki yüzleşmeye bahane olamaz , zira , namuslu insanların mahkemesi vicdanlarıdır. Dilim farklı söylese de yüce gök kalbimi biliyor, Yıldırım ve Ergenekon sürecinde gözaltına alınanlar dahil hiç kimsenin tutuklu kalmasına gönül razı olmuyor. Hayat sonu olan bir şey ve bence bir insan hayatı için -birkaç istisna hariç olmak üzere-  hepsi yeterince tutuklu kaldılar.  Tutukluluk cezaya dönüşürse vicdanlar yara alır, alıyor…

58.MADDE MESELESİ

Azizi Yıldırım’ın “temiz olduğunu söyleyen herkesten daha temiziz”  söyleminin gerçeklik kazanması için yapılması gereken ilk şey,  küme düşmeyi düzenleyen 58. Maddenin değiştirilmesi için girişilen lobi faaliyetlerine son verilmesidir.

Temiz olduğunu iddia eden bir markanın bu yaman çelişkiye düşmesi,  akıllara bir çok soru düşürmekte  ve söylem – eylem farklılığından beslenen şüphe, bir gölge gibi camianın üzerinde dolaşmaktadır.

Sürecin başından beri “resesif” bir duruş sergileyen şike-çetenin bir numaralı mağduru TS yönetimi , hangi camiayı temsil ettiğini hatırlayıp dominant karakterine bürünmeli ve anasının ak sütü gibi hak edilen şampiyonluk kupasını alana dek isyanını gür bir sesle  canlı tutmaya devam etmelidir.

ATTİLA GÖKÇE ÖNERİSİNDE ISRARLI MI?

kalar düzeninin surlarına çelikten duvar yapmayı ve bu duvar inşasında gönüllü olarak çalışmayı şiar edinen tecrübeli spor yazarı Attila Gökçe, ligde 4 büyüklere düşme yasaklansın önerisini yapalı 2 hafta olmuş ve henüz görüşünde bir değişiklik olduğuna dair bir emareye rastlamadık.

  1. Büyüklüğüne her zaman itiraz ettiğim Trabzonspor’un, varoluşuna ve ruhuna aykırı olan bu sapansaçması öneriye asla onay vermeyeceğini, dahası veremeyeceğini biliyorum ama bu bile içimdeki öfke kazanının taşmasına engel olamıyor. Dükalar düzenini saha içindeki gücüyle darmadağın ve o yağma sofrasını emeğin simgesi nasırlı elleriyle yerle yeksan eden  Karadenizli delikanlıları sistemin içine çekerek “yutma” hissi veren bu öneri ve önerinin çıktığı “kafa”, Türk futbolunun önündeki en büyük engeldir. Bu noktada, Haşmet Babaoğlu’nun 90’a programında dile getirdiği, Trabzon ve Bursa’nın sistemin dışına itildiğine dair öngörüsü , üzerinde çok daha fazla konuşulması gereken bir gerçeklik olarak öne çıkıyor.

EMRE BELÖZOĞLU İZMİR’DE ÇORBACIDA FELAN

Emre Belözoğlu, Abdullah Avcı, Okan Buruk, Mahmut Özgener vesaire vesaire, bir yakınlarının düğün töreni için İzmir’de bir düğüne , tören sonrası da meşhur çorbacı İsmet Baba’ya çorbaya geçmişler. O esnada çorba içmekte olan başka bir eleman, Emre’lerin masayı hedef alarak “Futbolun içine ettiniz” mealinde bir  durum tespiti savurmuş.  Gazete haberine göre, vay sen misin bunu diyen, Emre’yi tutabilene aşk olsun, ve yinem uhabirlerin naklettiğine göre tespit yapan arkadaşı da zor tutmuşlar.

Diyeceğim şu ki, hayatı düzgün yaşayamıyorsanız içeceğiniz bir çorba bile zehir oluyor.  Oysa bazen tüm hayatınız, huzur içinde içilebilen bir tas “terbiyeli” işkembe çorbasıdır

“sonra mi? sonrasi var midur ula?”

wp-image--1021769901.İki ayrı fırtınanın sürüklediği filikaya sığdırılmış bir hayatın “dolaylı nesnesi” olarak savrulduğum kıyılarda bir başıma kalmışlığın hüzünlü keyfini çıkardığım çatılı günlerimden biriydi, yeni yılın ikinci gününün sabahı, olmayacak bir saatinde sabahın, hep dost kalmış bir arkadaşımın adı yazdı telefon ekranına, titreyerek açtım telefonu

-Selo Cumhur sana ulaşamıyormuş, arar mısın o’nu

Cumhur oğlum ve annesinin oturduğu binanın sakinlerinden, eski arkadaşım. Telefonda belirsizlik sisinin ardında bir acı giriş, “gelsen iyi olur”lu. Saliseler içinde milyon düşüncenin çökerten ağırlığı, acaba ne oldu, olduysa oğluma mı annesine mi sıratıyla taksiye mi bindim yoksa emektar alfa ile mi çıktım yola bugün bile hatırlamıyorum.

Evin önüne geldiğimde, henüz ayrılmakta olan 112 Acil ambulansının “yenik” salınımlı kalkışı ile yüreğim daha da daraldı, merdivenleri nasıl çıktım bilmiyorum, salonun orta yerinde boylu boyunca uzanmış yatıyordu. Tarifsiz acılar içinde ağır yenilgi hali, neler dedim neleri haykırdım, hiç bir anı hayatın parçası olarak yaşayamadığım zamandan mekandan kopuş , merdivenlerden yuvarlanırken, İzmir Karaburun tepelerinde rastladığımız bir çobana ve koyunlara sevgiyle bakışı geldi yapıştı gözlerine, sonra Olcay geldi, Güngör geldi, “Selo toparlan Kuzey yan komşuda ona böyle perişan görünmemelisin”

Durdum, aniden gemine sonuna kadar asılınmış vahşi bir at gibi, sersemledim ve kalktım, evlata böyle görünemezdim. Karşı komşudaydı uğrunda ölümü göze alarak doğum yapan annenin emaneti, herkeste annesini bu halde görmesin titizlenmesi.

Heyhat! Ne yazık ki o “diren anne, dayan anne” çığlıklarıyla son nefesini veren annesine sarılan bir yavru olarak o anları kaydetmiş ve kimseleri yaklaştırmadığı o tarifsiz acıyı içinde ulaşılamaz bir yere kilitlemişti bile…

Hayattan herkesin payına türlü çeşitli acılar düşüyor, düşecek. En kötüsü elbette anne babaların evlat acılarına tanık olmaları, ama 8 yaşında bir çocuğun annesinin son anlarına çığlıklarıyla tanık olması da  dayanılacak acı değil, değil…

Kendi acımızı kutsayıp başkalarının acılarına kör kalacak kadar ne uzağında kaldık hayatın ne de içimize gömüldük oğlumla, içimize gömdük acıyı

2010 yılında “her şey daha da kötü” olmasın umuduyla kapattığım kapı 5 yıl sonra açılmıştı işte, salonun orta yerinde bu hayatın en güzel insanlarından biri, “pes” demişti her şeye, ailesine, dostlarına!, bana…

Kalbimde bir habbecik teselli kaldıysa, ömrünün son günlerinde bir okul aile toplantısında bir veli arkadaşına ettiği şu sözdendir; “Kuzey’le babası çok iyi anlaşıyorlar, birbirlerini çok seviyorlar, ölsem de gözüm arkada kalmaz”

Gözün arkada kalmasın Zeynep Gülay. Kıymetini bilemedik. Yokluğunla terbiye edilmek bilsen nasıl büyük bir boşluktur. Tıpkı sen gibi her akşam ben de , uğruna ölümü göze aldığın oğlumuzu, saçlarını okşayarak uyutuyorum, uyku sersemi saçlarıma dokunduğunda, sen sansın diye uzattım saçlarımı da

Hayatın kendisi bir düş zaten, hep  yarım kalan, hiç tamamlanamayan bir düş. Hem zaten bir gün uyanacakken bu düşten, oğlumuz bir de neden sensizliğe uyansın ki geceleri, sabahları bunca eksik ve kavrulmuş bir çaresizlikle birbirimizden saklarken, yarımlığımızı

Orhan Kemal’in ölümsüz eseri 72. Koğuş’ta, hapishanenin en sefil mahkumlarının kaldığı “adembabalar koğuşunda” Rizeli Ahmet Kaptan,  koğuş arkadaşlarına geçmişte kalan “vukuatlarını” anlatır. “Marsilya’dan Rusya’ya sefer ettuğuni” ,kan davasını, sevdiği kızı ve onun babası amcasını nasıl vurduğunu, pişmanlığını…Anlatırken birden duvar boşluğuna dalıp gider Kaptan’ın bakışları. Adembabalardan Kaya Ali dürter Ahmet Kaptan’ı

wp-image--980398249.

  • Sonra kaptan, sonra?

Bir düşten uyanır gibi konuşur Ahmet Kaptan

“Ne sonrası , sonrası var midur ula?”