Trabzonspor ve Basketbolu!

 

Kaç kez yazdım bilmiyorum;

Mevcut organizasyonuyla, muhtemel moral bozukluğu yaşayan/yaşayacak  İstanbul takımlarına moral veren galibiyetler tattırmak için kurulduğu hissi veren, bu hissi istatistiklerle de belgelenen basketbol söz konusu olduğunda 2 şeye sürekli vurgu yaptım;

1-) Trabzonspor, İstanbul takımlarına konsimasyon hizmeti veren üvertür yosma gibi 5-10 ABD’li basketçinin ve onların çakal menecerlerinin vurgun kapısı olamaz, olmamalı.İstanbul takımlarıyla kurulduğu günden bu yana 100 maç yapıp 98’ini kaybeden bir takım ne Trabzon’a ne basketbola ne de sportif ruha zerre katkı veremez, sadece birileri “yerken”, Trabzonsporlu çocuklarımızın algıları sinsi bir planla “oligarşi bebelerine” yenilmeyi olağanlaştırır, ki, 200 yenilgiden beter bir yenilmişlik halidir ve markanın yok olmasıyla sonlanır

2-) Trabzon basketbol takımı, isimleri bilenlerin malumu birkaç iş adamının kendi ajandalarına göre araçsallaştırıldı. Sadri Şener zamanında “kitabına uydurarak” her ay 90 bin lira para aktarıldığını bizzat Sadri bey söylemişti, ama bu işin bir sonu yoktu ve olamazdı. Trabzonspor bir “iddianın ve meydan okumanın” adıdır, Trabzonspor yenilmek için takım kurmaz!, kurarsa Ankara Güneş’ten farkı kalmaz.

©

Bu madalyonun bir yüzü;
Öteki yüzde ise Abiş Hopikoglu gerçegí var.
Hopikoglu, Trabzonlu olmamasına rağmen, mevcut Trabzonspor yönetimindeki birkaç kişi hariç hepsinden çok daha samimi ve cesur bir Trabzonsporludur ve şike sürecinde hiç sesi çıkmayan silik-süprüntü figürlerle kıyaslanmayacak kadar da kıymetlidir.
Yerinde olsam kulübü kapatıp yaşadıklarımı kamuoyuyla tüm ayrıntıları ile paylaşır, camiada kimin hangi dolapları çevirdiğini herkesin öğrenmesini sağlardım.

 

Dip not: Basketbol çağın en önemli oyunlarından biri. Ama bu oyunda iddialı olabilmeniz için iki yolunuz var:

1- Para!

2- İnsan kaynağı.

Trabzon’da ikisi de yok! Ee bu durumda ne yapılabilir? Alt liglerde çok daha mütevazı bütçelerle, belki renk olsun diye bir de yabancı oyuncu ile sportif aktivite ve sosyalleşme. Fazlası rüya, kapınıza gelen haciz dosyaları bir gün o rüyadan uyandırır da bir daha da uyuyamazsınız!

Reklamlar

2008’den Bir Ünal Karaman Röportajı

Sedat Tunalı

Konya Et Balık Kurumu’nda çalışan memur bir babanın oğlu olarak açmış gözlerini dünya’ya. Doğuştan yetenekli olduğunu fark etmeden, sokak arası futbolcularının son “büyük” temsilcilerinden biri olacağını hiç aklına getirmeden top kovalamış 13 yaşına kadar.

Evin en küçüğü olmasa belki de futbolcu olmayacaktı, zira bir ramazan akşamı iftar sofrasının pidesini almak için fırına onu göndermeyecekler ve o pide kuyruğunda arkadaşının “ oğlum et balık genç takım kuruyor, yarın seçmeler var gidelim mi” davetini almayacaktı. Memur baba zaten oğlunun okuyup adam olması konusunda ısrarlı ve kararlıdır, top da neymiş..

Ertesi gün seçmelere gider ve hemen fark edilir. Sonra Konya İdman Yurdu, ardından Gaziantep ve Malatya günleri..

Malatyaspor’da oynarken sakatlanır ve bir hafta Malatya Devlet Hastanesi’nde yatar Ünal. Doktorlar iyi beslenmesini ve her sabah taze süt içmesini önerirler. Ünal’ın daha önce hiç tanımadığı bir Malatyalı köylü kadın, ineğini hastane bahçesine kadar getirip sütünü sağarak taze taze Ünal’a içirir! Bu “insanlık” hali Ünal’ı Anadolu insanına “bağlayan” en büyük işaretlerden biri olacaktır.

Malatyaspor’da oynarken Milli Takım’ın da en popüler oyuncusu olarak sivrilen Ünal’a ülkenin “tabii senatörler düzeninin sahipleri” talip olmakta gecikmez. Ama sert kayaya çarptıklarını anlamaları çok zaman almaz. “Parayla her şeyi satın alabileceklerini zannedne insanlardan hiç hazzetmedim, etmem” der ve karakteriyle örtüşen tek takım olarak gördüğü Trabzon’a imza atar, aşağıda bu imzanın da öyküsünü okuyacaksınız.

Geçen sezon başlamadan Ankara’daki bir turnuvanın ardından katılımcı 6 takımı sormuş ve hocamdan fikir almıştım. Karaman, izleidği 6 takım içinde en çok Oftaş’ı beğendiğini, Rize’nin işinin zor olduğunu söylemişti. O gün içimden gülmüştüm, başka gülenler de olmuştur ihtimal. Bu nedenle bu yıla dair “Denizli ve Hacettepe’nin işleri zor” uyarısının dikkate alınmasında adı geçenler açısından yarar olduğunu söyleyelim ve söyleşiye geçelim.

Hocam sondan başlayalım, lig ne olur?

Çok büyük aksilik olmazsa ilk dört belli. Yönetim şekilleri ve bazı tercihler sıralamayı belirler. En hazır gözüken Galatasaray. Milan Baroş bence Nonda’ya çok gol attırır.

Trabzon’la başlamadan, sağda solda sizin aslında Trabzonsporlu olmadığınız söyleniyor, bu sizi rahatsız ediyor mu?

Türkiye’nin en gözde oyuncusuyken Trabzonspor’u seçen ve o şehirde 9 yıl yaşayan, her sezon İstanbul takımlarının transfer etmek için akıl almaz yollar denemesine rağmen Trabzon’dan ayrılmayan birine söylenecek söz mü bu sizce?  Zaman zaman sorunlar yaşadım, ayrılmak istediğim de oldu Trabzon’dan, ama her seferinde bir şey beni Trabzon’da tuttu. Trabzonsporluluk daha nasıl olur? Maddi ve manevi her tür baskıya rağmen bu şehirde kalmak Trabzosnporluluk değilse, başka ne diyebilirim ki?

Trabzon nasıl takım kurdu sizce?

Bir iki değişiklikle ligin en güçlü takımı olabilirler.Yıllar sonra ilk defa çok doğru bir hamle yapılıp doğru isimlerin takıma kazandırıldığını düşünüyorum ve geleceği parlak görüyorum. Selçuk, Caner, Nuri Şahin, Ceyhun Gülselam ve adı şu an aklıma gelmeyen pek çok “değeri” daha kariyerlerinin başında önermeme rağmen almadı Trabzon, geç ve çok paralarla da olsa yine de Selçuk ve Ceyhun gibi oyuncuların çok doğru seçimler olduğuna inanıyorum.

Şampiyon adayı olabilir mi Trabzon?

Ersun hoca çok doğru bir takım çıkardı bana göre. Bazı kritik maçlarda Ceyhun’u da Hüseyin’in yanına çekerse Trabzon takımı gol yemez ve Yatara-Gökhan-İsaac ve Umut dörtlüsünden yapacağı seçimle mutlaka golü de bulur. Sağ kenar biraz aksıyor gibi görünüyor ama Tayfun gibi bir alternatifi de var hocanın. Ben Trabzon’dan çok umutluyum

Eskiye dönersek, Türkiye’nin en flaş oyuncusu iken sizi Trabzon’a sürükleyen hangi duyguydu? Para olmadığını söylemenize gerek yok, bu biliniyor.

Karakter olarak zoru başarmayı seven bir yapım var. Yel değirmenleriyle savaşan Don Kişot’a hep sempatiyle baktım ve kendimde hep bir parça buldum O’ndan. Hayatımın hiçbir döneminde işin kolayına kaçmadım. Tabi Trabzon’a karşı Anadoluluktan beslenen bir sempatim de vardı. Sayın Mehmet Ali Yılmaz başta olmak üzere, 4 büyük kulübümüzün yönetimi de benimle özel olarak ilgileniyordu. Ama dediğim gibi beni Trabzon’a sürükleyen görüştüğüm kişilerin karakterleri ya da sundukları şartlar değil; kendi karakterimde var olan “zoru başarma” duygusu ve duruşudur. Ben Anadolu insanında saklı olan güzelliklere aşığım. Zaman zaman sorunlar yaşasam da, Trabzonsporlu Ünal olmaktan ve o şehirde yaşamaktan dolayı en küçük pişmanlığım olmamıştır. Daha 10 gün önce gizli gizli Trabzon’a gidip eski dostlarla buluşup balık yedik ve eğlendik. Hayat;  dostlarla paylaşılan zaman ise ve ben İzmir’den Trabzon’a “uçuyorsam” bir balık keyfi için, başka söze , gerçekten, gerek var mı? Benim Trabzonsporluluğumu sorgulamaya kalkanlar kendi Trabzonsporluluklarıyla benimkini tartma cesareti gösterebilir mi? Bir şehre duyulan aidiyetin referansı nüfus cüzdanıysa, kabul ben bazıları kadar Trabzonlu değilim. Ama yaşadığı ve yaptıkları ortada olan Ünal Karaman’ın kente duyduğu sevgiyi ölçmek kimsenin haddi değildir. Bir anımı anlatmak isterim şimdi; Trabzon’daki 5. yılımın sonunda, dedikodulardan da bunalmış bir halde şehirden ayrılmaya karar vermiş bir ruh hali içindeydim, kafamda bitirmişim yani. Akçaabat’ta Nihat Usta’nın orada köfte yemişiz..

 Güzel miydi hocam?,

Kötü soru sordun. Neyse kalktık gidiyoruz tam, 5-6 yaşlarında bir kız çocuğu geldi yapıştı bacaklarıma. “Ünal abi sakın bizi bırakıp gitme” diye ağlıyor sızlıyor..Ertesi sabah uçağa binip gideceğim ve bir daha dönmeyecektim güya, o sevimli kız bana el sallayarak dedesiyle içeri doğru giderken, ben yakındaki bir telefon kulübesinden kulübü arayıp “sözleşmeyi hazırlayın imza atacağım” dedim ve yine Trabzon’da kaldım. O an anlamıştım ki, bu şehirde beni tutan, beni çeken bir şey var ve ben bu şehri ölene dek terk edemeyeceğim..

 İstanbul takımlarına iyi direnmişsiniz

Bu karakterle ve yaratılışla ilgili bir şey. İstanbul takımlarını idare edenler bana para=güç le değil de, insani başka şeylerle gelselerdi belki İstanbul’da da top oynardım. Ama onlar benim karakterim hakkında fikir sahibi olmak yerine her seferinde önüme daha fazla para koymayı yeğlediler, e haliyle olmadı tabi. Hatta bir seferinde rahmetli Ekrem Dürüst benim av merakımı bildiği için 357 Magnum tabanca ve Yivli av tüfeğiyle beni “kandırmaya” çalışmış ama ben yine Trabzon’u seçmiştim. (Hoca bunları anlatırken gökyüzünde dans eden bulutlara kilitliyor bakışlarını ve belli belirsiz “demek ben trabzonsporlu değilim diyorlar ha” cümlesi dökülüyor yerlere, darmadağın..)

Ümit millilerde çok başarılıydınız, sonra kötü bir Konya deneyi yaşadınız?

 Konyaspor zor durumdaydı ve bu koşullarda yapılan teklifi reddetmek çok şık olmayacaktı. Memleketim zor durumdayken seyirci kalamazdım ve elimi taşın altına koydum. Takım benim kurduğum bir takım değildi, bir iki takviye yapmamıza ve iyi bir başlangıca rağmen sonra anlaşılmaz bir düşüş yaşadık. Forvette yaşadığımız sıkıntı ve Neca’nın gitmek istemesi planlarımızı bozdu açıkçası. Bunu kimseyi suçlamak için söylemiyorum, bilakis Konya halkı ve yönetimine bir kez daha teşekkür ederim aracılığınızla. Bazı “kilit” oyuncularımızdan da beklenen verimi alamayınca bırakmaya karar verdik. Bu da bir deneyimdi benim için, gerekli dersleri çıkardığımı söyleyebilirim

Fenerbahçe? Beşiktaş?

Aragones kendi oyun kurgusunu kurmak istiyor ve bu son derece doğaldır. Ama eldeki oyuncu kadrosunun hocanın kurgusuyla örtüşmesi gerekir. Marco’nun boşluğunun doldurulması ve Güiza’nın yanına çok iyi bir forvet alınması Fenerbahçe’nin olmazsa olmazları bana göre. Güiza tek forvet oynayacak tipte değil, ama iyi bir partnerle birçok maçta hat trick yapabilecek beceriye sahip. BJK’nın 2-0 dan 3-2’lik galibiyeti çok abartmaması gerek. Delgado’nun klası tek başına bir takımı sürüklemeye yetmez. Takım olarak daha fazlasını yapabilecek kapasiteye sahipler ve bu kapasiteyi işler hale getirmek de Ertuğrul Sağlam’ın görevi.

Diğer takımlar?

Tv görüntüleri çok belirleyici olmaz ve yanıltabilir. Ama Denizli ve Hacettepe’nin işleri zor gibi. Gaziantep’i ve 2-0 kaybetmesine rağmen Ankara’nın oyun kurgusunu beğendim.

Hedef?

Elbette kısa ve uzun vadeli planlarım var. Ama nihai hedefim Atatürk’ün işaret ettiği şekilde sporcular yetiştiren bir futbol enstitüsü kurmak. Başarılı sporcuları yetiştirirken,  diğer yandan da okuyan, araştıran, kendini sürekli yenileyen ve aşmaya çalışan sporcu fotoğrafına da de katkı yapmak istiyorum.

Son söz?

Ünal Karaman şunu kanıtlamıştır: Güç, her insanı satın alamaz!

İnsan neden yaşar?

Hazların sonsuzluğu belki, hiçleşmeleri kaçınılmaz son olsa da ilk akla gelen bu. Sunulmuş bir armağanı ıskalamama telaşı sonra, sonra zavallı egoların günlük tükenişlerin rutinini perdeleme çaresizliği, her birimiz Newton ya da Hayyam’mıymışızcasına vb soyumuzu sürdürme trajedisi, evlat sevgisi, sevilmez mi hem nasıl, kesin yenilgi en sonunda.

elde var hiçlik…

Trabzonspor TD Adayları

Yıllardır bu çöküşe dikkat çeken yazıları, kendi yazılarım dahil, okumak bile işkence gibi geliyor artık.

Her bi şeyin en güzelini, en doğrusunu bilerek! doğan Trabzon ve bölge insanına herhangi bir şeyi anlatmak yerine, “10 derste deveye garantili hendek atlatılır” kursu açmak çok daha akıllıca. Elimizde değil, böyle doğuyoruz. Eh bunun suçlusu da herhalde biz değiliz, hiç! La yürü çik köyüne lemsa!

En başta söyleyelim;

Trabzonspor, Sadri Şener döneminde “açılan muslukların” , takip eden İHO ve M.Usta dönemlerinde hayvan sulama çeşmesi kıvamına taşınmasıyla tarihi bir iflasa sürüklenmiş ve cenaze namazının kılınmasını bekleyen mevta gibi musalla taşından kaldırılması için gün saymaktadır.

Bu koşullarda başkanlığa soyunan Ahmet Ağaoğlu ve ekibine saygı duymamak olanaksız. Ki, zannımca Ağaoğlu devlet tarafından atanması hiç de sürpriz olmayacak resmi “kayyum” öncesi ortaya çıkmış son mohikan ve gönüllü kayyumdur. Özellikle İHO ve M.Usta dönemlerinde , “seyirci baskı yapay, seyirci oyle istiy” bahaneleriyle yaratılan transfer bolluğu, menecerler ve gizli-açık ortakları için vurgun bahçesine dönüştürülmüş ve Trabzonspor geleceğiyle birlikte yağmalanmıştır.

Kimi çok bilmişler için mesele bu kadar karışık değil aslında. Zira, siyaset Trabzonspor gibi bir markanın “mali nedenlerle çökmesine izin vermez”

Bu iddianın sosyolojide bir karşılığı olabilir, hele bizim gibi doğu ülkelerinde , hele bizim gibi dünyaca tescilli şikenin sümen altı edilerek kapatılmaya çalışıldığı ülkelerde, mümkün…Lakin bu argüman sahiplerinin güvencesi de siyasal gerçeklikten ziyade Trabzonspor sevgisiyle bilinen Albayrak ailesi.

Baba Sadık Albayrak ve oğulları Serhat ve Berat Albayrak’ın karşılıksız aidiyetleri çoğu kez suistimal edilse de, her görüşten Trabzonsporluların tek “kurtuluş” umudu.

Ama aklı başında herkes biliyor ki, büyük kurumlar kişiler üzerinden değil ilkeler üzerinden tarif edilir. Tüm ülkeye karşı sorumluluk taşıyan Albayrak ailesi, tek bir şehrin ve camianın, yani Trabzon’un “oy kullanarak seçtiği, “kötüden fazla” yöneticiler eliyle batağa sapladığı takımını kurtaran aile” fotoğrafını hiç hak etmiyor.

Henüz ne anlama geldiği tam kavranamayan, sosyal medyadaki ortalama 17 yaş algısının “beyük tiransfer” beklentisi içinde olduğu bu fetret döneminde, bir de Teknik Direktör sorunu yaşanıyor.

Ortak akıl, bu olağanüstü dönemde değil yabancı, yerlinin de yerlisi bir teknik direktör noktasında , az şey değil, buluştu, neyse ki…

Bu noktada adı geçen TD adaylarını da kısaca değerlendirelim.

Yaşlılardan başlayalım;

Giray Bulak: Teknik Direktörlük kabiliyetlerini, usüllerini vb konuşmaya hiç lüzum görmüyorum. TRT’deki bir canlı yayında Beşiktaşlı Kaya Çilingiroğlu şikecilere ve şikeye karşı hakkın gereği bir duruş sergilerken, Trabzon ve Trabzonspor’un ekmeğini yemiş, Trabzonsporlu olduğu iddiasındaki Bulak’ın aynı yayında ağzını açıp tek kelime etmemesi ve sonrasında Beylerbeyi sakini(!)olması, oradakilerle oturup kalkması ile gönül coğrafyamızdan silinip gitmiştir. Trabzonspor için Giray Bulak vakit kaybından da fazlasıdır. (Şansı = % 5)

Samet Aybaba: Özkan Sümer’in , Mehmet Ali Yılmaz elinde tarihteki ikinci büyük çöküş dönemini yaşayan (birinciyi şimdilerde yaşıyoruz, 10 kat daha derin olarak) Trabzonspor’u ayağa kaldırırken en büyük yardımcılarından biri de “gavurdağlı” idi. Bu geçmişiyle Trabzonsporluların gönlünde ayrı bir yeri olan Aybaba’ya haksızlı ketmek vefasızlık olur. Ama 18 yıl geçti aradan, o dönem Aybaba’dan iyi bir seçenek yoktu belki, belki başka nedenler vesaire. Aybaba tarihteki o saygın yerinde kalmalı. (Şansı: % 0)

Sadi Tekelioğlu: Benim de ilk gençliğimin efsane hocası Sadi Tekelioğlu, Trabzon futbolunun hafızalarından biridir ve alt yapılara verdiği emekle, yetiştirdiği yıldızlarla bilinir. Trabzon ve Türk futbolunun sorunu, alt yapıda üretilen değerlerin, üst yapılardaki sakalet yüzünden kısa sürede kaybolmasıdır. Tekelioğlu’nun yetiştirdiği oyuncuların bir çoğu daha kabuklarını kıramadan ülkedeki çarpıklığın kurbanları olmuş; Ali şenler, Ali çebiler, Leventler Cemaller, onalrcası, yüzlercesi belki, açmadan solmuştur. Ve tabi b,r çırpıda adlarını sayamadığım niceleri. İşte bu yetiştirici özelliği ve yakın gelecekteki “zorunlu alt yapı” dayatması nedeniyle Sadi Tekelioğlu seçeneği, yukarda iki adı geçenin toplamından daha güçlü ve doğru bir seçenektir. (Şansı: %20)

Mustafa Reşit Akçay: Trabzon futboluna ve insanına inancı en yüksek isimlerden biri, belki birincisidir MRA. “Kaleci ve santrfor hariç, Barcelona ilk 11’inin her mevkisinde oynayacak yeteneklerimiz var, iyi bir planlama ve ekiple bunu herkese kanıtlayabilirim” diyen Akçay, esasen bunu 2 kez de göstermişti, hatırlayanlar olacaktır. MRA’nın 1461′, TS’ye layık görülmeyen oyuncuları ile Türk futbolunun iki lokomotifi Galatasaray ve Fenerbahçe’yi kendi seyircileri önünde mağlup etmişti. Bu herkes için sürprizdi, bir kişi hariç; Sevgili Özkan Sümer’le aralarında futbolun felsefesine dair derin görüş ayrılığı bulunan Mustafa Reşit Akçay: “Ben bu şehrin genetik kodlarını biliyorum, yenemeyeceğimiz hiç bir takım yok” (Şansı: % 30)

Fatih Tekke: Trabzon futbolunun yetiştirdiği en kariyerli futbolcu. bana göre tüm zamanların en yetenekli birkaç Türk futbolcusundan biri. Trabzonlu bir delikanlının olumlu- olumsuz tüm özelliklerini taşıyan, olgunlaştıkça olumsuz yanlarını törpüleyip olumlu yönlerini geliştiren, okuyan araştıran (Tıpkı Akçay gibi) , iddialı ve ilkeli. Trabzon’un, kendinden başka onca büyük şehir varken şampiyonluğu İstanbul dükalığından söküp almasının nedenlerinden birinin de, Fatih Tekke karakterinde toplanan tavırlar bütünü olduğu fikrindeyim. Kimi zaman toplum genelinin “hata” olarak gördüğü “şey”, bazı devrimlerin en etkin silahı olabilir.

Tekke’nin Trabzon’da oynadığı dönemde şampiyonluk yaşayamayışının tek nedeni , güce tapan Türk hakemlik müessesesi eliyle doğranmaları olmuştu. Gözleri önündeki penaltıyı çal-a-mayan ve Trabzon’un şampiyonluğunu ÇALAN Metin Tokat’ı kim unutabildi ki? (Şansı: %40)

Bu isimlerin dışında, ismi pek anılmayan, ama Trabzonspor camiası tarafından vefasızlık yapıldığına inandığım Ünal Karaman veya başka sürpriz bir isme de %5lik pay bırakmakta yarar var. Bakarsınız vefa hatırlanır!

PANZEHİR

Bir Zavzaga gecesiydi, niye ve nasıl olduysa o gece Efendinin Hacı Murat’ın evinde erkek olarak bir ben vardım, 7-8 yaşlarında “efendi bir uşak”. Babaannem evdeydi, en küçük halam Safiye, bir de ateşler içinde yatan sen, gözlerinden sevgiler taşan annem,
ımg_20171123_174059-659756632..jpg
Babaannemle konuşuyordunuz, “vukuaattan”  kaçağa düşen ve genç yaşta hayata veda eden babasına doyamayan Hanım hanımla, ocağın başındaki sedire boylu boyunca uzanmış, alnında sık sık beliren terleri siliyordunuz, gahi sen, gahi Safiye halam Gahi kaynanan Hanım
Karanlık nicedir çökmüştü. Camiden yatsı ezanı okunalı ve ormanın haylaz çakallarının “hocayı mezak” edişleri üzerinden epey vakit geçmişti.
“Panzehir abula da var” diyen sesini duydum. Abula derdin annene, anneanneme, Magavla kızı Ayşe’ye. Bu “abulanın” öyküsüni kim yazsın…
“He mi” demişti Hanım hanım, gözlerinin umutlu gülüşüyle.  “Ama kim gidip alacak?”
IMG_20170704_122216
Magavla’nın en güzel kızı Ayşe’nin evi, baba evimizden yaklaşık 2 kilometre ötedeydi. Karayolu yoktu henüz, gaz lambalarının gücü evlerin içine ziyadeydi, telefon düşsel bir ülkenin prensi prensesiydi. Her evde kendi cevvince bir dünya yaşanıyor, kadercilik tanrısal bir kabulleniş olarak baş köşelerde itibarlı bir saltanat sürüyordu.
 ımg_20180306_131924-1235383388..jpg
Safiye halam önce bana sonra sana bakmıştı, anlamıştın ve ateşler içinde kıvranırken bile beni koruma içgüdüsüyle ” egi o daha sebidur, domuz çikar önüne kapar oni, benim bişem yok, geçecek biraz sonra, az daha duralım” demiştin. Çakal neyse de domuzu duyunca ürpermişti içim. Zayıf bir el fenerinden başka bana eşlik edecek bir şey de yoktu. Tüfek hep olduğu yerde değildi, ama olsa da muhtemelen taşıyamazdım bile.
Uzandığın sedirde zorla doğruldun sonra. Yüzümde izleri belirmeye başlayan korku ve kederi çatur çutur sesler çıkararak yanan ocak ateşinin yalımlarının ışığıyla görüp, kendince bana moral vermeye çalıştın. Ama sadece bir kaç dakika durabildin. Bayılır gibi geriye o sert “palana” düştü başın. Boncuk boncuk terliyordun.
20170101_161640.jpg
Safiye halam marazlıydı. Gece asla sokağa çıkamazdı o dönem. Bu marazı da, bir akşamüstü üzerine bastığı bir kurbağadan miras kalmıştı. Babaannem elinde bastonla o sapa yolu gidip gelecek kudreti bulamıyordu kendinde. Endişeli yüzlerden vaktin daraldığını hissetmiş olmalıyım
“Ben giderim” dedim.
“Yok oğlum birazdan geçecek, sen o garmagudal yolu bile bulamazsın hem” dedi.
“Essetten gider misun gara uşağum” dedi babaannem
“Yolu çikarabilse gider, koskoca delikanlidur benim tornum” dedi Safiye halam…
***
“haburdan evin başına vurduktan sonra , Deli Ayşe’nin çeşmenin altından mı gideyim”  dedim halama. Sen iniltiler içinde yattığın yerden doğrulmaya çalışarak ” egi etmayın, baa bişe olmaz, sabah bişem galmaz” dedin iniltiyle ahlanış arası bir seti senden gelen
Hanım hanım, babaannem,  “biz poloş pondoroş ile barabar ağır ağır  gider panzehiri alır geliriz, Mekbule, se nda sus da yat aşşa, her şeye karışma” postası koydu.
Poloş pondoroş, çocuklarına özelliklerine göre laup (lakap) takmaya meraklı babamın bana uygun gördüğü sıfattı. Poloş pondoroş diye söylense de siz palas pandıras olarak anlayın. Girdiğim yeri dağıtırmışım çocukken
Zayıf ışık veren gümüş rengi el fenerini alıp evin Kuzey kapısına çıktık. Babaannem ne olur ne olmaz içerden duyarlar diye kısık sesle önce bana yolu tarif etti, sonra tarifini tekrar ettirdi bana ve bir kez daha tarif ettikten sonra,
“gara uşağum, annenun yaninda bile gideruk dedum ama, oyle çok geç olur, sen önden kopa kopa anneannenun evine git, panzehir varmış dersen o anlar, annem istiyor de ve kopa kopa geri gel. Ben senun arkandan yavaş yavaş gelurum”
“Tamam bobaanne”
İçimdeki korku büyük, ama anneme olan sevgim kadar değil. Çocuk aklım, o panzehirin mutlaka alınması gerektiğini anlamış ve içten içe gözyaşlarım birikmeye başlamıştı. Hemen yüz metre yukarıdaki ormandan yükselen çakal sesleri eve inene dek kurt ulumasına dönse de, ben seçimimi çoktan yapmıştım.
Al habuni da” dedi Hanım hanım ve kuzey avlu kapısının yanında duran bir sopayı elime verdi. Ne için verdiğini anladım, korkum büyüdü bir anda, sonra içeride ocak başındaki sedirde kor gibi yanan annemi düşünüp hiç bir şey demeden koşmaya başladım.
wp-image-750209274.Önce issiyin abilerin evini geçtim, sonra Amet emicelerun evi, orayı geçince Deli Ayşe çeşmesine doğru yukarı sapıp, çeşmeyi soluma alarak koşmaya devam ettim. Yol boyu sağ yanım fındıklık sol yanım hep ormandı. “Çakalın domuzun fındıklıkta işi olmaz” demişti büyüklerden biri, belki şimdi Zavzaga muhtarlığı yapan aşağıdan 2. amcam Kenan belki “lord gari” en büyük halam Hatice, bugünden bakınca çıkarmam zor.
Ahmet ağalar, Hacı ağalar, Cinalioğulları Efeler, kaç ev geçtim bilmiyorum, hepsinin harem odalarında birer zayıf ışık, elimdeki fenerin ışığı kadar en çok, varla yok arası, gözlerim yol kenarında büyüyen gölgeleri salisesinde çakala domuza dönüştürürken, kalbim ayaklarıma güç vermeye devam ediyor.
Bu olaydan yıllar sonra bir toprak kaymasıyla yarısı yıkılan ve oymalarıyla meşhur dede evimin kapısına varmamla, Güney avlu kapısını makineli gibi çalmaya başlamam bir oldu.
“Kim o?” dedi içerden bir ses, Anneannem, Ayşe..
“Benum Anneanne, Selayittiin”
Gıcırdayarak açıldı kapı. Bulutla dolu gökyüzünün arkasına saklanmış ay, rüzgarın etkisiyle,  bir cam kenarı aşığının sokaktan geçen sevdalısını görecek kadar aralanmış ve o ay ışığı kapının ardında görünen Ayşe Güner’in yüzüne ışıltı gibi düşmüştü. Nedendir bilmem, bu sahne içime umudu tohumlamıştı.
“Ne oldi tornum, nedur. Yalağuz musun? Annene bişe mi oldu?”
“He” dedim…”Annemun ateşi var, bişeden zehirlenmiş diyler, sizde panzehiri varmış”
“He anladum uşağum. Gel ışıkta oturma, uğursuzluk getirir, geç içeri al hau iskemliyi da  otur, ben şimdi bulurum onu”
Evde Anneannemle birlikte Neriman teyzem var bir de. Uyanıp geldi o da. Erkeklerin köküne kıran girmiş olmalı bu gece. Geriye de aynı heyecanı duyarak, ama annemi kurtaracak sihri de yanımda taşıyarak yine yalnız dönecektim.
Teyzem, elinde bir bardak suyla geldi ; “Al tornum iç habuni, susandun hoş!”
Evet çok susamıştım.  Karışık korkularımı fark etmemiş  gibi ” Abula dokuz canlıdır ula, oğa bişe olmaz. habu panzehir olmasa bile kakar gene ayağa, ama içersa içi rahat eder, daha erken iyileşur”
ımg_20180306_131458448407004..jpg
Çakal sesleri hiç susmuyor. Sanki beni izliyorlar, korkumu hisseden umutlu çakal tedirginliği onlarınki, cesaretim ayakta tutuyor beni ama, annemi teslim eder miyim ben ite çakala…Ama domuz sürüsü çıkarsa karşıma ne olur düşünmek bile istemiyor ve hemen iyi şeyler düşünüyorum. Daha bu sabah okulun önündeki futbol sahasında attığım golleri yaşıyorum yeniden
Ayşe Güner, Ha(e)rem odasındaki zulasından çıkardığı panzehiri, kibrit kutusu kadar büyüklükte bir bohçamsı halinde bana verdi
“Ben hep derum, bu kara uşağın gözü karadur, hiç bişeden korkmaz. Bak abula (teyzem de annesine abula derdi) dekkesinde HacıMurad’un evini bulur Selayittin”
“Hayde uşağum, kopa kopa git şimdi.Sağına soluna bakma. Sabah ben da Neriman’la geleciyok dersun Hanım’a”
Hiç bir şeyden korkmayan ben miyim nitelemesine fazla takılmadım. Belimde silah olsa neyse de, mirmitli bir gomar çubuğu ne işe yarayacaktı?
Anneme doğru koşmaya başladığımda, elimdeki fenerin ışığına kuvvet verecek pil var mı diye sormadığıma kızdım kendime. Efeler’i geçmiştim, geri dönmek vakit kaybı olacaktı.
Cinalioğlullarının fındıklığı, ağalar , ağaların oradaki dik yokuştan inerken evimizin hemen başını tutan orman karanlığı ve uğultusuna kayan gözlerim derken çeşmeyi de geçtim ve içime bir rahatlama taht kurdu. Çok az kalmıştı, babaannem Hanım hanım, İssiyin abilerin evin başında beni bekliyordu, eve dönmemişti, annem bizi birlikte zannetsin diye.
Meraklı gözlerine “aldım bobaanne” diyerek eve doğru saldım kendimi. Safiye halamla kapıda karşılaştık, elimdekini uzattım. O da kapıdan içeri seslendi  “abula Selayittin kuş gibi gitti geldi”
Sevinmeyle öfkeyi aynı seste buluşturdun yine; “habu gada çabuk he mi”
Hafif doğrulmaya çalışıp, “verun bakayım hauni bağa” dedin, baktın ” hah temam budur, Safiye hau oflandan küçük taslardan birini bi da tahta gaşuklan versana”
“Sen tarif et ben yaparum abula” dedi halam…
“Bobaannen gelmedi senlan diy mi ula uşak” dedin bana
“Bobaannem arkamdan geliydi, ben kopa kopa gidip aldum anne” dedum.
“Korkmadun mi ula? Sen köy nedur bilmesun, ya çiksaydı karşuna domuz”
“Habu odunla kirardum kafasini”
 Kapı eşiğinden bir kahkaha geldi aşhanaya doğru, babaannemden, içerde hasta halinle sen ve safiye halam da güldünüz bana,
Halam;
“Ula domuzda nasi gafa var biliy musun sen? Demirlan vursan demir eğrilur, odun çubuklan domiz vuracasun he mi”
Övgü beklerken kahkahaların malzemesi olmam gururuma dokunmuş olmalı
“Çikarsa karşuma görürsünüz” dedim.
“Çikmasun oğlum. Allah yüzümüze bakti da yolun açildi. Egi hayde hau panzehiri biraz ezelum”
Sonra ocağın başında iki kadının, babaannem ve halamın gölgeleri bir o yana bir bu yana dolaşatı durdu bir zaman. Şuyu az oldu suyu çok kaçtı, “verun bakayım” komutun senin, baktıktan sonra “bişe daha ezelum sora temamdur”
Bişe daha ezdi halam, sonra tahta kaşığa koyup biri yarım porsiyon, 2 kere ağzından içirdi. Bir sessizlik oldu sonra, sedirde palanlarla desteklenmiş yatağına uzandın, uzandığın yerden tavandan sarkan zincirin ucuna asılı gara “gügümü” bir çubukla dürtükleyen bana , oğluna baktın gururla, oğlun gururla doldu taştı, gölgeler bir sağa bir sola çekilirken usul usul. Bir zaman sonra sedirde uyuya kaldın, yüzünde tebessüm, ben ateş başındaki palanlardan birini duvara dayayıp yarı dik yaslanmayla yatma arası, su istersin belki yarısında gecenin, belki terlerini silmek gerekecek, düşünerek…
ımg_20180306_1445061195422691..jpg
Sabah uyandığımda doğduğum odadaydım. Babaannem ya da halam beni orada bırakmamış ve odaya taşımıştı. Belki de sen seslenmiştin onlara, “kahramanın” rahat etsin, ateşten bir kıvılcım filan sıçrar üzerine, allah korusun! , diyerek…
Bambaşka bir güne uyanmıştı Efendinin Hacı Murat’ın evi. Bu geceden kimseye haber ettiler mi sonra bilmiyorum, en fazla Anneannem, Neriman teyzem ve evdekilerin bir sohbetine konu olmuştur, ama sadece bir…Karadeniz köylerinin olağan öykülerinden biriydi bu da, nefes almak ya da suyun bulanma öyküleri gibi olağan…
Ben o gece büyümüştüm anne…3 yıl oldu, bir 8 Mart gecesinde küçülmeye başlayışım. Bilseydim çocuklar büyüdükçe anneler ölüme yaklaşır, büyümez, büyüdükçe içimdeki boşluğun karanlığında senin kokunu aramazdımIMG_20170704_123526..