Dondurmanın Hatırı ve Dozer Cemil

Alay zekanın en doğal hakkıdır der Voltaire. Alay eden penceresinden bakıldığında yüzlerde tebessüm çiçekleri açmasın da ne olsun!

Ve fakat alay edilen açısından sıkıntılı bir durum oluşur. Şimdi o sıkıntının kaynağını anlatmaya çalışalım.
**
İlkokulda okuyordum, Değirmendere Sezai Uzay Sokak’taki evimizden her sabah erkenden çıkar, Maşatlık (Arafilboy)’daki okuluma giderdim, yüzlerce arkadaşım gibi. Bu yaya serüvenim, Üniversite İlkokulunun 1. sınıfından Trabzon Lisesi son sınıf son gününe dek devam etti. Yani 11 yıllık bir yürüyüş…
Arafilboy’da, sevgili amcam Kenan Kınalı’nın da komşusu Yılmaz abi vardı, evinde yaptığı dondurmayı dondurma kabına doldurup omuzlayarak Arafilboy sokaklarında satardı.Kral adamdı Yılmaz abi, yoksul çocuklar ülkesinde dondurma sattığını bilir, parası yeten yetmeyen herkese az çok mutlaka dondurmasından tattırırdı. Sanırım o tadı bugün hiç bir yerde, hatta Beton’da bile bulamadığımızı söylememe lüzum yok!
Kıran (Gıran) diye bir yer vardı bizim mahallede de, Karadeniz’de Gıran olmayan yer var mıdır sahi? Tam bir yüksek lisans tez konusu billahi! Bizim Gıran da br de futbol sahamız vardı ki, oradaki maçlar anlatılabilemez!
İşte, sabahları dünyanın en vefakar annesi Makbule’nin yedirip içirip sevgiyle doldurduğu bir ilkokul uşağı olarak okula gittiğimiz günlerden biri.
1977-78 Mayıs sonları olmalı, Yılmaz abi sabahın serininde Arafilboy’da yol kenarı korkuluklarına yaslanmış, ağzının kıyısında tüten cigarası, her zaman olduğu gibi belini sıkıca saran pantolon kayışı ve ağzında pek duyulmayan bir atma türkü ile , ayağınızın altında hissi veren limanı seyre dalmış.
Beyaz Gemi gelmiş (Akdeniz ya da Ege vapurları vardı o dönem, limana her inişleri minik çapta bir festival demekti, gel de Hasan Tunç’u anma, evet Ordu Vapuru limana eneyi Hasan amca, ama liman öksüz), renklerinden dolayı Beyaz Gemi dediğimiz vapur limanda olur da o doğal terastan limanı izlememek olur mu?
Yanından geçerken seslendim
-Günaydın Yılmaz abi
-Günaydın Gara uşak
-Dondurma yapmay misun abi?
-Gari evde sütü gaynatiy. Öğlene gada hazir olur. (Yani biz okuldan çıktığımızda)
Benim gibi kim bilir kaç çocukla benzer konuşmaları yapardı Yılmaz abi. Trabzon’un yoksul halk çocuklarıydık, çoğu kez bir yarım simit alabilecek kadar harçlığı bile veremezdi ailelerimiz. Buradan trajik bir tablo yaratmaya çalıştığım çıkarılmasın, aksine paramız olmazdı cebimizde belki ama, hiçbir eksiklik duygusu hissetmeden ve her an ışığımızı patlatmaya hazır  havai fişekler gibi yaşardık. Ama işte dondurmanın da vahşi bir cazibesi vardı!
İşte biz kopillerin her okul çıkışına dair bir hayalimiz olurdu.
Şuydu hayalimiz;  biz okul çıkışı eve doğru giderken, o güzel abi de oralardan geçsin!
Dondurmacı Yılmaz abi de bilirdi ki, o abi ile çocukların çıkış saatini buluşturabilirse herkes için, “yoksunluktan çalınmış bir damak şöleni” yaşanacaktır.
İşte bu çocuk bayramının sebebiydi bu abi…O bizim Dozer Cemil abimizdi.
Ben kendi payıma en az 3 kez yedim o dondurmadan , arkadaşlarım kaç kez bilemem, ama yüzlerce kez, en az.
Şimdi şu an bile, biz dondurmaları yalar yutarken bizim mutluluğumuzdan nasıl keyif aldığını, bakışlarındaki derin sevgiyi hissetmemek, ah be Cemil abi…
Bu güzel abimizin, cebinde 5 lira ile son bulan trajik yaşamından bize kalan en büyük miras, tertemiz bir insanlık tablosudur, fabrikadan çıkmış bir A4 kağıdı kadar lekesiz, pir-ü pak. Bu fasıl burada dursun…
Gelelim bu tertemiz adamın , şike ile kirletilmiş, adaletsizliği normalleştirmiş, mağdurdan değil zalimden yana tavır almaktan utanmamış iklimin pisliklerini temize çekmek için araçsallaştırılmasına ve bir kısım TSlinin de bunu alkışlamasına.
Kardeşlerim;
Büyük Cemil Usta’nın , gelen transfer tekliflerini “ben Trabzon’un kaptanıyım, başka bir takım kaptanı arkasında sahaya çıkamam” diyerek sahiplendiği şehri, Trabzonspor’u,
Futbol dünyasının en büyük ve organize şikesiyle yağmalandı;
Kupası, sevinci, gururu çalındı;
Ülke içinde bulamadığı adaleti dışarıda aramak zorunda bırakıldığı için ötekileştirildi;
Hz Ali’nin “Hakkından vazgeçen hakkıyla birlikte şerefini de kaybeder” şiarını bayraklaştırdığı için sistem tarafından itilip kakıldı;
Daha geride kalan sezon bile herkesin gözleri önünde sayısız kez doğranan Trabzonspor… Cemil Usta’nın, uğruna kariyerini ve belki de hayatını verdiği şehir ve onun takımı…
Evrensel tescilli şikeyle çalınan kupası ve bu çalınmış şampiyonluktan elde edilen gelirleri yağmalanmış Trabzonsporlular, sorum size;
Şu anda TFF’nin başında bulunan kişi, Tescilli baş şikeci iş başındayken hangi görevdeydi, haberiniz var mı?
Hani derler ya, sorunu yaratan kafayla sorun çözülmez.
Peki, şikeyi yapanlarla şike pisliği temizlenir mi?
Sevgili Trabzonsporlular,
TFF’nin size yönelik bu hamlesinin, ilaçlı Nuri Alço kolası olduğunu anlamanız için daha kaç kez şikelenmeniz, yağmalanmanız gerekiyor!
Tertemiz Trabzonspor’un tertemiz ismi Cemil Usta’nın, bu kirli federasyon eliyle “kullanılmasına” sessiz kalan,
Ya Trabzonspor ve Cemil Usta’nın taşıdığı anlamlardan  habersiz,
Ya da futbolu sadece futbol zanneden ve TS ile FB vb arasında hiç fark görmeyen zavallı bir algıya yeniktir.
Bu rezilliği önlemek için elimizden bir şey gelmiyor. Anahtar içerden olunca kilidin de pek anlamı kalmıyor malum.
Bize düşen Cemil Usta’nın hatırasına sarılmak ve bu kirli hesaba karşı durmaktır.
Cemil Usta, bu kirli iklimin ve şikeci TFF’nin vidanjörü olamaz.
Umar ve dileriz ki, Cemil Usta ismiyle “temizlemeye” çalıştığınız ne varsa, CAS ve FİFA eliyle TFF yönetim kurulu odasına boca edilir!
Yazıya Türkü:
Hasan Tunç: Divane Aşık Gibi

 

Reklamlar

“AL GÖZÜM SEYREYLE SALİH”

Pasolig uygulamasına daha en başta karşı mesafeli bir ihtiyatla karşılamamın nedeni çocukluğumda saklı aslında.

Hemen her şehirde olduğu gibi ve tabi daha bir yoğunlukla, biz Trabzonlu çocuklar da maç kuyruklarındaki abilere yaklaşır, “geliyim mi abi” müesses nizamı sayesinde kendimizi Trabzon Şehir Stadı’na atardık. Omzumuzda daha önce hiç görmediğimiz bir abinin güven veren elleri ile turnikeyi geçip de saha zemini ve tribünleri gördüğümüz o anlarda yaşadığımız sevinç ve coşkuyu anlatmaya, gözümüz ve kalbimiz komisyonlar kursa kifayet etmez!
İşte pasolig geldiğinde ilk vuracağı bu masumiyet, önleyeceği de şiddet değil sahalara artık giremeyecek olan bu tarifsiz ve her güzelliği çoğaltan sevgiydi.
Herkes bilir ve / veya kolayca tahmin edebilir ki, abilerin kucaklarına bir yavru kuş gibi sığınarak maça giren bu uşaklar, yoksul halk çocuklarıydı ve onlarsız oyun ruhunu kaybetmeye mahkumdu,kaybetti.
Kaldı ki, en büyüğü 11-12 yaşlarındaki bu çocukların tribünlerde herhangi bir şiddetin parçası olamayacakları da aklı selimlerin malumudur.
Şiddeti önlemenin yollarından biri olarak öne sürülen Pasolig ile, vücudun belli bir bölgesindeki kanserli hücreye kemoterapi uygulamak arasında bir fark yok. Hastalıklı bir hücreyi öldürebilmek için sağlıklı binlercesi de feda edildi. Bilmem okur olarak sizler ne düşünürsünüz.
Peki holiganizm ve şiddet nasıl önlenebilir?
Bu sorunun cevabı o kadar basit ki aslında; Adaleti hakim kılarak!
Ama bizim futbol iklimimiz adalete geçit vermiyor.
Ülkemizde yasalar ve alt düzenlemeler her zaman güçlülerin çıkarları doğrultusunda inşa edilir. (Esasen tüm dünyada böyledir de, bizim gibi hamasetin aklı alaşağı ettiği ülkelerde katmerli olur)
2011 şikesinden sonra bir gecede 58. maddenin değiştirilmesinin, TBMM tarihine bu utanç kaydının düşülmesinin ve yasaya bizzat partiler tarafından tecavüz edilmesinin yegane nedeni, şike suçüstüsü yapılan isimlerin “güçlü”lerden olmasıydı.
Demokrasi ve Hukuka inancı dibe çeken bu olay,  spordaki adalet duygusunu kökünden kazımış ve sporumuz, futbolumuz, bir kısım kör fanatikler ve sistemden beslenenler dışında kimsenin saygı duymadığı boş bir çuvala dönüşmüştür. Umarım bir gün bu çuvalı sistemin kafasına geçirecek iklime de kavuşuruz.
Tüm toplumun üzerinde uzlaşacağı asgari bir eşitlik ve adalet duygusu kitlelere hissettirilmeden ne pasolig ne 6222 ne başka bir şeyle sporda şiddeti önlemek mümkün olamaz, olmayacak. Toplumsal düzeni sağlamak için ihtiyaç duyulan tek şey adalettir.
Adalet sağlanmadığı sürece güçlüler şike yapmaya, hırsızlamalara, hak ihlal ve gasplarına devam edecek;
Hakları yenenler de Hz Ali’nin “Hakkını kaybeden hakkını aramazsa hakkıyla birlikte şerefini de kaybeder” şiarını bayraklaştırıp zalime ve zulme kılıç çekmeye devam edeceklerdir,  “Al Gözüm Seyreyle Salih!”
(kanadı kırık bir martıya duyulan çocuk sevgisini anlatan Yaşar Kemal eseri)
Daha en baştan, kapitalizmin, kitleleri tüketim güçlerine göre düzenli ve takip edilebilir sürüler haline dönüştürmesine itiraz edemiyor ve sinema, konser seyircisi ile futbol seyircisinin farkına varamıyorsak, hadi “şiddeti önlemecilik” oyununu oynamaya devam edelim.

bir kemal tahir yazısı


MUSA İĞREK

“Kemal Tahir, Nâzım’a şair olduğu için kıymet verdi”

İsmet Bozdağ, Kemal Tahir’in sohbetlerini kitaplaştıran isim. “Kemal Tahir’in Sohbetleri” adıyla yayımlanan ve birkaç baskı yapan kitabı, edebiyat tarihimizin en önemli belgelerinden. Bugün 94 yaşında olan Bozdağ, kitabı ve Kemal Tahir’le dostluğunu anlattı.

Kemal Tahir ile nasıl tanıştınız?

Sebahattin Selek vasıtasıyla tanıştık. Selek bir gün yazıhaneme geldi. Yanında tanımadığım çapatul bir adam. Kemal Tahir diye takdim etti. Ama ben de Kemal Tahir’i Son Posta’da çıkan yazılarından biliyorum. Bakıyorum o adam bu adam değil. Sonra dedi ki, size son kitabımı vereyim, Rahmet Yolları Kesti çıkmıştı o zaman. Kitabını bana imzaladı. Okudum ve onu böylece tanımış oldum.

Kemal Tahir’in sohbetlerini kitaplaştırma fikri nasıl doğdu?

Kemal Tahir’le tanıştıktan sonra onu çok ilginç buldum ve yavaş yavaş ahbaplığımız ilerledi. Birtakım olaylar cereyan eti. Bu olaylar karşısında davranışları son derece ilginçti. Bu sefer onları tespit etmeye başladım. Aradan seneler geçti. Bir gün notlarımı derleyip toplayayım diye düşündüm, sonra da yazdım. Ardından Kemal Tahir’e götürdüm, “Yahu ne yapıyorsun, mahvetmişsin beni.” dedi. “Neden öyle olsun, ne yaptım ki?” dedim. “Bir sır bırakmamışsın ki!” dedi. Hepsi şaka tabii. Kemal Tahir sohbet halinde var. Onun iyi yazarlığı, düşünürlüğü sohbetlerinde de varlığını hissettirir. Bu itibarla sohbetleri önemliydi. Sonra gördüm ki, yazıldığı zaman sohbetlerin tüm büyüsü gidiyor. Buna rağmen okuyanlar çok hoşlanmıştı.

Dönemin genç yazarları tarafından çok beğenilmesinin sebebi nedir?

Sohbetler evvela Milliyet’te yayımlandı. Gazete Kemal Tahir’in Sohbetleri yerine, Kemal Tahir’in Söyleşileri dedi. Hiç ilgi toplamadı. Gazetenin yazı işleri müdürü “Kemal Tahir bizde fos çıktı.” demişti. Dedim ki: “Siz yaptınız bunu. Söyleşi ne demek yahu? Sohbet, söyleşi demek değil ki!” Rahmetli Aziz Nesin kitabı okumuştu. Beni aradı ve “Kitabı şimdi bitirdim, iyi ki Kemal Tahir yazmadı bunu. O kadar güzel anlatmışsın.” dedi. Yaşar Kemal geldi ve “Tebrik ederim!” dedi. “Ne mutlu Kemal Tahir’e, benimle de arkadaşlık eder misin?” dedi. Gülüp geçtik.

Yaşar Kemal’in teklifini niye kabul etmediniz?

Yaşar Kemal tek adamdı, bir dünya görüşü yok, bir dünya görüşünü paylaşıyor. Sosyalist. Türkiye’nin yapısını bilmiyor veya bilemiyor. O bana enteresan gelmiyordu. Ben Kemal Tahir ile sohbetleri yazmak için yapmadım, bu yolu seçmedim. Sadece bir dost olarak görüştük, sonra da bunlar kitap oldu. Kitap, Kemal Tahir’i tanımak için bir anahtar vazifesi görür ve onun hatırasını yaşatır.

Sohbetlerin hepsi yayımlandı mı?

Çok şey konuşuldu ama yayımlanmadı. Bazılarını not etmiştim ama şimdi notları bulamıyorum. Her şeyi yazmak olmazdı. Seçilmiş metinler, mesela öyle şeyler var ki küfrediyor, bunları nasıl yayımlarsınız?

Kemal Tahir’in, “Nâzım Marksizmi bilmezdi” sözü nasıl yorumlanmalı?

Kemal Tahir’in konuşmaları abartı üzerine kurulmuştur. Marksizmi bilmez olur mu? Nâzım Hikmet Marksizmi bilirdi de kendisine göre kullanırdı.

Kendisine göre kullanırdı derken…

Nâzım Hikmet Bursa Hapishanesi’nde yatıyordu. O sırada Bursa Hapishanesi’nde bir hareket oldu. Oraya gitmiştim. Müdür, para toplayarak tezgâh getirmiş. Mahkûmlar bu tezgâhlarda çalışıyorlar. Nâzım’ın ise üç tezgâhı vardı ve çalışmıyordu. Peki, sen nasıl Marksistsin? Oradan aldığı parayla başka hapishanelerde yaşayan Marksistlere para gönderiyor. Yani burjuva olmuş. O da onlar gibi, aynı şeyi yapıyor. Hiç fark etmez.

“Şiir, Kemal Tahir’in tek sevgilisiydi” diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Kemal Tahir şiirden çok hoşlanırdı, bu yüzden Nâzım Hikmet ile münasebeti oldu. Nâzım şair değil, Marksist olsaydı ona metelik vermezdi. Şair olduğu için kıymet verdi. Kemal Tahir şiire çok kıymet verse de şiir yazmaya heveslendi ama yazamadı.

Kemal Tahir’in sizdeki yeri nedir?

“Yahu yine yanıldık arkadaş” diye başlardı konuşmaya. Kemal Tahir, yanılmaktan korkmazdı. “Yanıldığından korkmamalı. Ondan korkmak demek kötüyü muhafaza etmek demek” derdi. Benim için bir yazar, yazdığı memleketi tanıyacak ve onu iyi yansıtacak. Bu anlamda en önde gelen isim Kemal Tahir’dir. Orta Anadolu’nun dili ve tefekkürü onun tüm kitaplarına işlemiştir. Öyle bir yazar yok. Onun yeterince kıymeti bilinmedi. Onu sevenler, onun hokkabazlığını, şaklabanlığını seviyor.

Carlito’nun Yolu

Brian De Palma’nın 1993 yapımı filmi “Carlito’s Way=Carlito’nun Yolu”nda, esas oğlan Al Pacino, kriminal kimliğini geçmişte bırakıp iyi bir insan olmak isteyen, ama bir türlü bu geçmişinden kurtulamayan ve sonunda hayatını geçmişine kurban veren bir karakteri canladırır. Carlito Brigante, kabarık suç dosyasına rağmen, bizdeki Dündar Kılıç örneği, özünde iyi bir insan ama kader kurbanı profili çizer.

Hollywood’dan Türkiye’ye odaklanalım şimdi.

Burak Yılmaz, Antalyaspor’da oynarken transferi söz konusu olduğunda, “Trabzonspor’a gidecek misiniz?” şeklindeki bir soruya ” Hayır, ben büyük bir takımda oynamak istiyorum” demiş ve Antalya’dan Beşiktaş’a gelmişti. BY’nin gözünde Trabzonspor büyük bir kulüp değildi ve haliyle pek çok TSli gibi benim gözümde de pek sempati kazanmamıştı

Burak Yılmaz, BJK’daki başarısız sezonu sonra önce Manisa’ya, oradan da bir diğer büyük Fenerbahçe’ye geçti. Ama orada da başarılı olamadı ve Trabzonspolru Gökhan Ünal’ın Fenerbahçe’ye transferinin üvertür maddelerinden biri olarak “bedelsiz” olarak Trabzonspor’a verildi. FB aslında iki oyuncu önermiş ve birini seçin demişti TS’ye. O dönem ben Trabzon kökenli Ali’nin alınmasını önermiş, ama Şenol hoca ve özellikle Ünal Karaman ısrarla BY’yi istemişti.

BY’nin, “sırdan bir düş kırıklıkları öyküsü” gibi süregiden kariyeri, işte bu buluşmanın ardından müthiş bir çıkışa dönüştü. Trabzonspor’u “küçük” gördüğü ve eliyle gol atma, penaltı çalma gibi emek hırsızlıklarına koşullu etik yapısına tepki olarak BY’yi hiç kabullenemedim.

Ancak Şenol Güneş dokunuşu sonrası Burak’ın da eski kötü alışkanlıklarından büyük ölçüde sıyrıldığını gördük, biz de bu gelişim nedeniyle en azından sessizliği tercih ettik. Hele ki şikelenerek hırsızlanan ve özellikle Fenerbahçe’yi dünya ölçeğinde küçük düşüren 2011 sezonunda verdiği mücadeleye hep saygı duydum.

Şampiyonluk sonrası transfer sürecindeki dalgalanmaları olağan karşıladım hep. Gerek BY, gerekse Selçuk İnan ve Egemen Korkmaz vb diğer oyuncuların takımdan kopuşunun bir nedeni varsa, o neden net olarak yönetim kuruludur. Ancak BY’nin Galatasaray’la şampiyonluk kupasını kaldırırken, 2011 sezonuna atıf yaparak TS camiasını selamlaması kuşkusuz çok kıymetliydi.

Çin macerası sonrası, 50. yıl şampiyonluğu için rafa kaldırılan “futbol ve mali aklın” yerine, har vuralım harman savuralım siyaseti güden Muharrem Usta yönetiminin, Sevr’i aratmayan sözleşmesinin sorumlusu olarak da hiç bir zaman BY’yi görmedim. Her ne kadar , maç kadrosunda bile olmadığı oyunlardan puan başına primi sindirebilmesini hiç anlamasa mda, bunun için de suçlanacak kişi BY değil, o imzayı atanlardı.

Benim hiç kabullenemediğim en başından beri BY’nin Trabzonspor’u küçük görmesi (yoksa haklı olan BY Mı??) ve kendini takımın ve markanın üzerinde görmesi oldu. Koridorda oyuncu arkadaşlarını pas vermedi diye tartaklaması, tribünlere ve hocasına el hareketi ile “.iktir” çekmesi tolere edilebilecek hatalar değildi ve gereği de yapıldı.Bu konuda hem hoca hem de yönetime alkış tutulması gerekir

Gelelim bugüne;

Altyapıdan gelip de açmadan solan onlarca oyuncumuz oldu. Ben misal Barış Memiş gibi mekik dokurcasına seri çalımlarla rakip eksilten, Ali Şen gibi Sergen Yalçın kumaşı bir virtüözün, yanlış kariyer planlaması ve biraz da Trabzon delikanlısı savrulmaları ile hem kendilerine, hem Trabzon hem de ülkeye ihanet edişlerine tanık olan milyonlardan biriyim.

Ve gelelim asıl meseleye, Abdülkadir Ömür’e, sevdiklerinin Abdüş’üne.

Hemen her TSli gibi, ben de yer sofrasında büyüyen Trabzonlulardan biriyim. Haliyle Abdüş’ün o yer sofralı aile yemeği fotolarından payıma düşeni fazlasıyla alıyor ve gözümün tuzlu sularını içime damlatıyorum.

Ve Abdüş’ün, sakatlığına rağmen tam bir İskefiye delikanlısı gibi arkadaşlarını bu zor günlerde yalnız bırakmamak için ağrılar içinde sahaya çıktığını da biliyorum.

Sevgili Abdülkadir;

Yerel medyadaki kimi “kötücül” haberlerde de sıkça vurgulanıp, taraftarın gözüne sokulmaya çalışılan “Burak Yılmaz düşkünlüğün” kimsenin söz sahibi olduğu bir konu değil.
Her özgür birey gibi sen de dostlarını , arkadaşlarını seçme hakkına sahipsin ve herkes de bu seçimlerine saygı duymak zorunda, üstelik bana göre sen, bu ilişkiyi de zarar görmeden sürdürebilecek akla ve sağduyuya da sahipsin

Ama takdir edersin ki , biz büyüklerin, (ki ben misal baban yaşındayım ve bu şehir ve takım uğruna, maalesef, özel hayatını darmadağın edip, kariyerini sınırlamış bir büyüğünüm), geçmiş kötü örneklerin de korkusuyla seni de kaybetmekten çok korkuyoruz. Sanma ki, eğlenmelerinden rahatsız oluyor, zaman zaman minik kaçışlarını anlamıyorum.

Ama misal, Trabzon’da ve camiada senin üzerine titreyen, üzerinden hiç bir kazanç hesabı yapmadan sadece seni ve şehrini sevdiği için, o tarifsiz aidiyet duygusunun samimiyeti ile, o büyük yürüyüşünde sana destek olabilecek onlarca abin, büyüğün var.

Kimse sana BY ile dostluğunu kes diyemez, sonuna kadar seninleyim.

İdmanlarını aksatmadığı sürece her fırsatta BY ile buluşmak da senin seçimindir, tedavi için BY’nin doktorunu seçmek de.

Fırsatın olursa Al Pacino’nun bu filmini izlemeni ve kendi adına dersler çıkarmanı temenni ederim.

Evlat!

“Abdüş’ün Yolu” filminin sonu bu şehir için çok önemli ve bu şehrin futboldan başka geleceği, maalesef, yok.
Şehir, bir büyük hatayı daha kaldıracak halde değil.

Lütfen, kendi yolunun senaryosunu yazarken, kişisel kazanç hesabı yapanlarla;

Seni;

Memleketini , yağmurunu, haniftasını, dumanını sisini, karayemişini ve hamsiyi sever gibi sevenleri

Birbirinden ayırd etmeye çalış evlat

Bunu başarabildiğin ölçüde seninle birlikte takım da şehir de büyüyecek!

Zavzaga’nın Zetkin’i Makbule

img_20190307_233843-1061102886.jpg

Bitmez bilmeyen sağlık sorunların vardı, taşikardi, şeker, tansiyon, kemik erimesi vesaire. Her Karadenizli kadın kadar olmasa da sen de ağrılarından şikayet eder ama ne neşenden ne de çalışma iştahından zerre kaybetmezdin.

İstanbul’daki hayırsız oğlunun karısı Gülay’ın hamile olduğunu acıtan bir gerçekle ôğrenmistin; yapılan tetkiklere göre gelininin kalbi bu doğumu kaldıramayacaktı!

Hasta haline hiç aldırmadan koşa koşa geldin. Doğum çok riskliydi ve hacmi ve adı büyük özel hastaneler bile bizi kabul etmedi.

Tekin Küçükali nam bir gönül adamı tuttu elimizden, bizi Çapa Tıp Fakültesi profesörlerinden Yener Temelli’ye teslim etti, O da efsane cerrah Prof. Ali Akyüz’e. Ne ki, o yıl , 2006, Çapa Tıp yaz fırsatı ile tadilata girmişti ve Gülay hanımın doğumu anne açısından hayati risk taşıyordu. Kardiyoloji, Genel Cerrahi ve Doğum ekipleri üçlü kombinasyonu olmazsa doğum da imkansızdı.

Yener Temelli ve Ali Akyüz, bu çaresizlige kayıtsız kalmayarak, tadilatı 1 günlüğüne durdurup o mucize müdahaleyi gerçekleştirip bize hem oğlumuz Kuzey’i hem de annesini bağışladılar.

img_20190307_233759758217405.jpg

Doğum sonrası birkaç gün sonra eve geldiğimizde, ayakta zor duran halinle önce gelinini bastın bağrına sonra torununu, Ömer’ini. Sen hep Ömer demek isterdin Kuzey’imize

Doğum sonrası acilen ameliyat olması gerekiyordu Gülay”ın. O üzülmesin diye Kuzey’i nasıl sarıp sarmaladın, belki sen bile bu sevgi sarmalının farkında değildin.

Ömrün boyunca , 9 kardeşli evin en büyük oğuluna gelin gittiğin “Efendi’nin Hacı Murat”ın hanesinde herkese hizmet ettin. Kimseyi ayırmadan herkesi aynı yoğunlukla sevdin, binlerce kez yemekler yaptın, sofralar kurdun kaldırdın, inekleri sağdın, yaprak sepetini omuzladın binlerce kez, ağhbun sepetinin ipleri kesti omuzlarını, sırtında 100 kiloluk odun denkiyle yollarda durup haniftalar, elmalar , armutlar topladın sevdiklerine…

Bir kez gık etmedin.

Yokluğunun acısı, varlığında hissedilemiyormuş, gittiğinde anladım. “Ula senun annen yok mudur ula” sitemin yıllarla birlikte açısı derinleşen bir bıçak kesiği gibi anne…

Fedakarlığın ete kemiğe bürünmüş, sevginin katıksız haliydin, şikayet nedir bilmeden her gününe aynı iştah ve sevgiyle uyanan annem…

Ölüm her beşerin başında, ve hepimiz yaşadığımız her yıl, zamanı geldiğinde son nefesimizi vereceğimiz günün içinden geçiyoruz.

Emek ve sevgiyle yoğrulmuş ömrünün son nefesini vermek için 8 Mart’ı bekliyormuşsun meğer.

Meğer ne büyük bir yoksullukmuş annesizlik,

8 yaşında annesiz kalan bir oğulun yanında anneyi özlemek ne büyük yükmüş meğer,

Meğer kısa öykülermis hayat, hayalmiş gerçek sandığımız ne varsa, meğer …

Oradaki sevdiklerimiz buradakileri çoktan geçti. Kuzey iyi, olabileceğince, çok kısa bir sürede çekip gitmenizin şokunu tam olarak atlatabilmiş değil, birdenbire mahzunlaşıyor, kimi, bakışlarında yakalanıyor hüznü, ama rahat olun, çok kalender bir evlat bıraktınız geride.

Bir varmışız bir yok…Bir büyüyle gelip bir büyüyle gidiyoruz.

img_20190307_233508-8154715.jpg

Zavzaga’da açan tüm çiçeklerde kokunuz var. Her şey kaybolsa da anne kokusu kalıyormuş, meğer…

Gülün Adı

Ölüm koparıp alalı seni etimizden , 3 yıl olmuş, 36 ay, 1095 gün geçmiş sensiz, sensiz her kalp vuruşunu hüznün uçurumuna suskun hıçkırıklar gibi bırakmış bir evlat, oğlumuz, duvarlardaki fotoğraflarına bakmaya cesaret edemeyen Kuzey’in, Kuzey’imiz, ölümü göze alıp doğurduğun oğlun, 12 yaşında şimdi, her gece sende kaybettiği sıcaklığı babasında arıyor, çaresiz, nerede görülmüş bir annenin bıraktığı boşluğu başka birinin başka bir şeyin doldurabildiği, ah imkansızlık uçurumu…

Annenin en çok neyini özledin evlat diye sorarken, içimde bir korku, ‘uyurken saçlarını oksardım annemin, o da benim saçlarımı oksardı, öyle uyurduk, en çok onu özledim”

Bilirsin, ilk tanıştığımızda saçlarım kıvırkıvırdı, gaful derdin, hiç bir zaman çok uzamadı saçlarım. Ama Kuzeyin bu sözleri sonrası saçlarımı hiç kesmedim, en yakın arkadaşlarıma bile söylemedim bu sırrımızı, herkes bir şey yakıştırdı, hep yutkundum, ikimizin yerine de döktüm tuzlu damlaları o dipsiz boşluğa, kimseler görmedi gölgesizliğimi .

Almanca dil eğitimi için bir haftalığına Almanya’ya gitti Kuzey 2018 de, yine birkaç hafta önce koşarken düşüp kolunu kırdı, hoş hissetmişsindir, bu büyük acıyı tek damla gözyaşı dökmeden tam bir erkek gibi karşıladı, kolumuz hala alçıda ama merak etme sorun yok, babaannesine de söyle. Bu soruna rağmen derslerinden geri kalmadı, biliyorsundur, dersleri senin attığın muhteşem temel üzerinde sorunsuz gidiyor. Öğretmenleri sınıfının en efendi ve yardımsever öğrencisi diye anlatıyor, sensizliğin kışında odunu olmayan sobaya uzatılmış bir çift el mahzunluğu

Çemberlitaş’ta filme gitmiştik hani, okuldaki hay/huydan kaçıp, Gülün Adı, çok severdin Umberto Eco’yu, Çınaraltı’ndaki seyyar kitap tezgahından Gülün Adı’nı satın aldığında sadece sınıf arkadaşıydık, henüz, kitabı da neredeyse yarı fiyatına verdiğimde yüzünde beliren hem teşekkür hem de ‘ama senin için sorun olmasın’ ifadeli bakışın sonrası ertesi gün ilk işim seni okulda bulmak oldu.

40 sayfasını okumustun bile aldığın kitabı, iki çay alıp oturduk, gülen gözlerinle beni izlerken sen, ben kısaca özetledim;

“Bak, o kitap tezgahı devrimci abilere ait, bazen işleri, mahkemeleri vesaire olunca tezgahı bana bırakıp gidiyorlar, karşılığında da her gün bir kitap hakkım var, işte aldığın kitap oydu”

Önce kısa bir şaşkınlık, sonra gözlerinde açan bahar, bir Kasım gününde, sonra şu cümle çıkmıştı o biçimli ağzından; ” Filmi de geliyormuş”

Derse girdik, sanırım Oktay Verel’in dersiydi , zira sınıfta tam bir başıbozukluk vardı herkes kendi kolonisinde muhtariyetini yaşarken , hoca da çok sevdiği kız arkadaşlarla hemhaldi. Sonra bir anda aklım başıma geldi, sen beni filme davet etmiştin ama ben öküz anlamamıştım. Hemen seni aradı gözlerim, sınıf anfi , beline kadar inmiş at kuyruğu saçından tanıdım seni, söktüm kendimi arka sıralardan ve yanına gelip defterinin arasına bir not bıraktım; ‘film geldiğinde birlikte gidelim mi?’

Yağmurlu bir Aralık gününde, Beyazıt’ta yeni açılmış Mc Donald’ın önünden geçerken birbirimize bakıp gülmüş ve sinema yoluna büyük sırrımızın keyfi ile devam etmiştik. O bol paçalı kot pantolonunun ıslak paçaları bugün gibi…

Kasvetli bir filmdi, uzundu, ben sıkılmış ve seni de sıkılganlığımla nasıl rahatsız ettiğimi, bir anda kalkıp salonu terkettiginde anlayabilmiş, çok utanmıştım. Bu bana hayatta verdiğin ilk dersti. 3 gün konuşmadık, daha doğrusu sen konusmadın benimle, ben de kendime kızıp kitap tezgahında bitirdim birkac günü.

Sonra bir Pazartesi günü elinde Gülün Adı yüzünde bin tebessümile çıkageldin kitap tezgahına…Ne güzel gelmişti gelişin…